
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine 2 Ağustos 1999’da geri çekilme hamlesi başladı. 14 yıl önce gerçekleşen hamleyi ve o dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bilindiği gibi 15 Şubat Uluslararası Komplosu gerçekleşti. Önder Apo esaret altına alındı.15 Şubat Komplosu’ndan sonra yaptığımız toplantılar sonucu, çok sert bir fedai savaşı yürütme kararı aldık. Sadece Türkiye’ye karşı değil, komploya destek veren kimi güçlere karşı da fedai eylemleri gerçekleştirecektik. 15 Şubat’la birlikte bunun örgütlenmeleri de yapıldı.
Önder Apo’nun sanırım 8 Nisan görüşme notunda savaşın şiddetlendirilmemesi, geliştirilmemesi yönünde bir mesajı vardı. Daha sonra Mayıs’ta yine önemli bir notu geldi. Bizim düşündüğümüz fedai eylem yaklaşımı yerine, ortamı yumuşatan, gerilimi azaltan bir yaklaşımı ifade ediyordu. Komplonun esas olarak bir Kürt-Türk savaşı yaratmak istediğini, yüzyıla yayılacak bir savaş istendiğini, böyle bir amacı olduğunu ortaya koyuyordu bu görüşme notlarında. Gerçekten eğer o süreçte savaş yürütseydik böyle çok açık savaş olacaktı ve bu savaş ülkeyi sarsacaktı.
Önder Apo bu gerçekleri görerek, Temmuz ayındaki bir görüşme notunda 2 Ağustos’ta silahlı güçlerin geri çekilmesi, sınır dışına çıkması ve demokratik siyasal yollardan çözümün bulunması çağrısı yaptı. Bunu Kürt-Türk savaşını önleme, yüzyıllık savaşı önleme ve Kürt sorununun makul bir çözümü amacıyla yaptı.
Hareket olarak şiddetli bir savaşa hazırlanırken, bu çağrıyı nasıl karşıladınız?
Hareket olarak bunu değerlendirdik ve Önder Apo’nun bu kararına uyma doğrultusunda bir karar çıktı. Bu öneriyi parti yönetimini toplayarak karar altına aldık. Çok önemliydi bu karar, o günün koşullarında. Hem şöyle değerlendirmek lazım: Önder Apo’nun belirttiği gibi çok şiddetli bir Kürt-Türk savaşı tahammül edilmeyecek düzeyde travmaları, öfkeleri, tepkileri derinleştirecek bir durum ortaya çıkaracaktı. Öte yandan tabii hareket açısından da sorunlar yaratabilirdi, tepkisel yaklaşımlar nedeniyle siyasal yaklaşımlarda yetersizlikler ortaya çıkabilirdi. Komployu iyi değerlendirmemiş, ideolojik, örgütsel ve eylemsel olarak kendimizi yenilememiş olsaydık tıkanırdık. Önder Apo, komployu ortaya çıkartan nedenleri sorguladı, büyük yoğunlaşmalar yaşadı ve yepyeni bir paradigma ortaya koydu.
Bu karar, daha önceki çözüm arayışlarının devamı olarak okunabilir mi?
Önder Apo daha 1988’de M. Ali Birand’la yaptığı bir röportajda “bir memurlarını göndersinler konuşalım” demiştir. Çözüm iradesini ortaya koymuştur. Daha sonra Özal döneminde Özal’ın gönderdiği aracılar sonucu 93’te bir ateşkes ilan etmiştir. Onunla Türk devletine çözüm için adımlar attırmak istemiştir. Daha sonra 95‘te ateşkes oldu. Erbakan döneminde adım attırmak istemiştir. 1 Eylül 1998'de Dünya Barış Günü’nde ateşkes ilan etmiştir. O gün yaptığı konuşmasına bakılırsa, Önder Apo’nun bugünkü gösterdiği yaklaşım görülebilir. Esaret altına alınmadan önce İtalya’da, Roma’da 7 maddelik bir deklarasyon yayınladı. Çok makul, bugünkü çözüm yaklaşımını ifade eden yaklaşımlarını o gün de ortaya koymuştur.
Peki 2 Ağustos geri çekilme hamlesi Türk halkı, Türkiye halkı için ne anlama geliyordu?
Sadece belirli politik yaklaşımlar, o dönem bazı adımlar atma yerine gerçekten Türkiye halklarıyla sorunu çözmek istedik. PKK’nin zaten çıkışında bu var. PKK’nin kuruluşunda Türk arkadaşlar var. Bu Türk arkadaşlar niye katıldılar? Kemal Pir’in belirttiği gibi Türkiye’nin özgürlüğünü, demokrasiyi Kürtlerin özgür yaşamında gördükleri için katıldı. Bu yönüyle çıkışımızda halkların kardeşliğine dayalı yaklaşım vardı. Milliyetçi yaklaşımdan uzak, enternasyonal yaklaşımla sorunları çözme yaklaşımımız vardı. İşte bu anlayışta olan Önder Apo, 2 Ağustos’ta silahlı güçlerin geri çekilmesini sağlayarak halkların kardeşliğine, demokratik çözüme mümkünse fırsat tanımak istemiştir.
Uluslararası güçler ve Türk devleti bu hamleye nasıl yaklaştı?
Uluslararası komplocu güçler bir çözümü değil, tasfiye etmeyi, Önder Apo’yu etkisizleştirerek Kürt Özgürlük Hareketi’ni uluslararası güçlerin çıkarlarına ters düşmeyen ılımlı bir örgüt haline getirmeyi hedeflemişlerdir. Onun için Önder Apo’nun bu yaklaşımı, sabote edilen, istenmeyen bir proje olarak kalmıştır. Yapılan bu çağrıyı kimileri örgütün zayıflığı, kimileri Önder Apo’nun idamdan korktuğu, kimileri işte güçsüzdür, zayıftır, yapacağı başka bir şey yok, o nedenle böyle bir çağrı yapmıştır diyerek doğru ele almamıştır. Halbuki Önder Apo kendi esaret koşullarını ‘bakın ben esaret altındayım, gelin, Kürt sorununda ne olduğu ortaya çıkmıştır, Türkiye’nin temel bir sorunudur, bu sorunu çözelim’ demiştir. Yani kendisinin esaret altında bulunma koşullarını bile çözüme zemin yapmak istemiştir. Ama bu hep zayıflık ve güçsüzlük olarak görülmüş, çağrı ciddiye alınmamıştır. Zaten o günleri, o yılları hatırlarsak biz çok çağrı yaptık, neredeyse barış barış demekten dilimizde tüy bitti. Biz sorumlu bir hareket olarak Önder Apo da sorumluluk duyarak, savaşı da bilen bir hareket olarak gelin bu sorunu barışçıl temelde çözelim demiştir. Bunu tercih etmiştir.
Öcalan'ın 2013 Newroz'unda ilan ettiği barış sürecinde de bu tutumları görüyor musunuz? Yaklaşım ve sonuçları itibariyle daha önceki hamle sürecinden farkları nelerdir?
Nasıl ki 2013 Newrozu’nda demokratik siyaset, fikir ve ideolojik mücadele ile bu sorunu çözelim demişse, 2 Ağustos’taki karar da, farklı koşullarda tabii, aynı zihniyetle yapılmıştır. 1999’daki geri çekilme çağrısı yanlış ele alındı. Ve o dönem gerçekten de güçlerimiz önemli düzeyde geri çekildi. Her eyalette irtibat amacıyla küçük birimler kaldı. Ama esas olarak güçlerimizi geri çektik.Bu şekilde çözüm niyetimizi ortaya koyduk. Zaten ateşkes vardı ve eylem yapılmıyordu ama doğru değerlendirilemedi. Şimdilerde bunu herkes kabul ediyor. 1999 ile 2004 arasının doğru değerlendirilemediği görüşünü herkes paylaşıyor. 5 yıllık dönem doğru değerlendirilseydi bu sorun çözülürdü deniliyor. Herkes bu ortak görüşü paylaşıyor. İşin gerçeği de budur. Öyle ki AKP 2002’de iktidara gelerek hükümet oldu, Erdoğan daha başbakan olmadan önce Rusya’ya gitmişti, ona Kürt sorunu sorulduğunda verdiği cevap nedir: ''Düşünmezseniz böyle bir sorun yoktur''. O da buna inanmıştı. O da devletin, Önder Apo esaret altına almıştır, PKK artık ayağa kalkamaz, mücadele edemez zihniyetindedir. AKP iktidara geldiğinde devletin ele aldığı gibi ele almıştır Kürt sorununu. Devlet dediği de daha sonra tutukladığı Ergenekonculardır. Onlar ya da şimdi ilişki içinde olduğu generallerdir. AKP iktidar olduktan sonra 2002’de, 2003’te defalarca çağrı yaptık bu sorunu çöz diye. Önder Apo da çağrılar yaptı. Üst üste deklerasyonlar yayınladık. Şunlar şunlar olursa Kürt sorunu çözülebilir, çözümün önü açılabilir. Neredeyse 4-5 ayda bir çözüm deklerasyonları, barış projeleri yayınladık. Ama hiçbirisine cevap verilmedi. Nedeni ise hareketin zayıf düştüğü, artık bir daha ayağa kalkamayacağı, bu nedenle bu tür çağrılara cevap vermenin anlamsız olduğu şeklindeki zihniyetti.
O dönem Kürt Özgürlük Hareketi’nin içinde de bazı eğilimler görüldü. Bu kesimlerin tutumları nasıldı?
Tabii bunu da belirtmek lazım; içimizdeki tasfiyeci, provokatör dediğimiz 2004’te kaçanlar da aynı Türk devleti gibi düşünüyordu. “Apo esaret altına alınmıştır, artık mücadele edemeyiz, mücadele edilemez, teslim olmalıyız”. Türk devleti de bu eğilimi gördüğü için, işte PKK Önderliği esaret altına alınmıştır, PKK zayıflamıştır bu nedenle çözüme gitmeye gerek yoktur, adım atmaya gerek yoktur yaklaşımı daha da pekişmiştir. Komplo bizde bu algıyı yaratmak istedi, bize bunu kabul ettirmek istedi. 2002-2003’te ortaya çıkan tasfiyeciler aslında uluslararası komplocuların içimizdeki uzantılarıydı.İşte içimizde de bazıları bunu kabul etti. Bu durum da 1999’da aldığımız karar çerçevesinde öngördüğümüz makul demokratik siyasal çözümü engelleyen etkenlerden biridir.Bu nedenle bu tasfiyecilik ortamında da çözüm gerçekleşmedi.
1 Haziran 2004 hamlesi bu olumsuz yaklaşımların sonucu muydu?
Ne uluslararası güçler, ne hükümet ne de diğer güçler Kürt sorununun çözümü konusunda adım atacak durumda değillerdi. Biz bunu gördük. Artık düşündükleri tek şey ''Önderlikleri içerdedir, bir daha bir şey yapamazlar, tasfiye olmak, teslim olmak zorundalar''. Yaklaşım bu, bize dayatılan bu oldu. Bu durumda ne yapacaktık? Bu durumda yeniden mücadele başlatmaktan, yeniden gerilla hamlesi başlatmaktan başka çaremiz olamazdı. Ya teslim olarak onların dediğine uyacaktık, ya da bu hareketin çıkışında varlık gerekçesi olan özgürlüğü, demokrasiyi inşa edene kadar mücadele edecektik. 1 Haziran 2004 gerilla hamlesinin yeniden başlatılmasının koşulları, nedeni bunlardır. Ancak bu bizim zorunlu başvurduğumuz bir hamle, bir yaklaşımdı. Biz meşru savunmamıza, varlığımız tehdit altında olduğu için özgür ve demokratik yaşamımız tanınmadığı için mecbur kaldık.
Bu hamle süreci ardından da ateşkes ilan ettiniz...
Evet, 1 Ekim 2006'da ateşkes ilan ettik. Bu ateşkesi 2007’nin sonlarına kadar sürdürdük. Fakat hükümetin yaklaşımı değişmedi. AKP Hükümeti 2007 seçimlerinden güçlü çıkınca yaptığı ilk iş, sanırım Ağustos ayındaki MGK kararıydı, sınır ötesi savaş tezkeresi çıkarma kararı oldu. 22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce ''İçeridekileri hallettik mi ki dışarı gideceğiz?'' diyen Erdoğan, 2007 seçimlerinden hemen sonra savaş tezkeresi çıkardı. Hem kendini güçlü hissetti, devlete, belirli güçlere de söz verdi. 5 Kasım 2007'de Bush-Erdoğan görüşmesinde de destek alınca savaş sürdürüldü. Yoksa bizim sorunu demokratik, siyasal yollarla çözme yaklaşımımız vardı. Bu yaklaşımımızı Oslo görüşleri döneminde de sürdürmek istedik.Önder Apo da bu yaklaşım içerisinde oldu. Ama şunu belirtebiliriz; Türk devleti bu adımlarımıza doğru cevap vermedi. AKP Hükümeti doğru cevap vermedi. Oyalama politikasıyla, birşeyler yapacağım diyerek seçim atlatıp, seçim kazanma, Türkiye’de kendi pozisyonunu güçlendirme ve Türkiye’de eski devletin yerine kendini hegemon kılma, hakim güç yapma yaklaşımı içinde oldu. Bu açıdan da Önder Apo’nun 2 Ağustos 1999’da açıkladığı, adına ‘Gül Bayramı’ dediği, yani artık silahların ve savaşın değil de siyasal çözümün gündeme girmesi gerektiği düşüncesinden hareket ettiği bu duruş ve yaklaşım önceki hükümetler zamanında da AKP Hükümeti zamanında da ciddiye alınmadı, adım atılmadı ve boşa çıkarıldı.
2 Ağustos 1999 ve 2013 hamlelerinin Ortadoğu, yine Türkiye'nin yürüttüğü politikalar üzerinde nasıl etkileri oldu?
2013 Newroz'unda yaptığı çağrıda Önder Apo, silahların susması, demokratik siyasal çözümün devreye girmesi gerektiğini özellikle vurguladı. Bunun hem Kürtlerin, hem Türkiye’nin hem Ortadoğu halklarının çıkarına olduğunu söyledi. Ve gerillaya ''Ateşkes yapın, sonra da geri çekilin'' dedi. Hem ateşkes yapma hem de geri çekilme iradesini ortaya koydu. Çatışmasızlık ortamı sağlandı. Savaş süren yerde en önemli amaç nedir? Çatışmasızlık ortamı sağlamaktır. Zaten şunu diyorlardı; ''Çatışmanın olduğu yerde sorun çözülür mü? Silahların olduğu yerde çözümden söz edilemez'' deniliyordu. Sorunu çözme iradesi ortaya çıkarsa gerillanın da çekilebileceği iradesi ortaya konuldu. Bütün bu yaklaşım 2 Ağustos’taki kararın aynısıdır, aynı yaklaşımdır. Esasta Önder Apo, Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürtler sorunu demokratik siyasal yollardan, barışçıl olarak çözmek istiyorlar. Bu kesindir. Savaşmak için savaşmıyoruz. Makul demokratik çözüm olduğunda tercihimiz savaş değildir. Savaşı durdurmak ve savaşı yaratan bütün zeminleri ortadan kaldırmaktır. Böyle bir irade var bizde.
Türk devleti cephesinde bu iradeye karşılık bulabildiniz mi?
Bu irade Türkiye’de yok. Türkiye hala Önder Apo’nun 2 Ağustos 1999’da ortaya koyduğu iradeye karşılık vermiyor. Her şeye rağmen biz yine de 2 Ağustos’ta Önder Apo’nun ortaya koyduğu o tutumu, onu ortaya çıkaran zihniyeti anlamlı ve değerli görüyoruz. Herkes de 2 Ağustos kararına, bu zihniyete saygı duymalı, anlamalı ve buna bir karşılık vermelidir.
Biz bu temelde şunu belirtebiliriz; 2 Ağustos kararı belki tam sonuç vermedi, sonuca ulaşmadı; ama Kürdistan’da, Türkiye’de, Ortadoğu’da Kürt sorununu demokratik siyasal yollarla çözüme zihniyetini geliştirdi. Bu zemini güçlendirdi. Türkiye’de bu temelde Kürt sorununun çözümünü isteyen geniş halk toplulukları, toplumsal çevreler, siyasal çevreler var. Kürtler zaten böylesi bir yaklaşım içerisinde. Ortadoğu’da da bunun etkisi oldu. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; Ortadoğu’daki zihniyet de eskisi gibi değil. Önder Apo ve PKK şahsında Ortadoğu’da sorunları demokratik siyasal yollarla çözme yaklaşımı ortaya çıkmıştır. Tüm farklılıklar, etkin, dinsel, sosyal toplulukların özgür ve demokratik olarak yaşadığı, tüm farklılıkların birbirini tanıyarak demokratikleşme içinde özgür yaşamını geliştirdiği bir anlayış bugün Kürdistan’da hakimdir, Türkiye’de ve Ortadoğu’da mayalanmıştır. Biz bu anlayışın ilerde başarılı olacağına inanıyoruz. Bu açıdan biz kesin sonuçlara ulaşmasa da Önder Apo’nun 2 Ağustos’ta yaptığı çağrının sonuç verdiğine, daha da vereceğine inanıyoruz. Bu temelde yeniden sorunların demokratik siyasal yollarla çözüleceği, halkların kardeşce, özgür ve demokratik ortamda yaşayacağı bir Ortadoğu gerçeğinin gerçekleşeceğine inanıyoruz ve bu inancımızı bir kez daha vurguluyoruz.
AHMET ÇİMEN/RUHAT ADAR/BEHDİNAN