Paradoks mudur, trajedi midir yoksa ezilenlerin, yoksananların, ötekilerin yazgısı mıdır, bilemem ama; Türkler ve Kürtlerin bir arada yaşamaya çalıştığı (belki de yaşamak zorunda bırakıldığı) bu ortak coğrafyada, “ölmek”, ne yazık ki hala, çözümün önemli/ etkin argümanlarından biri…
Hayatımızda trajik izler bırakarak bir direnme, sesini duyurma, talep etme, taleplerini sistemin gündeminde tutma aracı olarak işlev görüyor.
Belki paradoks ama “ölüm” yaklaştıkça “çözüm” de yaklaşıyor. “Çözüm” çok daha konuşulur oluyor. Arayışlar, ilgiler, isteklenmeler artıyor. “Ölüm” uzaklaşınca “çözüm” de uzaklaşıyor. İlgiler, istekler kırılıyor. Sorunsal düşünenler, düşsel düşünmeye, sorunları yok saymaya başlıyor.
Bunun anlamı şudur: Türkiye’de, ancak “Ölmek” ya da “ölmekte olmak” uyarıcı olabiliyor. “Ölüm sınırı” olmadan ya da çözüm için ölüme yatanlar “ölüm sınırına” gelmeden iktidarlar sorunlara ilgi duymuyor.
Tarih tanıktır.
Toplumsal sorunları iktidarların gündemine sokmak, ilgi uyandırmak için büyük bedeller ödenmiş; bedel ödendiği oranda iktidarlar sorunlara “ilgi” duymuş, çözüme isteklenmiştir. Bu bakımdan sorunları iktidarların gündemine taşıyan, iktidarın kendisi değil, toplumsal siyasal direnişler bedeli ağır eylem ve etkinlikler olmuştur.
Bundan da şöyle bir sonuç çıkar:
İktidarların sorunlara ilgisi, toplumsal ilgi ve direnişlerin düzeyi kadardır. Toplumlar dayattığı, isteklerini etkin araçlarla dile getirdiği, bunda ısrar ettiği oranda iktidarlar “çözüm kulvarına” çekilebilir.
Başka da yolu yoktur.
* * *
Açık grevlerini ve grevde olanların taleplerini gündeme taşıyan iktidarın konuya duyarlılığı değil, adı geçen grevlerin kararlılıkla yürütülmesi “kitlesel ölüm” riskinin artmış olmasıdır. Görüyoruz ki “ölüm” yakınlaştıkça, “çözüm” tartışılmaya başlanmış, “ölüm” uzakken ya da “ölün riski” yokken çözüm gündeme alınmamıştır.
Tam da bu noktada geliştirilen “açlık grevleriyle sonuç alınmaz, yanlıştır, talepler demokratik yollarla dile getirilmelidir” gibi söylemler, iktidarın tüm yolları kapadığı, demokratik barışçıl eylemleri bile –ki bir çoğu eylem bile değil, ancak “başvuru” olarak adlandırılabilir- şiddetle bastırdığı bir Türkiye’de abeste iştigaldir. İktidar gerçeğini bilememek; “iktidar- toplum, iktidar-talep” çelişkisinin farkında olmamaktır.
Dahası kaskatı iktidar kesilmektir.
* * *
Eğer böyle değilse, iktidarın hangi demokratik eylemi tolere ettiği, hangisine izin verdiği, doğal karşıladığı, hoşgörülü olduğu, demokratik haklar arasında gördüğü açıklanmalıdır.
Bu ülkede “haklarını demokratik yollarla aramak”, “tepkilerini aynı yollarla dile getirmek” sadece bir söylemden ibarettir. Pratik değeri/karşılığı yoktur. Öyle ki sokaklar, demokratik barışçıl gösteriler bir yana “parlamenter yol” bile tıkatılmıştır.
Toplumsal taleplerden yana olan her vekil, dokunulmazlıklarına rağmen kovuşturmaya tabi tutulmuş, haklarında fezlekeler hazırlanmış, polis şiddetine, barikatına, gazına maruz kalmış, yürüyüşleri engellenmiştir.
Tüm bunlardan da, iktidarın “demokratik yol”dan anladığı, “yığınları iktidar karşısında özgürleştirmek değil, iktidara entegre etmek; “iktidar uzantısı” haline getirmek” sonucu çıkar…
* * *
Başa dönersek, tutsakların içinde bulunduğu “uyarıcı eylemlilik”, kendi bedenini tüketme, canına kast etme deliliği değil; uzaklaşmakta olan “çözüm”e tutunmaktır; ona zorunlu bir çağrıdır. Duygusal olduğu kadar trajik de gelişse, iktidarı çözümle buluşturma, demokrasiye duyarlı hale getirme gayretidir.
Sessizliğe, yabancılaşmaya, körleşmeye “lanet okumaktır.” Görülüyor ki “Ölüm” yaklaştıkça, çözüm yakınlaşmaktadır.
“Çözüm” de, “Ölüm” de şimdi aynı mesafededir. Ancak ölümün zamanı çözümün zamanından daha hızlı akmaktadır. Ölümler olmadan, “Ölüm zamanını” durdurup, “çözüm zamanına” katmak zorunludur.
delil-karakocan@hotmail.com
Çözüm mü daha yakın ölüm mü?