Federal Almanya Parlamentosu’nun Başvuru Komisyonu’nun 15 Ekim günü yapılan 69. Oturumuna katıldım.
Bu oturumun birinci konusu, serbest çalışanların "hastalık sigortası" ve sosyal güvenceleriyle ilgiliydi.
İkinci oturumda, "kişisel kimlik verilerini depolama"ya karşı inisiyatif yetkilisi konuştu.
Üçüncü oturum, "Almanya’da Kürt Kimliği’nin tanınması" girişimine ayrılmıştı.
Özellikle Almanya Federal Parlamentosu’nda grubu bulunan parti temsilcileri ve İçişleri Bakanlıği Müsteşarı’nın yaptığı açıklamalara odaklandım.
Çünkü talep politikti ve Almanya’da iktidarda bulunan Partilerin temsilcilerinin tavırları da dönemin politikasını yansıtacaktı.
Parlamento’da grubu olan partilerin temsilcileri, Türkiye’de Kürtler’in "kültürel otonomi" haklarını destekler görüşler belirttiler.
Çıkmaz, Kürtler’in "Kürdistan Vatandaşı" olarak kabul görmemeleriydi.
Çünkü Avrupa Birliği Devletleri için Kürdistan ülkesinin varlığı, Kürdistan Vatandaşlığı için yeterli değil.
Egemen uluslararası hukuk, başka bir seçeneğe geçit vermiyor.
Ancak Aynı dönemde, İsviçre’de "Aleviler"in hakları resmi olarak güvence altına alındı.
Almanya’da Kürtler’in haklarını güvence altına alan bir kararın çıkması mümkün mü, bunu göreceğiz.
Ama sorun nereden bakarsanız bakın, Kürtler’in bir devletten yoksun olmasıyla ilintileniyor.
Devletiniz yoksa "yetim insan"sınız.
Devleti olmayana kapılar kapalı duruyor.
Devletten feragat eden Kürt ne yapıyor?
Bunun cevabını Başvuru/Dilekçe Komisyonu’nun 69. Oturumunda, Kürt Kimliği’nin Tanınması şıkkı görüşülürken, yeniden anladım.
Kürdüm derken, Türk, Arap ve Fars gölgesindesiniz.
Tüm bunlara reğmen, oturum sonrasında, Kürt Hareketi’nin geldiği noktadaki başarısını gördüm.
Almanya Federal Parlamentosu’nun Türkiye’deki Kürtler için "Kültürel Otonomi" öngörmeleri de yeni bir dönüm noktasına işaret ediyordu.
Erdoğan’ın, Alman Vakıfları’nın "teröristleri desteklediği"yle ilgili açıklamalarına değinildi; Erdoğan’ın bu "kabadayı pozu"nun oturumdaki piyasa fiyatı hızlı bir biçimde sıfıra indi.
Parlamento binalarını terkettikten sonra, gündemde hep Kürdistan vardı.
BDP çözüm öneriyor.
Gül BDP ile görüşüyor.
Erdoğan BDP’lileri "maaşlı maşalar" olarak değerlendiriyor, vs. vs.
Kürtler kaderlerini kanıksamıyorlar artık.
Erdoğan’ın bir avuç Kürt dışında kandıracağı Kürt kalmadı.
Ancak çözüm ne?
Bazen 5 maddeli, 7 maddeli ve üç maddeli "çözüm"ler önerildi.
Ve sonunda Anayasa Komisyonu Başkanı Kürtçe’nin anadilde eğitim edilmesini "şeytan"a bağladı.
Erdoğan "özgürlüklerin sınırı var" dedi; adresi Kürtler.
Ve yeniden "sıfır" noktasına gelindi.
Görünürde olan bu.
Ancak sorun Türkiye’yi, Türk toplumunu yapısal olarak çembere alan devasa bir biçim aldı.
Bunu Almanya Parlamento’sunun Dilekçe Komisyonu’nun oturumunda da gördüm.
Erdoğan’ın, Türk halkından sakladığı "sorun" diğer haklara, bilim insanlarına, parlametolara ulaştı.
Türkiye histeriyi, son raundu kaybetmemek için oynuyor.
Kapıları, perdeleri sıkı kapatıyorlar.
Ama güneş tutulmasından kurtulamayacaklarına inanıyorum.
Çözüm toplumsal kuvvete bağlı; askerler hegemonya alanını korurlar, ama hegemonya havzasında egemen değillerdir.
Her asker jandarma, silah sustuğu an, yaşam kaynaklarından kopmuş, eklektik bir varlık gibi durur Kürler’in yaşadığı diyarlarda ve bu yaşamın güvencesi/geleceği yoktur…
Bakın bir Kürt kadını, kendisine: "Kürtler ne istiyor" sorusunu yöneltene ne demiş: "Qızıl Qurt istiyoruz, sen ne istediğimizi bilmiyor musun?"
Sonra Ahmet Türk devam etti: "Bu bir Kürt yüzyılı olacak".
Kürtler daha da değişecek.
Ve hep "sır" olarak varolana ulaştıklarında, dünya da değişmiş olacak.
Çözüm ve kuvvet