Türkiye dünyada ve Ortadoğu’da saygınlığını, Kürdistan’da ise meşruiyetini AKP eliyle tüketti. AKP’nin gemisiyle Erdoğan’ın dümeninde çıkılan yolda tüm planları berhava oldu.
AKP Türkiye’sinin dış politika alanında Suriye’de, Irak’ta, Rusya karşılaşmasında, ABD ortaklığında, Avrupa Birliği ile ilişkilerinde, entelektüel çevrelerde söyleyecek sözü kalmadı. Daha doğrusu istediği kadar konuşsun, dinleyecek ve sözüne değer verecek kimsesi kalmadı. Şuan Türkiye’ye sadece Avrupa’ya "göçmen dalgasını" engellemesi için sınır bekçiliği görevi biçilmiş durumda. Nefret edilen bir görev. Üstelik Türkiye’ye verilen para karşılığında yapması istenen bekçiliği, parayı verenleri memnun edecek şekilde yapamadığı daha 2016’ı tamamlanmadan ortaya çıkacak gibi görünüyor. Türkiye tüm bu gelişmelerden dolayı köşeye sıkışmış gibi. Ancak esas derdi bu alandaki sıkışmışlık değil. Belli bir dünya düzeni var ve bir süre sonra taşların yeri değişiyor, bir dönemin karşıtları başka bir dönemin ortakları oluyor.
Türkiye, esas korku ve sıkışmışlığını üzerine kurulu olduğu temel eksenlerden biri olan Kürt düşmanlığı alanında yaşıyor. Yüzyıllık imha, inkar, asimilasyon politikalarının sonu buraya kadarmış dedirten bir dönemden geçiyoruz. 1950’lerin sonunda kısık da olsa sesini çıkaran, 60’larda örgütlenmeye başlayan, 70’lerde netleşen, 80’lerde direnişe başlayan ve 90’larda kitleselleşen Kürt özgürlük mücadelesini ne yaptıysa boğamadı Türkiye. 2000’lerde AKP, önceki onyıllarda denenen tüm yöntemleri 3’er yıl arayla denemeye devam etti. Savaştı olmadı. Tutukladı olmadı. Karaladı olmadı. Yasakladı olmadı. Kültürel ve bireysel haklar açılımı yapmaya çalıştı olmadı. Şimdi bütün bunları birlikte yapmaya karar verdi. Ahmet Davutoğlu’nun Mardin’de açıkladığı Master Planı bu işte. Master planı dediğine bakıp aldanmayın sakın; birkaç sene önce AKP teşvikleriyle açılmış özel üniversitelerden birinde master yapan bir erkek öğrencinin yazacağı tarzda bir plan bu.
Kendi deyimleri ile "10 temel esasa dayanan eylem planı", daha önce denenmeyen hiçbir yöntemi barındırmıyor. Temmuz’da hava operasyonları ile başlayıp sonrasında kent ablukaları, sokağa çıkma yasakları, belediye eşbaşkanlarının tutuklanmaları ve görevden uzaklaştırılmaları, sokak ortasında infazlar, sivil katliamları, mahalleleri harabeye çevirmeler, bodrum katlarında katliamlarla devam eden vahşi savaşın devlete zafer kazandırmadığı kısa süre içinde belli oldu. Sur’da, Cizîr’de, Nusaybin’de, Silopi’de, Kerboran’da, Gever’de, Silvan’da, Lice’de ve sıcak çatışmaların olduğu hiçbir yerde "kamu düzeni" adını verdiği sindirme ve tasfiye planında başarıya ulaşamadı. Aksine, mahallelerini savunan gençler daha da örgütlü bir yapı kurarak direnişlerini güçlendirdiler. Devletin uyguladığı şiddet arttıkça ve uzadıkça daha geniş Kürt kamuoyundan, Türkiyeli barışı destekleyen çevrelerden, dünyanın farklı bölgelerinden, kurumlarından, kişilerinden savaş karşıtı barış yanlısı tepkiler gelmeye başladı. Bunun üzerine, AKP yanlısı medyada "terörle mücadele sadece savaş ve şiddetle sonuç vermez, aynı zamanda devletin yumuşak yüzünü de göstermek gerekir" mealinden cümleleri duymaya başladık.
Davutoğlu’nun paylaştığı master planı böyle bir ortamda kamuoyuna sunuldu. Ama ciddiye bile alınmadı. Çünkü bu paketler, planlar, projeler artık yalama yapmış durumda. Defalarca denendi, hiçbir sonuç vermedi devlet adına. Sadece savaşa zaman kazandırdı, barışa zaman kaybettirdi. Mustafa Karasu, devletin bu hamlesini "Şark Islahat Planı’nın güncelleştirilmiş hali" olarak tanımlamış. Hasan Cemal, bu konu ile ilgili yaptığı değerlendirmesinde "Devletin 1990’ların başından 2002 yıl sonuna kadar 17 paket açıkladığını, hepsinde dağın fare doğurduğunu, bu paketlerin alay konusu olmaya başladığını ve bu sefer de farklı olmayacağını" yazmış. Erdoğan Aydın, "ne ezmeye kâdir ne çözmeye niyetli bir master planı" demiş. Cengiz Çandar, Einstein’dan yaptığı alıntı ile durumu en güzel özetlemiş: "Ahmaklık, her seferinde aynı hatayı yapıp, bu kez farklı sonuç beklemeye denir."
Evet, devlet aynı hatayı yapmaya devam ediyor, ancak bu seferki hatanın faturası farklı olacak gibi görünüyor. Gelişmeler, bu seferki çöküşün devletin yüzyıllık Kürt karşıtlığı politikalarının sonu olacağına işaret ediyor. Bunun birinci belirleyeni Rojava’da ortaya çıkan direniş ruhunun Sur’da, Cizîr’de, diğer direniş kentlerinde karşılık bulması. İkincisi AKP’nin Kürt fobisi üzerinden Suriye’de yaptığı hamlelerin hepsinin çökmesi. Üçüncüsü de dünya tarihine şimdiden yazılan bir başarı hikayesi olarak Rojava hakikati.