Umutsuz yaşanmıyor o malum. Ancak umutların boşa çıkması da ölümden beter ediyor. Hele de barış ve çözüme dairse bu umutlar, yaşanılan hayal kırıklığını tarif çok zor.
Sürecin henüz devam ettiği, olumluya evrimle olasılığının tam olarak yitmediği hatta zaman zaman güçlendiği gibi bir zamanı yaşıyor olmamız, geçmişimizi bu hayal kırıklıklarının çöplüğü olmaktan, geleceğimizi bu hayal kırıklıklarıyla kirlenmekten kurtaramıyor.
Geçmiş deyince, öyle asırlardan söz ettiğimi düşünmeyin. Sadece iki gün önce 12 yaşındaki Nihat Kazanhan ve 6 Ocak’ta 14 yaşındaki Ümit Kurt’un öldürülmesinden söz ediyorum. Son on güne kadar geri giderseniz tablo daha da vahim. Gazetelere bir göz atın, şöyle haber başlıklarıyla karşılaşacaksınız; "son on günde 6 kişi polis kurşunu ile öldürüldü."  
Ümit Kurt’un öldürülmesini hatırlayın. Cizre’de yoğun çatışmalar vardı, savaş alanına dönmüştü her yer, insanlar öldürülüyordu, Cizre’de devlet yok manşetleri atılıyordu, derken kendi deyimi ile "kamu düzeni"ni tesis için devlet kolları sıvadı. Böyle giderse çözüm süreci biter noktasında beyanlar duymaya başladık. Çözüm isteği, barış umudu yabana atılamazdı elbet ve hayatı normalleştirmeye katkı sunmak amacıyla sokaklara kazılan hendeklerin kapatılacağına dair açıklamalar yapıldı halk güçleri tarafından. Televizyonlarda iş makineleri ile hendekleri kapatılırken gördük. Ve ne olduysa o andan sonra oldu. Hendekler kapatılır kapatılmaz panzeriyle, tomasıyla, gazıyla, suyuyla, özel timleri ile sokakları işgal etti devlet ve öç alırcasına saldırdı. Ümit Kurt henüz 14 yaşında umutlarıyla beraber öldürüldü. Devletin kamu düzeni halka ölüm demekmiş, öğrendik.
Bir hayal kırıklığı yaşadık hep beraber. Yine ayağa kalkıp bu saldırıyı kırdı Cizre’liler. Yine devlet çaresizleşti Cizre’de. Olayların sorumluluğunu yine Kürt siyasetçilerine yükledi hükümet. Eğer çözüm istiyorsanız, süreç devam etsin diyorsanız bu olayları durdurma çağrısı yapın noktasına getirdi. Bu çağrıya yanıt olarak Hatip Dicle, Abdullah Öcalan’ın ağzından bir mesaj getirdi Cizrelilere. Dedi ki, "sürece katkı sunmak için, artık yolları kazmayacağız, kepenk kapatmayacağız, Molotof atmayacağız, yüzümüzü kapatmayacağız, çatışmayacağız."
Yeniden umutlar büyüdü. Belki de bu kez, henüz 7 gün önce yaşanılanın aynı olmaz diye düşündü herkes. O umutla alandan ayrılanlar, bu konuşmadan sonraki birkaç saat içinde bu kez 12 yaşındaki Nihat Kazanhan ile bir kez daha öldürüldüler.
Devlet her defasında yaptığı gibi yine, bu bir provokasyon, karanlık eller yapmıştır diyerek sorumluluğu bilinmeze havale etti. Ne Nihat’ı kim öldürdü sorusuna cevap verdi, ne plakasız geçen zırhlı polis araçlarını açıklama zahmetine girdi.
Cizre bu kez de 12 yaşındaki Nihat’ı verdi toprağa. Ümit ve Nihat’ın öldürüldükleri zamana geri gidin. Ya da Nihat’ın cenaze törenine gidin sadece. Ne hissediyorsunuz?
Devlet neden yalan söyler, kandırır, kendisine güvensizliği besler diye sormayacağım. Ama acaba, bu yolla halkı sindirerek kendince terbiye edeceğini mi, yani itaate alıştıracağını mı hesaplıyor, diye soracağım. Bana kalsa çoktan yakardım gemileri, o yüzden gerçekten merak ediyorum, her defasında umutlarını gömmek zorunda kalan halkın aklına sahip çıkabilmesi daha ne kadar mümkün olabilecek?