AKP hükümeti siyasi soykırım operasyonlarında ısrar edecektir. Çünkü Kürt sorununda çözüm politikası yoktur. Kürt sorununda çözüm politikası olmayanlar şimdiye kadar hangi yol ve yöntemleri denediyse AKP de bu yolu izliyor. AKP’nin bu politikayı niye uyguladığını anlamamak ya da şaşırmak bir yönüyle AKP gerçeğine hala gözünü kapamaktır.
İster gerilla savaşı verilsin ister verilmesin iktidarlar kendilerine karşı mücadele eden güçleri geriletmek için toplumsal tabanı daraltmaya çalışırlar. Bunun için bilinçli ve topluma öncülük yapacak insanları zindanlara doldururlar. Şimdi AKP de bu politikayı yürütüyor.
Topyekun savaş esas olarak da böyle yürütülüyor. Klasik bastırma mantığına göre sadece gerillaya yönelik askeri operasyonlar yapmak yetmez. Sadece siyasi bir partinin birkaç yöneticisini öldürmek ya da cezaevine atmak yetmez. Başbakan’ın söylediği gibi oksijen alacağı her yeri kapatmak ve bastırmak gerekir. Sorunları demokratik yoldan ya da müzakereyle çözmek istemeyenler her zaman bu yönteme başvurmuştur. Bu nedenle AKP neden bu yola başvuruyor demek yerine, esas olarak Kürt sorunundaki çözümsüzlük ve bu klasik bastırma yöntemi sorgulanmalıdır. Ancak böyle yaklaşılırsa AKP politikalarına net tutum takınılır. Yoksa sadece yakınma içinde olunur. Bu da AKP’nin uyguladığı faşist yöntemleri durdurmaz.
AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastırma politikası belediye başkanını da tutuklar, profesörü ve yazarı da tutuklar. Hatta milletvekillerini de tutuklar. Aslında 1994 yılında DEP’li milletvekillerini tutuklayan anlayışla bugünkü tutuklamaları yaptıran anlayış aynıdır. Faili meçhul cinayetleri işleyenlerle bu tutuklamayı yapanlar aynı anlayıştadır. Oksijensiz bırakmak ya da balığı öldürmek için suyu kurutmak subjektif bir algıdır. Bu nedenle değdi değmedi deyiminde olduğu gibi ilişki içinde mi değil mi yaklaşımıyla bu tutuklamalar herkese dayanabilir. Örneğin Emre Uslu KCK tutuklamalarını eleştirenleri savaşın sürmesine oksijen vermekle suçluyor. Bu anlayışla tutuklamalar sürerse ya böyle konuşanlar susacaktır ya da tutuklama onlara kadar dayanır. İlle de bunlar da tutuklanır demiyoruz, ama anlayış bu olunca bu tutuklamaların nereye varacağı belli olmaz. Bir ay önce Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu da KCK’li olarak tutuklanacak denilseydi kim inanırdı?
12 Mart, 12 Eylül ve 1990’lı yıllarda devrimci demokratik güçleri bastırmak için nasıl ki yaygın tutuklamalar yapılmışsa şimdi de yapılıyor. Çünkü devrimci bir hareketin böyle bastırılacağına inanılıyor. 12 Mart’ta İlhan Selçuk ve Mümtaz Soysal bile işkencelerden geçirilmişti. 12 Eylül’de Barış Derneği üyeleri ve gazeteci Oktay Akbal da cezaevlerine atılmıştı. Tüm bunlar da devrimci demokratik güçlerin oksijen almaması için yapılmıştı. Dolayısıyla 1990’lı yıllara dönülmüştür. 12 Eylül dönemine dönülmüştür. Ölçü, devletin esas olarak mücadele ettiği siyasi güçlere yakın gördüğü insanlara yaklaşımıdır. Ahmet Altan, Yasemin Çongar, Ali Bayramoğlu gibilere dokunulmuyor diye orada demokrasi olduğundan söz edilemez. 20.yüzyılın faşizmi ve otoriter sistemi de kendi koşullarına göredir. Zamanın ruhuna diktatörler de uymak zorundadır. Hitler de II. Dünya savaşı çıkana kadar hukuki olarak bazı kurallara uymayı gerekli görmüştür.
Türkiye’de ne düşünce ne de örgütlenme özgürlüğü kalmıştır. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü iktidara tehlikeli olmayanlar için vardır. Hatta bunlar için bile tam olarak düşünce özgürlüğü olduğu söylenemez.
Türkiye’de yazarlar düşüncelerini özgürce ifade edemiyorlar. Düşünce özgürlüğünü kullanmak için mutlaka ilk önce PKK ve KCK’ye küfür etmek, saldırmak ve eleştirmek gerekir. Psikolojik savaş aktörlerinin ve yandaş basın kalemşorlarının vuvuzela gibi devlet ve AKP politikalarına uymayanları azarladığı bir ortamda kim düşüncesini özgürce söylediğini iddia edebilir? AKP politikalarına biraz tavır alanların başına ne getirildiği görülüyor. Bu nedenle AKP’yi biraz eleştirmek için ya ilk önce AKP politikaları esas olarak övülüyor ya da AKP’nin hoşuna gidecek PKK ve BDP eleştirileri yapılıyor. Yoksa fincancı katırlarını ürkütenlerin başına getirilenler gibi konuştuğuna pişman ettirilir.
Türkiye’de düşünce özgürlüğü kalmamıştır. Bu nedenle AKP açık faşist uygulamalar içinde olduğu halde kendine aydın demokrat diyenlerin çoğu hala AKP politikalarına net tutum koyamıyor. AKP’yi biraz eleştirenler bile sonunda yine PKK’yi suçlu göstermeye çalışıyor. Açıkça siz mücadele etmeseydiniz AKP de böyle yapmazdı deniyor.
Tüm faşist güçler karşısında mücadele gördükçe daha da saldırganlaşır. Zaten boyun eğilse ne AKP hükümeti ne de başka bir zorba keyfi baskı yapar. Pax-Romana döneminde de Roma kimseye keyfi baskı uygulamamıştır.
AKP Kürt sorununun yakıcı bir biçimde gündemde olmadığı dönemde iktidar oldu. Kürt sorunu kendini dayatınca ilk önce hem PKK’yi hem devleti idare etme politikası izledi. İdare etme imkanı kalmayınca da devlet politikasını benimsedi ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme konseptini devreye koydu. AKP bu politikalara neden yöneldi sorusunun cevabı, onun çözümsüz Kürt politikasında aranmalıdır.