Bir başka KANDİL - 4


Dağdaki basın-yayın çalışmasını görmeyi çok istiyordum. Yine birçok tepe, aştıktan sonra, ağaçlıklı yemyeşil bir birime geliyoruz. Yine sağda bir mutfak çadırı, solda içinde televizyon olan bir mekan. Dışarda ise ağaçların altında tahta masalar. Öğlen yemeği yemeye başlamışlardı. Bizde buyur ediliyoruz. Kuru fasulye ve pirinç var. Ben soğan istiyorum. Hemen getiriyorlar. Yemekten sonra da yine incir, nar ve üzüm. Zaten oturduğumuz yer incir ve nar ağaçlarıyla kaplı.
Basın-yayın birimi oldukça kalabalık. Öğlen yemeğinden sonra bazıları televizyonun olduğu mekana gidip büyük bir dikkatle tenis maçını izlemeye başlıyorlar. Bir grup arkadaşla sohbet için masanın etrafına oturuyoruz. Sohbete başlar başlamaz Sinan isimli bir gerilla boynunda zincire bağlı Deniz’in metal resmini gösteriyor.
“Buraya kadar gelmişin, muhakkak seninle çekim yapmak isteriz Heval” diyor. Arkadaşlara buraya sizi dinlemek için geldim, desem de, beni dinlemeyip ağaçların altına bir sandalye getiriyorlar, bir de büyük, profesyonel kamera ve birbuçuk saat çekim yapıyorlar. Daha sonra bir masanın çevresine oturup sohbet etmeye başlıyoruz.
Kandil’de yazılıp, Kandil’deki Azadi Matbaası’nda bastıkları yayınları gösteriyorlar. Bu yayınların hepsi Kandil’dekiler tarafından yazılıyormuş. Yer altındaki yazım merkezini gezebildik. Ama Matbaa hem uzak hem de çok sapa bir yerde olduğu için göremedim. Periyodik olarak basılan yayınlar şunlar:
HPG’nin Yayın Organı Parastina Gel (Türkçe ve Kürtçe),
PAJK’ın Yayın Organı Tanrıça Zilan (Türkçe- Kürtçe),
A. Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi: Komünar. Üç aylık İdeolojik-teorik dergi. (Türkçe-Kürtçe).    
Türkiye’deki basının durumunu, konuşuyoruz. “Buraya gelen basın mensuplarının çoğu omurgasız, bizimle konuştuklarını değil, kendi patronları ve hükümete yaranmak için yazıyorlar. Doğruları yazanlar da oldu ama bunlar çok az” diyor Heval Soraj. Bir başka Heval, “Ne yazık ki, Türkiye’nin batısı ve Avrupa bizimle ilgili çok az şey biliyor, bu nedenle basın-yayın faaliyeti çok önemli” diyor.

Karasu, ‘Yaz yaz’ diyor

Çevremdeki Hevaller ayaklanıyor. Ben de kalkıp gelene bakıyorum. Bu kez gelip bana sarılan resimlerinden, televizyondan tanıdığım Mustafa Karasu. Karasu da Önderlikteki diğer hevaller gibi çok samimi davranıyor. Onunla da geçmişi ve daha çok bugünü konuşuyoruz, Türkiye’de demokrasinin gelişimi için her türlü çabayı harcamaya hazır olduklarını belirtiyor. “PKK’yi, PKK yapan silahtan çok siyasi eğitimdir” diyor.
Bu söylemi birçok birimde duydum. Her alanda onlarca gerillaların kimi zaman okul, kimi zaman akademi diye nitelendirdikleri eğitim birimi var. Ekolojiden, dil eğitimine, edebiyata, tıp’a kadar onlarca kurum var. Ve bu kurumlar sürekli faaliyet halinde.
Karasu, tekrar tekrar bizim dönemden Denizlerin mücadelesinden övgüyle bahsediyor. “Toplantıdan toplantıya koşup duruyorum. PKK artık toplantı ‘manyağı’ bir örgüt oldu” diyor gülerek. ‘Bak bu cümleyi izlenimlerinde yazarım,’ diyorum. “Yaz, yaz” diyor. “Saklımız gizlimiz yok bizim.” Ne yazık ki Karasu ile birlikte resim çektirmedik. Benim dalgınlığım aslında. Benim fotoğraf makinası Heval Eşref’te duruyor. Ve ancak benim istediğim zaman fotoğraf çekiyor. Kendi başına hiç fotoğraf çekmiyor. Bu nedenle bizim birlikte resmimizi de çekmedi. Karasu’nun belli ki, başka toplantıları var. Gösterdiği ilgiye teşekkür ediyorum. O da yanımızdan ayrılıyor.

Türk Kazım’ı dinliyorum

Ben daha sonra Kazım arkadaşı dinliyorum. Heval Kazım Türk kökenli. Uzun süre hapiste yatmış ve senelerdir Dağda. Kendisine klasik soruyu soruyorum. “Barış süreci gelişirse Kandil ne olacak?” Çok uzun bir tahlil yapıyor. Aklımda kaldığına göre anlattıklarının özeti şuydu:
“Her şeyden önce Kandil artık sadece Kuzey’le Türkiye Kürdistanı ile ilgili bir olay değil. Bir anlamda dört parçadan Kürdün kalbi artık burada atıyor. İran’la da Kürdün sorunu çözümlenmiş değil. Güney de geçici bir uzlaşma var. Rojava’da, Suriye’de savaş sürüyor. Sadece dört parça değil, Rusya’daki, Orta Asya’daki, Dünya’nın dört bir yanına dağılmış Kürtlerin de kalbi burada atıyor. Bu nedenle Kandil’in hem askeri, hem de ideolojik olarak güçlendirilmesi son derece önemli. Biz de bunu yapıyoruz bu dağlarda.
Bu bölgeyi İran’la, Türkiye ile, KDP ile çok zorlu savaşlar vererek ele geçirdik. İran başlangıçta çok büyük bir şiddetle saldırdı ama yenildi, geri çekildi. Peşmergelerle savaşta ise bugün örgütün kontrol ettiği alanın çok daha fazlasını ele geçirmiştik. Hatta bazı şehirler bile bizim denetimimiz altındaydı. Barzani Türk ordusunu, tankıyla, topuyla, uçağıyla çağırmasaydı çok zor duruma düşecekti. Şimdi ise Rojava var.
Rojava salt bizim için değil, Türkiye ve tüm batı için büyük bir öneme sahip. Kürtlerin bu bölgede özerk, bir anlamda komünal bir topluluk kurmasını hiç birisi istemiyor. Böyle bir gelişim hem Türkiye, hem de tüm emperyalist güçler açısından son derece kötü bir örnek olacaktır. Bu nedenle şimdi esas dertleri Esad’dan çok biziz. Özgür Suriye Ordusu denilen bin bir yamalı organizasyonun aslında gücü yok. Esas güç Kürtlerle çatışan ve Suudi Arabistan sermayesi ile kurulmuş El Nusra isimli çete. Tüm katliamları yapan bu çete, El Kaide’nin bir uzantısı. Sadece Suriye’de değil, tüm İslam coğrafyasında savaşan paralı askerler bunlar. İktidarın halkın elinde olduğu özerk bir Kürdistan’ı ezmek için acımasızca savaş sürdürüyorlar. Ama tüm dünya bir kez daha görecek. Yenilmeyeceğiz.”
Heval Kazım’ın açıklamalarını dinledikten sonra, basın-yayın alanında çalışan arkadaşlarla vedalaşıp, resim çektirerek bizi bekleyen aracımıza doğru yola çıkıyoruz.

Yine KJB kampındayım

Kadın yoldaşların kampına daha önce gitmiş, ama iki saat kaldığım için anılarını dinleyememiştim. Bugün akşama kadar onların yanında kalıp, anılarını dinlemek istiyorum.
Burası KJB (Yüce Kadınlar Topluluğu) kampı, asıl merkez ilk geldiğimiz mekandan biraz uzak. Burada yeraltında barınakları da var. Birisine girmeme izin veriyorlar. Girişi yine çok iyi kamufle edilmiş. Başımı eğerek geçebildiğim bir küçük koridordan geçerek giriliyor. Ama kalınan oda tertemiz bir köy odası görünümünde. Yerde kilimler, çepeçevre ince yataklar ve yastıklar var. Bir köşede televizyon ve altındaki rafta kitaplar.
Her kadın gerillanın anlattığı bir romana konu olacak boyutta. Acıları, ölümleri, açlığı anlatıyorlar. Ama ne gariptir hep gülerek anlatıyorlar. Bir kaç kadın gerillanın anlattığını özet olarak yazacağım. Sakine’nin yaşadıklarını ise daha uzun.
Ruşen Mardinli, işte hızlı hızlı anlattıklarından bazı cümleler: “Ailemle İzmir’de kalıyordum. Çok gençken cezaeviyle tanıştım. Kürtlüğünüzü kabul eder, kendi kimliğinizi inkar etmezseniz, suçlusunuz. Cezaevinden çıkınca gerillaya katıldım. Uzun süre dağlarda kaldım. Her şeyimizi savaşla kazandık ve kurduk. İnkar politkasını savaşla yerle bir ettik. Aslında mücadelemiz salt Kürtler için de değil. Demokratik bir Türkiye tüm halkların yararına olacaktır. Evet ulusal kurtuluş mücadelesi veriyoruz. Ama Kürt milliyetçiliği benimsediğim bir tarz değil.”
Masanın bir ucunda oturan Ruken Avusturya’dan katılmış:
“Ailem çok önceleri Konya Cihanbeyli’ye sürülmüş. Sonra da aşiretin birçok üyesi çalışmak için yurt dışına gelmiş. Aşiret ilişkileri yurt dışında da devam ediyor. Kimin kimle evleneceğine bile aşiret karar veriyor. Benim içinde böyle oldu. Kendilerinin seçtiği birisiyle evlendirdiler. Çocuğum bile oldu. Ama kısa süre sonra ayrıldım ve gerillaya katılmaya karar verdim...”

Rojavalı Zelal anlatıyor

Çok fazla şey görmüş, çok fazla savaşa girip çıkmış. O kadar hızlı anlatıyor ki, anlattıklarından sadece bir kısmını not edebiliyorum.
“Zagros’larda gerillaya katıldım. 98’de Zap’ta yetmiş bin asker ve korucu üç gün çembere aldı. Cehennem tepesi denilen bir tepede hevallerden birisi mayından şehit düştü. Ama asker oraya indirme yapınca mayın patladı. Ve bizde çemberi yarıp çıkabildik. Bu çatışmada kolumdan yaralandım. Daha yeniydim. Deniyimli hevaller kolumu sardı.
Tepede şehit düşen bir hevalin cenazesini ormana getirip bizimkiler saklamış. Asker cenazeyi bulmuş, paramparça etmiş. Kafasını bile koparmışlar. Yine bir şehitliğin içindeki şehitleri çıkarıp parçalamış.
O zaman İran’da hastane vardı. Yaralıları orada amaliyat ediyorlardı. Bizde kaçakçılarla bir ay yürüyerek gittik. Yolda İran askerinin pususuna düştük iki kaçakçı öldü. Biz yanımdaki başka kadın gerilla ile kurtulduk. İki ay hastanede kaldım tedavi oldum. Döndüğümde peşmerge ile savaş vardı. Katılmak istedim hevaller müsade etmedi.
TC’nin bombalamalarının birinde ayağımdan, başımdan, kulağımdan yine yaralandım. (Yine yaralandım derken gülüyor) Yine bir uçak saldırısında hepimiz kadınız, başka kadın hevalle yan yana uzandık. Ortalık durulunca hevali yokladım. Patlayan bombalarla paramparça olmuştu. Aynı saldırıda bir başka yoldaş da, bombanın ısı tesiriyle vücudu yandığı için şehit düştü.
Ben Rojava’lıyım. 16 yaşımda gerillaya katılmak istiyordum. Ama Önderlik, ‘daha sen çocuksun’ diye izin vermedi. O zaman çok üzülmüş ağlamıştım. Buradaki hayatımız acıdır, ama hoştur. Buradaki yaşam çok anlamlıdır, tarif bile edemem...”
Daha sonra yukardaki kamp yerine gidip, kadın yoldaşların, “Sen esas Sakine ile konuşmalısın” dedikleri Sakine ile sohbet etmeye başladık.

Sakine beni şaşırtıyor

Sakine’nin yaşadıklarını okuyunca şaşıracaksınız. Ben de çok şaşırdım. Ama o yıldırım gibi anlatıyordu. “Ben biraz otamatikimdir” diyordu gülerek. Meramını çok iyi anlatabilmesine rağmen Türkçesi pek iyi değildi. Konuşurken kimi zaman Kürtçe başlıyor, yanımızdan ayrılmayan Eşref’e, ‘hadi tercüme et’ diyor. Sonra da onu susturup, ‘sen anlatamazsın, ben kendim anlatacağım’ diye konuşmasını sürdürüyordu.
“1989 senesinin kış ayında gerillaya katıldım. Şaka etmiyorum. Çocuktum ve dağda büyüdüm. Gerilla hep köyümüze geliyordu. Ben onların ardısıra gittim. Üç kere beni geri gönderdiler. Sonunda elime silah vermeden yanlarında kalmama izin verdiler. Botan gerillanın ilk oluştuğu yerdir. Oniki yaşımda ilk çatışmayı gördüm. Aynı köyden bir başka arkadaşım da gerillaya katıldı. O da bir kaç kere yaralandı.
Babam da milisti. Amcam babama ‘Kızın şehit olursa, bir gerilla değil çocuk öldü, diye köye getirirsin’ diyordu. Ben ilk dağa çıktığımda şartlar çok zordu. Otuz arkadaş vardı. Biz de yanlarında iki kızdık. Küçük bir çadır, hava çok soğuktu. Silahlı eğitim yaptırmadılar. Daha çok siyasi bir eğitim veriyorlardı. Bana zindanda direnen Sakine Heval’in adını koydular.  
Oniki yaşamda ilk çatışmanın içine girdim. Dr Kendal komutandı. O süreçte ağır silah çok azdı. Bir bölükte ancak bir tane bulunuyordu. Onu taşıyan heval şehit oldu. İlk şehit düştüğünü gördüğüm hevaldi. Onbeş gün sürdü çatışma, ne ekmek kaldı ne de mermi. Bir ormanın içinde ağaçların altında tam yirmi gün bekledik.”
Bir çadırın içinde oturmuşuz. Sakine konuşurken yeriz diye bir tasın içinde çerez getirmiş. Hem anlatıyor, hem çekirdek çitliyor, fındık, fıstık yiyor. Bana da “sen de yesene” diyor. Ben elimde kağıt kalem anlattıklarını kaçırmamak için boyuna yazmaya çalışıyorum. Anlatımının burasında dayanamayıp sordum: Bu çatışmayı anlattığın dönem kaç yaşındasın? “Söyledim ya daha oniki yaşındayım... Daha sonraki çatışmaların birinde çok fazla korucu silahı elimize geçmişti. Bu silahlardan birisini bana da verdiler.”
Yine araya giriyorum. ‘Peki oniki yaşında ölümle tanışmışsın, ne hissediyordun öyle durumlarda anımsıyor musun?’
“Ben yaralı hevalleri ve şehitleri görünce kin duyuyordum. Kimi vardır, ölümü görünce kaçmak, bırakmak ister. Ama arkadaşlarım ölünce, yaralanınca ben hep ‘bu asker niye bizi yok etmek istiyor,’ diye düşünürdüm hep. Savaşın kuralları da olduğunu bilmiyordum. Asker geliyor. Elinde cihaz. Hep ‘teslim ol, teslim ol,’ diye bağırıyor. Ben düşünüyordum, Türk askeri niye bu kadar sert davranıyor, niye Kürdün üstüne çok geliyor. Tabii askerin vahşetini görünce derinden etkilendim.

‘Hepsini yazacak mısınız?’

Evimizin yakından asker geçince annem: ‘Bak görüyor musun Türk askerini, bunlarda gencecik anne kuzusu’ der üzülürdü. Evde ekmek yapmışsa, nöbet tutan askerlere de götürür ekmek verirdik. Önce asker biz ekmek götürünce çok korkardı. Zehirleriz, diye korkuyorlardı herhal. Komutanlarına sorup öyle yerlerdi. Sonra alıştılar. Sormadan yiyorlardı artık.”
Benim durmadan yazdığımı gören Sakine gülmeye başlıyor. “Sen şimdi benim yaşadıklarımın hepisini yazacaksın? Daha bu başlangıç. On defter doldursan benim anlatacağım bitmez. Sen de günlerce karşımda oturmak zorunda kalırsın. En iyisi ben kısa keseyim. Aklıma gelenleri anlatayım. Bir kere günlerdir açtık. Aşağıda bir köy var. Ama bütün köylü Caş (Kürtçe eşşek sıpası anlamında. Hain karşılığı olarak kullanıyorlar.) Biz iki gerilla köye inince korkusundan tüm köylü dağa kaçtı. Biz bakkaldan un, yağ, şeker alıp parasını orada bıraktık. Dönüp ekmek yaptık. Yirmi gündür ekmek yememiştik. Sıcak ekmeği yiyince bu sefer bazıları zehirlendi...”
Sakine kırık bir Türkçeyle o kadar hızlı anlatıyor ki, bazen ‘yavaş’ demek zorunda kalıyorum. “Çok hızlı konuşurum,” diyor kahkahalar atarak. Çadırda zayıf, narin bir kadın gerilla arkadaş daha var. Bir gün önce çadır kurarken, ağaçtan düşmüş kemikleri incinmiş. Bir eli karnında hep bizi izliyor. Sakine ‘ben otomatikimdir,’ deyince o da gülmeye başladı. Ama gülünce belli ki, incinen kemikleri sızlıyor ve ‘yeter komiklik yapma’ diye bozuk atıyor.
“Karnımız doyunca tekrar hareketlendik. Yürüyerek Dr.Baran’ın bölüğüne kavuştuk. 91’de Çukurca’daydım. Körfez savaşı olduğunda biz Irak askerlerinin silahlarını topluyorduk. Asker Kuveyt’e gitmiş. Karakollarda asker yok. Biz silahları topladık. O dönem çok silahımız oldu.”
Yine gülmeye başlıyor. “Saddam döneminde, Kürtlerin gençleri kaçmıştı. Yaşlılar kamplarda kalıyordu. Biz PKK’liler kamplarda kalan ve muhtaç ihtiyarlara çok yardım ettik. ABD Başkanı Bush çadırlara yiyecek paketleri atıyordu. Bu paketleri bir görsen içinde her şey var. Islak mendil bile vardı.
91 Körfez savaşından sonra Kürtlerin sığındığı kamplarda kaldım. Artık sırtımdan eksik etmediğim bir keleşim vardı.
İran’da da kamplar kurulmuştu. İran’da da çalışmaya başlamıştık. Kamplara giden, dağa çıkanlara malzeme temin ediyorduk. Ama evinde kaldığım bir aile beni ihbar etti. İran’da zindana attılar üç ay içerde kaldım. Sonrada beni Zagros üçgenine bırakıp gittiler. Hevalleri buldum. Ama kışın Zagros’u anlatmam zordur. Öyle fırtına olur ki, gündüz bile her bir yan simsiyah kesilir.

‘Kahramanlara’ gülmüştük

Sonra Şemdinli’ye geçtim. O dönem savaş yoğundu. Karakol çok acımasızdı. Biz de onlara her gün saldırıyoruz. Biz saldırınca askerler kaçmıştı. Sadece altı asker kalmıştı. Onlar da sinmiş ateş bile etmiyorlardı. Sonra Turgut Özal onlara ‘kahramanlarım’ diye madolya verdi. Çok gülmüştüm.
92’de, Robarok karakoluna girdik. Çok asker vardı. Kimi kaçtı, kimi öldü. Biz de silahlarını aldık. Ama zafer sarhoşu olmuşuz. Aşağıda bir köy var. Hepsi Caş. Geri çekilirken evlerden ateş ediyorlardı. Yanımdaki iki arkadaş vuruldu. Ateş açılan bir eve girdim. Baktım adamın biri biksi ile ateş ediyor. Bir kadında şarşörü tutuyor. Kadına silahımın kabzası ile vurdum. Kadın düştü, adamı vurdum.
Aslında Önderlğin o dönem talimatı vardı. Korucular size ateş etmezse, siz de onlara ateş etmeyin. Ama onlar bizi pusuya düşürmüştü. Ben evden çıktım hevallere ulaşmaya çalışıyorum. Kafama üç kurşun yemiş, düşmüşüm. Bu sıra çatışmaya yardım için uçaklar da gelmiş bombalama başlamış. Hevaller benim öldüğümü düşünmüş. Ama kadının cesedine askerlerin hakaret edeceğini düşünerek geri gelip beni alıyorlar. Öldüm diye mezarımı bile kazmışlar. Ama bakıyorlar nabzım atıyor. İran-Türkiye-Irak sınırına geliyorlar. Hem peşmerge, hem Türk askeri saldırıyor. Yanımda yaralı olarak gelen Heval Beritan ellerine geçersem bana hakaret ederler, diye düşünerek kendini uçurumdan aşağı atıyor. Ben komadayım. Birşeyden haberim yok. Beni İran’da bir hastaneye getirmişler. Bir yıl orada tedavi gördüm. Felç olmuşum. Hiç bir yerim oynamıyor. Doktor kurşunun birisini çıkarmış. Nasıl olsa ölecek diye diğerine dokunmamış. Sonra o halde beni götürüp zindana attılar. O sıra İran’ın zindanında pek çok arkadaş vardı. Bizler bir tür rehineydik. Savaş bittikten sonra beni hastaneye götürdüler. İki ameliyat daha yaptılar. Sonra bana iyi bakıp ayaklandırdılar.”

Sonra ne oldu?

“Artık pek savaşta kalmadım. 2001’de Suriye’ye geçtim. Lübnan’a gittim. Bir yıl oradaki Kürtler içinde çalıştım. Daha sonra iki kere İran’a gittim. Şam’da da zindanda kaldım. Amerika Irak’a girdiğinde ben de Kandil’e geldim. „
Yine gülmeye başlıyor: “Valla benim yaşadıklarım bitmez. Hep olay içinde olay yaşamışım. Nere gitsem zindana da giriyorum. Bindiğim gemi denizde kaldı.”
‘Ne gemisi, niye gemiye binmiştin?’ diye soruyorum. “Boş ver” diyor. Belki bunu anlatmamalıydım. Yeter artık. Bak sizde gideceksiniz. Benim olaylar bitmez” diyor. Sonra da ekliyor: ‘Daha sonra sırtımdan ve ayağımdan da yaralandım. Ama boş ver uzun hikaye...”
Vedalaşmadan önce birlikte resim çektiriyoruz. Giderken yolda, Sakine’nin çektiği bunca acıyı böylesine gülerek, fıkra anlatır gibi anlatmasının sırrını çözmeye çalışıyordum.

YARIN: Dağda muayene oluyorum,
Kandil’e veda ve son söz.



ATİLLA KESKİN