
Süreç içerisinde bunlara, gerilla mektupları eklenmeye başlamıştı. Bu mektupların birçoğu beni duygulandırsa da; 2011 yılı ortalarında, Pülümür’ün “gerilla kızı” Saadet Dêrsim’den aldığım sarsıcı mektup, beni ilk kez ağlatıyordu… Bir kitabımda da yer verdiğim bu mektupta; Dêrsim’in gerilla kızı “24 yıldır gerillada, dağdayım. Dağlar benim evim gibidir, onsuz yaşayamayacağım bir gerçekliktir. Belki de Dêrsim Aleviliğinin direnişçiliğinin, o görkemli dağlarının bendeki kalıtsal bir özelliğidir. Dağlar da canlıdır, Quantum teorisini bilmeden de insan onların bir ruhu olduğunu biliyor, hissediyor aslında. Acısıyla, tatlısıyla, güzelliğiyle dağların görkeminde, direnişin güzelliğinde yaşamak en anlamlısı…” diyordu. (1)
Özellikle gerilla mektuplarında, “dağ” vurgusu geniş yer tutuyordu. Kuşkusuz, kutsama derecesindeki bu vurgu boşuna değildi. Herşeyden önce “dağ kültü”, özellikle Kürt batıniliğinde son derece önemli bir yer tutuyordu. Biliyoruz ki, İç ve Dış Toroslar, Amanoslar, Kürd Dağı, Dürziler Dağı, Sincar, Hamrin ve Zagroslar, Batıni inançların örgütlendiği dağ silsilelerindendi. Şu sıralar özellikle “Haşhaşiler” olarak sıkça gündeme getirilen, Hasan Sabbah önderliğindeki Nizari İsmaililiği de, bir dağ üzerinde kurulan Alamut Kalesi’nde örgütlenmişti.
Sınırları dağlarla çevrili ülke: Kürdistan
Keza, “Dağların bittiği yerde Kürtler’in vatanı sona erer” diyen Batılı gezginler haksız da değildi. Çünkü “Kürdistan” dediğimiz coğrafya, Batı’da Nemrut, Nurhak, Engizek ve Binboğalar; Kuzey’de Beydağı, Munzur Dağı, Süphan Dağı, Berez Dağı, Hızır Dağı, Büyük ve Küçük Ağrı ile; Doğu’da Reşko, Halgurd , Şanişin, Elvand, Elbruz, Şawa ve Zagros dağlarıyla; Güney’de ise Kürd Dağı, Tur Abidin, Sincar ve Cudi dağlarıyla çevrili bir kale görünümündedir. Kürt coğrafyası aynı zamanda birçok nehire yataklık ettiği gibi, bu nehirler çevresindeki verimli topraklar, tarihten bu yana birçok uygarlığa ve kültüre evsahipliği yapmıştır. Bu anlamda, Abdullah Öcalan’ın, “Toros- Zagros kavisi”nin evrensel nitelik taşıdığını söylemesi boşuna değildir:
“Tarihe damgasını vuran Neolitik toplum kültürü, orijinini bu bölgede bulmaktadır. Doğu Akdeniz’den Zağros sıradağlarına, Kuzey Arabistan çöllerinden Anadolu Torosları’na kadar, özellikle Dicle, Fırat ve Zap sularının çıkış yaptığı dağ etekleri ve aralarındaki ovalık kısım, bu toplum tipinin şekillendiği ana merkezler olmaktadır. Tarihte bu bölgeye Verimli Hilal denmesi de bu özelliğinden ötürüdür. İnsanlık yaklaşık onbin yıllık bir sürede bölgenin yaratıcı rolüyle beslenmiş olmaktadır.” (2)
Dağlar ezilenlerin sığınağı olmuş...
Kürt kültüründe ve Kürt batıniliğinde “dağ kültü” başlıbaşına bir inceleme konusudur. Kürdistanî yapının bu özelliğinden dolayı, Kürdi yaşamda “dağ kültü” gerek efsane, gerekse şiirsel ürünlerde son derece önemli bir yer tutar. Öyle ki, “Kürt dağsız olamaz, dağ Kürtsüz olmadığı gibi” sözü, adeta bir özdeyiş halini almıştır. Bu bağlamda, “Kürt Kültüründe Çiya/ Dağ” olgusunu işleyen rahmetli Feqi Hüseyin Sağnıç’ın şu belirlemesine katılmamak mümkün mü? “Kürt halkının diliyle, geleneğiyle, kültürüyle, siyasi yapısıyla bugüne kadar varlığını sürdürmesinde en önemli etken Kürdistan dağları değil mi? Kürdistan dağları; hiç bir zaman ne Kürtler’e ihanet etmiş, ne de onları yalnız bırakmıştır. Her zaman sadık dost gibi kollarını açarak onları kucaklama özelliğini göstermiştir.” (3)
19. Yüzyılda İçtoroslar’da Kürt Kozanoğlu Beyleri’nin maiyetinde bulunan Afşar ozanı Dadaloğlu, “Ferman Padişahınsa dağlar bizimdir” derken, böylesi bir olgunun altını çiziyordu. Bu anlamda dağ, adeta ezilenlerin sığınağı olmuştur. Gerçekten de, bu siyasal ve toplumsal yaşam gerçeği adeta bir “dağ ideolojisi” oluşturmuş ve “halkın dilinde şehir teslimiyetle, dağ ise özgür yaşamla” özdeşleştirilmiştir. (4)
Şair A. Hicri İzgören’in, “Elbet bir bildiği var dağların/ Varsın aman vermez, yol vermez olsun/ Yaşamaya başladın mı öğrenirsin/ Dağlar hep dosttur” sözleri de, bu belirlemenin şiirsel özeti gibidir.
Hemşehrim Aşık Hüdai, “Yaman yerden bağladığınız yolumu/ Onun için size dargınım dağlar/ Dosta varıp diyemedim halimi/ Onun için size dargınım dağlar// Neyleyim misafir almayan dağı/ Başındaki duman mazlumun ahı/ Sizinle barışmaz gönlümün şahı/ Onun için size dargınım dağlar// Hüdai’yim kara bahtım gülmedi/ Kör talihim kıymetimi bilmedi/ Hiç biriniz bana arka olmadı/ Onun için size dargınım dağlar” dese de, yine hem onun hem de tüm mazlumların sığınağı dağlar olmuştur dersek, abartmış olmayız.
‘Beni kahreden dağların uğultusudur…’
Kürdistan dağlarının tarihten bu yana nice bireysel ya da toplumsal halk hareketlerine yataklık ve halk şarkılarına kaynaklık ettiği bir gerçektir. Kürt dengbêjlerin günlerce süren destan ve şarkıları, adeta bu olayların “sesli tarihi” gibidir… Bu noktada, Mehmet Barış’ın sözlerine kulak vermenin tam zamanıdır:
“Yazın taş- toprak evlerin serinliğinde ezik bir sesten bir ferman, bir göç öyküsü plaktan köy içine yayılırdı. Anlatılan kimi zaman Cemilê Çeto’nun, kimi zaman Eliyê Betê’nin hikayesiydi. Hangimiz Kawîs Ağa’dan Şêx Mahmud Berzencî’nin trajik ama direngen destanını, (Çemê Çetere’yi) dinlerken hüzünlenmemişizdir. Bavê Fexriya’dan tutalım Usiyê Mala Seydo’ya kadar onlarca kahramanın zulme ve sömürgeciliğe karşı kendi çaplarında, yöresel, aşiretsel, dinsel anlamda da olsa başkaldırdıklarına tanık oluyoruz. (…) Kürdistan’ın her yöresinde, Urmiye’de Simkoyî Şikakî, Mahabat yöresinde Qazi Muhamed ve arkadaşları; Bingöl, Muş, Elazığ, Diyarbakır yörelerinden Şêx Said ve arkadaşları; Dêrsim’de Seyid Rıza, Alişêr ve arkadaşları; Muş, Bitlis yöresinde Usive Mala Seydo, Mele Selim, Xalid Cibril Beg; Batman çevresinde Bişare Beto, Eliyê Unîs; Mardin yöresinde Haco, Eliyê Betê; Bahtinan’da Şêx Mahmud, Mele Mustafa; Botan’da Bedirxan Beg, Ezdinşer Kürt halk şarkılarında, Kürt medreselerinde eğitim gören dervişlerin kasidelerinde, yaşlı kadınların ağıtlarında işlenmiştir…” (5)
Tüm bunların ardından, Kürt batıni inancında dağın bir ziyaret yeri ve kutsal mekan olarak algılandığını tekrar hatırlatarak; eserlerimde birçok gizli raporuna yer verdiğim, Atatürk’ün 1891-1980 yılları arasında yaşamış olan Etno- politika uzmanı ve Şark İlleri Asayış Müşaviri Prof. Hasan Reşit Tankut’un bir anekdotuna yer vermek istiyorum. Kürdistan’ın birçok yerini gezmiş olan Tankut, konumuz açısından son derece ilginç bulduğum şu anısını aktarıyor:
“Gençliğimden itibaren çok gezerim. Bütün Anadolu’yu, Hazar Denizi’ne dek Doğu’yu, tepesine dek Ağrı Dağı’nı gezdim. Bu dağda bir mağaraya sığınmış, inziva hayatı yaşayan genç kadınlar gördüm. Bunlar, talihsiz aşk kurbanları idiler. Orada, mağaranın ışıklı bir yerinde duvarda hançer ucuyla oyulmuş Kürtçe bir yazı okuttular. Bunu bir kadın oymuş: Ben ne açlıktan öldüm ne susuzluktan! Beni öldüren ıssız dağların uğultusudur!...” (6)
İşte size, tarihten ve doğadan süzülüp gelen bir mesaj… Dağlar, kimi batınilere “ölümsüzlük iksiri”yle can verirken; uğultusuyla kiminin de canını alabiliyor!..
Dağ ve damdan gelen sıcak selamlar
“Dağdan Yelle, Mahpus Damı’ndan Telle Gelen Selam” dediysem de, ironi yaptığım veya tevriye sanatı kullandığım açık. Yine açıktır ki, can gözleri açık olan insanlara mektup, dağdan esen seher yeli ve ırmakların coşkun seliyle geldiği gibi, bir turnanın telinde, bir kınalı gagalı güvercinin kanadında da gelir. Ama burada anacağım birkaç mektup, özgür dağların zor koşullarında birer sıcak dostluk mesajı olarak ulaştı…
Ve yine burada, ömürlerinin 20 yıla yakın bölümü zındanlarda geçmiş, Kürt Özgürlük Hareketi’nin önemli isimlerinden hemşehrim Mustafa Karasu’nun ya da Bozan Tekin’in kadirbilir ve takdirkar sözlerine yer vermek yerine; yine ömürlerinin 20’yi aşkın yılı zındanlarda geçen iki tutsak gerilla ile halen Kürdistan dağlarında özgürlük mücadelesi veren hemşehrim iki kadın gerillanın anlamlı mektuplarından kimi kesitlere yer vereceğim.
Bunlardan biri, halen Ankara/ Sincan’da F Tipi Cezaevi’nde yatan Hasan Alkış’a ait. Muş’un Varto İlçesinden Kürt ve Alevi bir aileden gelen ve müebbet hükümlü olarak 20 yıldır hapis yatan Alkış,: “Kürt ve Kürdistan tarihi, Kürt Aleviliği, Dêrsim 37/38 Katliamı; Kürtler’in kadim inançları olan Yarsanilik, Ezidilik, Alevilik inançları ile bunların kültürel ve inançsal kaynağı olan Mazdeizm, Zerdüştlük konularını incelemek, araştırmak istiyorum” diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: “Zaman zaman gazetelerden önceden yayımlanmış veya yeni yayımlanan kitaplarınızın tanıtımlarını okuyorum. Hem içerik hem de konuya hakimiyet anlamında her birinin kendi alanında çok değerli eserler olduğunu biliyorum.” Mektubun devamında, bu konuda kaynak isteyen Alkış’a 20 dolayında kaynak gönderildiğini belirtelim.
Başka bir mektup da, yine aynı cezaevinden. 49 Yaşında olup 21 yıldır tutuklu bulunan, Serhad bölgesinden/ Iğdırlı Cengiz Eker de, birçok Kürt siyasi tutsak gibi içerde kendisini geliştirmiş ve Kürtçe eser üreten biri. O da, birçok takdirkar sözden sonra, içerde yazdığı Kürtçe öykülerin yayını konusunda yardım istiyor. Editör sıfatıyla yayın yapamadığım için, maalesef Eker’e olumlu bir cevap veremedim. Fakat kurumların, bu konuda duyarlık gösterip bu tür üretimleri mutlaka bilince çıkarmaları, önümüzde önemli bir görev olarak duruyor…
Özgürlük dağlarındaki an’lar…
Aynı zamanda Rotinda Engin imzasıyla yazılar yazan, kadın gerilla hemşehrim de, kimi iltifatkar sözlerden sonra, uzun yıllarda mücadele içerisinde olduğunu, imkan buldukça yazmaya ve inceleme- araştırma yapmaya çalıştığını belirtiyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: “Özgürlük dağlarında geçirdiğim har anı, saati, yılları kendi kalemimle yazmak; mücadelemizi, yaşamımızı topluma maletmek istiyorum.”
Rotinda, bu mektubun ardından kendisine armağan olarak ulaşan kitaplar üzerine gönderdiği mektupta ise duygularını şöyle dile getiriyor: “Aylar sonra, mektubumun cevabı olarak imzalı kitaplarınızı alınca, inanın çok sevindim. Bildiğiniz gibi, özgürlük dağlarında, ana yurdumuzun kucağında yaşıyoruz. Uzaklardan bir haber, bir selam gelince çok seviniyoruz. Tüm yoldaşlarım da, yazdığım mektubuma cevap vermenize çok sevindi. Sevincimi ve tabii ki kitaplarınızı paylaştım. Size çok teşekkür ediyorum. Tanımasam da yazdığınız ve bizlerle paylaştığınız kitaplarınızla yanımızda olduğunuzu biliyorum. Bu bize güç veriyor. İnanın, sizin araştırmalarınız bizleri tekrar köklerimizle buluşturuyor; kültürümüzü, o kadim değerlerimizi anlamamızı sağlıyor. Şunu çok iyi biliyoruz ki, bir insan kökleriyle vardır, kimlik ve kişilik sahibidir. (…) Tarihten süzülüp gelen değerlerimizi tanıdıkça ve sizin kitaplarınızla derinleştikçe, inanın anlamlı yaşamın tadına varıyoruz. (…) Sizinle mektuplaşmak isterim, hatta imkanlarınız varsa sizi aramızda görmek isteriz. Kimbilir, ne kadar çok şey var bize anlatacağınız…”
Sevgili hemşehrim, yeniden haberleşme umuduyla, anı olarak bir de “gerilla tesbihi” yollamış.
Kimi yazı ve kitap çalışmaları bulunan diğer kadın gerilla olan hemşehrim Dilzar Dîlok, mektubuna, “Bizleri buluşturan zamanın kutsallığına dokunma sevinciyle, merhaba” diyerek başlıyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: “Gözlerini bu dünyanın zalim sistemi kapatmış olsa da, gönül gözleri çoğu kimseden iyi gören bir yol ehli, bir mücadele neferi yoluyla sizi tanıdım. İyi ki de tanıdım. Sağ olsun aynı alandaki bazı yazarların çalışmalarıyla birlikte, sizin birçok kitabınızı gönderdi arkadaş. İlk başta korktum tabii, bunca kitabı nasıl okuyacağım diye. Sonra bir girdim ırmağa, dalıp gittim. Bizde kitaplar dünyada pek olmadığı üzere paylaşılır, dağıtılır, döner dolaşır, gezer durur; okunur, tartışılır, birçok yüreğe, birçok göze, birçok beyne konuk olur. Demem o ki, dağ dağ gezer bizim gibi. Sizin kitaplarınız da öyle gezdi durdu bizimle. Çok tepeye çıktı, çok sırt aştı, çok boğazda durup kan ter içindeki zamanlara kulak dayadı. Hissettiyseniz bu son birkaç yıl içinde farklı bir hareketlilik duygusu, bilin ki bizimle kitaplarınız yoluyla geziyor oluşunuzdandır. (…) Kitaplarınızı okumak benim için salt bir ırmağa girmek değil, anlamı o ırmak suyuyla yıkamanın bir vesilesi oldu. (…) Çabanızı, verdiğiniz emekleri, yazdığınız her harfi bir kutsal kitaba ait parçalar olarak görüyorum. Bu yolda yazılan her harf, atılan her adım kutsaldır bence…”
Sevgili Dilzar Dîlok, dört sayfalık kapsamlı ve anlamlı mektubunu, “hakikat yoldaşlığı”nı anlatan ve kendi dilinde konuşan doğayla başbaşa kaldığı zamanlarda yapraklara, çiçeklere ve ırmaklara söylediği; sevgili Ulaş Özdemir’in seslendirdiği, ünlü mutasavvıf-şair Niyazi’ye ait bir deyişi de bize armağan ediyor. Biz de, bu yazıyı “Kürdili” dağlardaki ve “Türkili” mahpus damlarındaki tüm dostlara sıcak bir selam olarak; sözkonusu Alevi deyişinden küçük bir aktarmayla noktalayalım:
Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş
Burhan arardım aslıma, aslım bana burhan imiş
Sağım solum gözler idim, dost cemalin görsem deyi
Ben taşrada arar idim, dost can içinde canan imiş.
MEHMET BAYRAK
1- M. Bayrak: Dêrsim- Koçgiri, 2. bas. Ank. 2012, s.379-384
2- A. Öcalan: Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa; Özgür Politika, 18.1.2002
3- Feqi Hüseyin Sağnıç: Kürtler’in Meskeni Dağlardır; Öz-Po, 14.11.1996
4- Ali Haydar Kaytan: Dağ İdeolojisi; Gündem, 1.10.2004
5- M. Barış: Dağlarda Özgürlük Şarkıları; Öz-Po, 20.8.1997
6- Mehmet Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-I; Ank. 1994,s. 199