Çözüm yolunda Kürdistan - I


Akşam saatlerinde Düsseldorf’tan kalkan uçağımız tekerleğini Hewlêr Havaalanı’nın pistine değdirdiğinde vakit gece yarısını geçiyordu.
Uçağın piste iner inmez yolcular aceleyle yerlerinden kalkıyor, kabin görevlilerinin uyarılarına aldırmadan el bagajlarını kapıyor ve çıkış kapısının önünde kuyruğa diziliyorlardı. Beş saate yakın bir süredir uçan ve çoğu da Güney Kürdistanlı olan yolcuları stresli bir yolcukluk nedeniyle sabırsızlık sarmıştı. Acele etmekte haksız sayılmazlardı.
Ben, bir yanımda Hewlêr’de tatlıcılık yapan Mardinli bir yurtsever, diğer yanımda da Almanya’da yaşayan eski bir peşmergeyle yan yana uçmuştum. Uçuş boyunca yeni tanıştığım bu insanlarla sohbet etmiş; daha çok da siyasi meseleleri konuşmuştum.
Tatlıcı yurtsever Hamburg’ta fırıncılık yaparken bundan üç yıl öncesi Hewlêr’e gelmiş; kentin Hıristiyan azınlıkları ile Êzîdîlerin yaşadığı Ankawa semtinde tatlı işine girişmiş. Ne var ki üç yıldır bu işi yapmasına rağmen ona iş ruhsatı verilmemiş. Ruhsat alabilmesi için idarenin gösterdiği biriyle ortak olması gerekiyormuş. Ortak ama, sadece kar ortağı. Hiçbir işe karışmıyor; sadece ay başında geliyor ve gelirin yarısını alıp gidiyor.

Kürdistan Kartalı

Bizim Mardinli yurtsevere göre vergi sistemin olmadığı Güney Kürdistan’a dışarıdan iş yapmaya gelen hemen herkese ‘ortak’ kabul etmesi koşuluyla izin veriliyor. Bulunan ‘ortak’ ise genelde o alandan sorumlu kişinin bir yakını oluyor.
Tabii, bizimki bu teklifi kabul etmiyor. Etmediği için de ruhsat alamıyor. Uzun süren uğraşıyor ama, başaramıyor. Sonunda dükkanını kapatmak zorunda kalıyor. Şimdi Hewlêr’e eşyalarını toplamak için geliyor. Pılını pırtını toplayıp Almanya’ya geri dönecek...
Eski peşmerge ise Almanya’da ticaret yapıyor. O artık bir işadamı; araba alım-satımı yapıyor. Almanya’ya yerleşmiş olmaktan hayli memnun. Çocukları ve torunlarını da yanına aldırmış. Kürdistan’a zaman zaman sadece tatil amaçlı gidiyor. Ancak Almanya’da yaşamasına rağmen Kürdistan’da olup biteni yakından izliyor. Kürt siyaseti ve siyasetçilerini yakından izliyor. Selahattin Demirtaş’ı çok seviyor. Torunlarından birine onun ismini verdiğini söylüyor...
Uçakta Düsseldorf Havaalanı’nda karşılaştığım Azadiya Welat’tan tanıdık bir de ‘mamoste’ var. Onun da kardeşi on yıllardır dağlarda gerillalık yapıyor. O da kardeşini ve arkadaşlarını görmeye gidiyor. Tatlıcı, ben ve ‘mamoste’ havaalanından birlikte çıkıyor, bizi karşılamaya gelen arkadaşların yanına gidiyoruz...
Mamoste KNK’nin misafiri oraya gidiyor. Tatlıcı Ankawa semtine doğru yola çıkıyor. Ben, Yado hevalle gidiyorum. Yado, “önce eve gidelim, birkaç saat dinlen, ondan sonra yola çıkalım” diyor. Arabada bizi Star heval bekliyor. Star’ın gözlerinden uyku akıyor. Kaç gündür uyumamış. Eve gidiyor, elbiselerimizi çıkarmadan, alel acele dinlenmeye çekiliyoruz... Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte de uyanıyor, yoğurt ekmekten oluşan kahvaltımızı yapıyor ve yola koyuluyoruz.
Yado ismini Şeyh Sait isyanına katılmış ve isyandaki kahramanlığı sebebiyle Kürdistan Kartalı olarak nam salmış Çewlikli Yado’dan alıyor. Kamuran Ali Bedirxan “Kürdistan Kartalı” isimli romanınında Yado’yu anlatıyor. Onun gözüpek, korkusuz bir kahraman ve asil ruhlu bir prens olduğunu yazıyor.

‘Başkanın bir bildiği vardır’

Yado ismi, şairin deyimiyle ‘isyan ağaçlarında açılan kan çiçeği’ sanki. Bizim Yado da 16 yaşında gerillaya katılmış. Şimdi 33 yaşında. 16 yıl aktif olarak savaşın içinde kalmış. Sayısız çatışma yaşamış. Birçok kez yaralanmış. En yakın arkadaşlarını çatışmalarda kaybetmiş. Şimdi bir ‘sivil’ alanda görev yapıyor, ama gözü dağlarda. Bunu saklamıyor. Ona çekilme hakkında ne düşündüğünü soruyorum. Burukluğunu gizlemiyor; ‘buda nerden çıktı’ der gibi bir hali var.
“Tam ısınmıştık ve bu sene için çok iyi hazırlanmıştık ama, Başkan devreye girdi” diyor. “Başkan olmasa gerilla bu sene tufan olup kopacaktı” diye de ekliyor. Yado, öneri PKK liderinden geldiği için karşı çıkmanın doğru olmayacağı inancında. Ayrıca savaşın durması ve geri çekilme kararının alınmasını konusunda önderliğine güveniyor. “Başkanın bir bildiği vardır” diyor. Fakat yine de içinin bir yerlerinde saklı olduğu anlaşılan, ‘keşke devam etseydik’ duygusunu gizleyemiyor...

Dokan barajını izliyorum

Yol boyunca yanımızdaki bir gerillayla yaşadığı çatışmalara ilişkin anılarını paylaşıyor. Anlattıkça yüzün şekli değişiyor; çoşuyor adeta. Bir anıdan ötekine geçiyor. Yado’nun ‘yarım kalmışlık’ duygusu yaşadığı her halinden belli oluyor...  
Ehliyeti yok ama, arabayı da o kullanıyor. Hızla yol alıyoruz. Yado sayesinde peşmerge kontrol noktalarını herhangi bir sorun yaşamadan geçiyoruz. Kontrol noktalarında dikkatimi çeken bir şey oluyor; bazı noktalarda sadece Kürdistan bayrağı dalgalanıyor; bazılarında ise Kürdistan ve Irak bayrakları yan yana dalgalanıyor. Yado’ya bunun nedenini soruyorum.
“Sadece Kürdistan bayrağının dalgalandığı karakollar KDP’nin; iki bayrağın dalgalandığı karakollar ise YNK’nindir” diyor. YNK’nin Irak bayrağı asmasında Celal Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanı olmasının etkisi olsa da, sempatiyle karşılanmadığını öğreniyorum.
Ranya’ya üzerinden Dokan barajına geçiyor, çöl sıcağında Kandil’e doğru yol alıyoruz. Arabanın camını açıyor, Dokan barajını izliyorum. Küçük Zap üzerinde kurulmuş baraj 1960’lı yılların başında elektirik üretimi ve sulama amacıyla yapılmış. Barajın su seviyesi bana düşük geliyor. Yado baraj gölünün balık kaynadığını söylüyor.
Baraja yakın bir köy bakkalının önünde duruyoruz. Bakkal kapalı ancak, meyve ve sebzelerden oluşan malları dışarı da öylesine duruyor. Burada hırsızlık olaylarına pek rastlanmıyor. Bu yüzden çoğu esnaf bir yere giderken dükkanı kapatmak ya da dışarıdaki mallarını toplamak ihtiyacı hissetmiyor.

Solin bebek

Bir süre bekliyoruz; bakkalın sahibi gelmeyince, oradan ayrılıyor, başka bir bakkala yöneliyoruz. Soğuk suya ihtiyacımız var. Birkaç şise su ve belki bir kaç külah dondurma alacağız. Bu amaçla bir başka bakkala gidiyoruz. Fakat daha arabayı bakkalın önünde park eder etmez, enfes bir kavun kokusu karşılıyor bizi. Küçük küçük sarı kavunların kokusu insanı mest ediyor. Yemekten ziyade koklamak amacıyla poşet poşet kavun alıyorum. İnsan Avrupa’da uzun süre kalınca koku duygusunu yitirmiş gibi oluyor. Zira ne sebze sebze gibi, ne de meyve meyve gibi kokuyor. Avrupa’da sebze ve meyvelerin kokusunu almak ve elbette tadına varmak mümkün olmuyor. Bu yüzden abartıyorum. İyi ki de abartmışım; kavun kokusu kısa sürede arabanın içine de yayılıyor. Bu da Kandil yolculuğuna ayrı bir lezzet katıyor. Ta ki..?
Köyden ayrıldıktan on- onbeş dakika sonra Kortek’e doğru tırmanışa geçiyoruz. Kortek, Kandil sıradağlarının Ranya’ya açılan kale kapısı gibi. Yüksek mi yüksek. Tırmanırken nedense aklıma Van-Tatvan yolundaki Kuzgunkıran geçidi geliyor. Bir yanı uçurum ve çık çık bitmiyor...
Kortek’in zirvesine yaklaşırken gözüme Kortek Katliamda yaşamını yitirenlerin anısına yapılmış anıt- heykel ilişiyor. Türk savaş uçakları 2011 Ağustos ayının son gününde hareket halindeki bir arabayı burada bombalamıştı. Arabada evine gitmekte olan dördü çocuk, biri hamile kadın, yedi kişilik bir aile vardı ve topluca katledilmişti. Katledilenlerden biri de Solin bebekti. Anıt heykelde küçük Solin annesinin kucağında duruyor.
Anıtı buraya bir yıl kadar öncesi PÇDK dikmiş. Solin bebek annesinin kucağında kaidenin önünde duruyor. Arkadaki duvara ailenin diğer bireylerinin fotoğrafları asılmış. Yan taraftaysa bombalanmış arabanın parçaları duruyor. Parçalara araziden toplanmış. Yado, “sadece arabanın parçaları değil, insanların yanan ve parçalanan beden parçalarını da araziden topladık” diyor. Bombaların etkisiyle arabadakilerin el, ayak ve kafatası parçaları geniş bir alana yayılmış. Bir süre sessizce anıt-heykele bakakaldım. Canımın yandığını hissettim. Bir de öfkelendiğimi.

Halil
Zira, başta dönemin Taraf Gazetesi olmak üzere Türk medyası Türk savaş uçakların yaptığı bu katliamı PKK’nin üzerine yıkmaya çalışmıştı. O günlerde yaptığımız tartışmaları, yazdığım yazıları hatırladım. Onlar adına insanlığımdan bir kez daha utandım...
Birkaç resim çektikten sonra oradan ayrılıyor, Kortek’in sonsuz gibi görünen zirvesine çıkıyoruz. Orada gerillalar karşılıyor bizi. Kontrol noktasının önünde duruyor, el sıkışıyor, karşılıklı hal hatır soruyor, sonra da aşağıya doğru iniş yoluna geçiyoruz. Artık Medya Savunma Alanları’ndayız. Kortek’ten itibaren gerillanın denetimdeki özgür Kürdistan dağları başlıyor.
Daha önce de yazmıştım; Medya Savunma Alanları Hollanda’dan büyük, iki İsrail, 24 Lüksemburg büyüklüğünde bir alan. Hollanda’nın yüz ölçümü 42 bin, İsrail’in 28 bin, Lüksemburg’un ise 2 bin 500 kilometrekare. Medya Savunma Alanları’ysa 60 bin kilometrekare!
Kortek’ten Kandil’e inerken Yado telsizini çalıştırıyor. ‘Pratik yönetime’ vardığımızı haber veriyor. Yönetimden ‘Halil’e gidin, orada bekleyin’ yanıtı geliyor. Halil..? Dağlara sevdalı bir hayatın adı.
Halil; kıvırcık saçlarını güneşin koynunda yakıp küle çevirmiş, tozlarını gümüş kanatlı rüzgarlara vermiş, yüreği özgürlük aşkıyla mühürlenmiş devrimci bir gazetecinin adı...
Halil; Kürdün acılı hayatını derinliğine yakalamak, yakaladığı hayatları elinden düşürmediği objektifinde yeniden yaratmak ve dünyaya aktarmak isteyen, gerçek aşkına bağlı bir gazeteciydi. Hayatını bu uğurda verdi. Kandil’deki basın birimine Halil’in adı verilmiş. Oraya; ‘Halil’e gidiyoruz’ sözünü duyunca etkilenmemek, özellikle de hüzünlenmemek elde değil. İçimizde ne çok ölü taşıyoruz.
Şairin dediği gibi, “bazen ışıl ışıl, bazen de kan revan” ölüler…
Vejetaryan yaprak sarması  
Halil, yüksek dağların gölgesindeki bir vadinin tepesine kurulmuş. Kocaman ağaçların arasında bir kaç manga göze çarpıyor. Biz doğruca merkez çadıra gidiyoruz. Dağdaki meslektaşlarım Çiçek ve Rosida’yı çadırın önündeki masada vejeteryan yaprak sarması sararken buluyoruz! Yanlarından bir dağ çeşmesi akıyor. Tokalaşma faslının ardından kaşla göz arasında birkaç çiğ sarmayı mideye indiriyor, sonra geçip oturuyorum. Dilan içeride montaj yapıyor, Erdal ise televizyon izliyormuş. Sesimizi duyunca onlar da geliyor.
Nuce TV’den gazeteci arkadaşımız Erdal Er Kasım 2012’den bu yana Medya Savunma Alanları’nda çalışıyor. Aylardır buradan programlar yapıp gönderdi; haber ve yorumlar yazdı. Çekilme sürecini de yakından izledi. Kuzeyden güneye geçen ilk gerilla grubunu Hasan Cemal’la birlikte karşılamıştı. Erdal’la hasret gideriyoruz...
Etha’dan Arzu Demir de burada. Röpartaj için gelmiş. Bu arada dikkatimi bir kolu olmayan, sivil giyinimli, güler yüzlü genç biri çekiyor. Bize selam verip gidiyor. Yanımızda oturmuyor. Kolunu uçak saldırısında kaybetmiş. Yeni savaşçıyken eğitim yerine uçak saldırı yapılmış. Saldırıda beş arkadaşı hayatını kaybetmiş. Onlarcası da yaralanmış. Yaralananlardan biri de bu genç adam. Bomba kolunu parçalamış. Bu yüzden içine kapandığını söylüyorlar.
Onunla sohbet etmek istiyorum ama fırsatım olmuyor. Telsizden ‘Halil’in bir misafiri daha var’ anonsu yapılıyor. Erdal, Taraf’tan Ceyda Karan’ın geldiğini söylüyor. Halil’den ayrılıyor, ‘Pratik yönetimden’ Ceyda Karan’ı alıyor, kalacağımız yere  gidiyoruz...

Ölüm bir santim ileride

Yüksek dağlardan, patikalardan, derin vadilerden geçiyoruz. Uzaktan bakınca dallarını dağlara uzatmış ağaçlardan başka bir şey görünmüyor ama, orada; o ağaçların altında yürekler dolusu ‘mangaların’ olduğunu; o mangalarda tarihin kalbine çığlık çığlığa tırmanmış güzel insanların yaşadığını biliyorum.
Yine oralarda bir yerlerde kendi mezar taşının altında yatan savaşta kıyılmış hayatların olduğunu da biliyorum. Ne çok şey biliyorum ve bu yüzden ne çok acı çekiyorum, anlatamam...
Sarı sıcağın ortasında bir saat kadar süren araba yolculuğunun ardından iniyoruz. Bundan sonrasını yürümemiz gerekiyor. Bir de ne göreyim; senelerdir içimde olan insan şimdi karşımda! Leyla gelmiş... Mutluluk, güzellik, sevinç, onur, hüzün, acı ve ne varsa hepsini birlikte getirmiş. Sarılıyoruz. Aramızdan birikmiş sözler geçiyor.
Leyla’yla birlikte Beritan, Şilan, Dr. Jiyan, Ferze, Bawer ve daha birçok kişi gelmiş. Ben, bütün bu arkadaşların beni karşılamaya geldiğini düşünüyorum ama, yanılmışım! Kadın grubu Ceyda Karan’ı almaya gelmiş. Hafif tertip kıskanıyorum. Dağların bilgesi Ferze, ‘kıskanma’ diyor, “o misafir, sen ev sahibisin.” Bunu duymak iyi geliyor; daha hızlı yürüyorum.
Akşam yemeğimizi Bawer hazırlıyor. Genç bir gerilla Bawer. Onunla hemşehriyiz. Akarsuyun yanındaki çınar ağacının altına oturup sohbet ediyoruz. Kafasında kurşunla dolaşıyor Bawer! Kurşun bir santim ilerlese ölecek! Ölüm bir santim ilerisinde Bawer’in ve kafasının içinde...
Bawer gidiyor, ben ağacın altından kalkıyor, akarsuyun ortasındaki kocaman bir taşın üzerine çıkıp, oturuyorum. Akşam oldu olacak. Su kıvrıla kıvrıla akıyor. Hızla ve çoşkuyla akıyor. Bawer suyun kenarında kafasında kurşunla dolaşıyor.
Ben, su alsın beni de götürsün istiyorum. Suyun geldiği yerden gelmek ve suyun gittiği yere gitmek istiyorum. Karanlık çöküyor...

Yarın:
* Murat Karayılan’la röportaj
* Savaş bitti mi? Bittiyse niçin ve neyin karşılığında bitti?


GÜNAY ASLAN