Dağlıca olayında devlet aciz mi kalmıştı yoksa AKP'ye yönelmiş tepkileri başka bir yöne kaydırmak ve iç çatışmayı körüklemek için olayın gizemini büyütüp toplumda ırkçı tepkilerin oluşumuna zemin hazırlamak ve yanısıra Kürt halkı üzerindeki devlet terörünü azgınlaştırarak PKK'yi geri dönemeyeceği bir mecraya çekmek mi istemişti?
“Dağlıca'da ne oldu” sorusu gibi bu sorular da halen sorulmaya devam ediledursun, ilk şaşkınlığın atlatılmasının ardından toplumun batılı tarafında oluşan genel kanı, Dağlıca'nın bir milat olduğu yönündeydi. Ve en büyük korku, Dağlıca'dan geri dönülememesi olasılığıydı. Yani çatşmaların bir iç savaşa ya da darbe ve sıkıyönetim gibi uzun sürecek bir olağanüstü döneme evrilmesiydi.
Sonrasında gelişen olaylar ise hepimizin malumu. Bir yanda; Kürt illeri dışında neredeyse her yerde ırkçıların sokağa dökülmeleri ve ırkçı saldırılarını AKP'nin olaylardaki etkin rolünü perdeleyecek şekilde özellikle HDP ve Kürtlere yöneltmeleri, mallarına ve canlarına kastetmeleri. Saldırılarını, Hürriyet gazetesi gibi medya kuruluşlarına da genişleterek gerçeğin tamamen ve şiddet yoluyla sansürlenmesi, medyayı tamamen iktidarın güdümüne alma çabaları. Ve nihayet ülkenin batısından doğusuna her yanında valilerin emri altında askeri sokağa, şehir merkezlerine indirme kararı.
Diğer yanda; Kürt illerinde devlet terörünün tırmandırılması, Cizre'de yedinci gününe giren sokağa çıkma yasağı ve çatışmalar. Halkın haberleşme, beslenme, sağlık gibi temel ihtiyaçlarına erişiminin engellenmesi. Keskin nişancıların devreye sokularak insan avına çıkılması. Ekmek almaya giden çocukların bacaklarından vurularak yaralanmaları. Bu süre içinde yirmi sivilin öldürüldüğü haberleri ve cenazelerin defnedilmesine izin verilmemesi. Öldürülen çocuğunu günlerce derin dondurucuda saklamak zorunda kalan insanlar...
Kürtlerin, sivil halkın bu derece devlet terörüne boğulduğu, barışçıl her türlü çözüme, uzlaşmaya devlet kapılarının kapatıldığı, toplumsal sahiplenmenin de olmadığı bugün; PKK'de "PKK halktır halk burada" sloganıyla varlığını içselleştirmiş bir halkı yalnız bırakamaz, yani PKK artık devlet sürdürdüğü müddetçe savaşa mecbur. Ve ne yazık ki, bugüne kadar yapılan tek taraflı ateşkes çağrıları anlamını yitirdi.
Yine ne yazık ki; sorunu çözme yeteneğini elinde bulunduran iktidar güçleri uzlaşmaz ve saldırgan tutumuyla başlattığı savaştan memnun. İnsandan yana, halktan yana tutum almayacaklar. Toplumun; Türk-Kürt olarak hızla yeniden kamplaştırılması, Cumhurbaşkanı, başbakan ve hükümet sözcülerinin kin kusan söylemleri, sorunları şiddetle çözmek dışında yol göstermeyerek toplumu düşmanlığa tahrik etmeleri, ırkçı saldırılara kalkışmış olanları korumaya devam ederek yeni saldırılara teşvik etmeleri de bunun açık işaretleri. MHP ve CHP'nin iktidar politikalarına açık yada örtülü destekleri de eklenince...
Velhasıl bu olanlar ve Türkiye toplumunun en iyi yaklaşımla onda 9'unun gerçek bir barış, eşitlik, demokrasi bilinci taşımadığı gerçeğine rağmen; Tayyip için ölmek ve acı çekmek istemeyeceklerine, ekonomik çıkarlarının bozulmasını istemeyeceklerine, bu nedenle de savaşa karşı çıkacaklarına, toplumun savaş karşıtlığında bir araya gelerek Tayyip'i durduracağına inanmak istiyorum. Aksi halde, onda 1'in cesaretine güvenim tam ve sonunda savaşın biteceği kesin olsa da; çekilecek onca acıyı bilirken bu tablodan mutlu bir son çıkarmak da, bu yazıyı coşkuyla bitirmek de zor... 13 yaşındaki Cemile Çağırga buzdolabında kefeninin ardından soran gözleriyle bize bakarken, daha da zor.