Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? - 1


Amerika (sonraları İngiltere ve Fransa da), Ağustos 2014’ten bu yana Irak’ta belli hedefleri, somutta da DAİŞ‘i bombalamaya başladı. 2011 sonunda terk etmek zorunda kaldığı Irak’a yeniden 3000’den fazla asker gönderme kararı alan ABD, bu ülkede yıkıma kaldığı yerden devam edecek. Sorunun sadece Irak ile sınırlı kalmadığını, ABD’nin müttefiki olan ülkelerle birlikte DAİŞ mevzilerini, bazen de El Nusra’yı bombalamak için Suriye topraklarında da faal olduğunu görüyoruz. ABD öncülüğünde emperyalist ülkeler, hep İslam ülkelerini bombalıyorlar: Afganistan, Somali, Yemen, Pakistan Libya, Irak ve Suriye. Bu yedi ülke, barış ödülü almış Barack Obama’nın emriyle bombalanıyor. 

İlk seçildiğinde “barışçıl” görünerek Amerikan emperyalizminin çıkarlarını savunacağı mesajını veren Obama, kendisinden önceki başkanlardan pek de farklı olmadığını göstermekte gecikmemişti. Bu seferki bombalamada ABD ve müttefiki olan ülkelerin işini kolaylaştıran gelişmeler oldu! Şengal’de Êzîdîler katledilirken, Musul işgal edilirken seyreden ABD, Fransa ve İngiltere, ne zaman ki DAİŞ sürüleri Hewlêr ve Bağdat kapılarına dayandılar, petrol şirketleri DAİŞ silahlarının etki alanına girdi, işte o zaman insani değerleri hatırladılar.

Batılı emperyalist ülkeler ve bölgedeki işbirlikçileri, devletlerle birlikte DAİŞ’e karşı savaşıyorlardı; en azından havadan bu faşist çetelerin mevzilerini bombalıyorlardı. Sanki bu örgüt yeniydi; ne yapacağını, gücünün ne olduğunu bilmiyorlardı! DAİŞ, Suriye’de kaldığı, Esad rejimine karşı mücadele ettiği müddetçe bugün ona karşı mücadele eden güçler tarafından her bakımdan desteklendi. Ama ne zaman ki DAİŞ, Suriye sınırlarını aşarak Irak’a yöneldi, Kürt otonom bölgesini, petrol şirketlerini tehdit etmeye başladı, işte o zaman canavar olarak tanımlanmaya başlandı. Irak’a saldıran DAİŞ, artık “şişeden çıkmış cin” idi.


Çok yönlü araç

DAİŞ, önce Esad rejimine karşı kullanıldı ama Irak’a saldırdığında da ABD’nin çıkarlarına hizmet etmeye devam etti. DAİŞ, çok yönlü, farklı amaçlar için kullanılabilecek bir yapılanmadır:

* Irak’ta bombardımanla emperyalist ülkeler “şişeden çıkan cini” hizaya getirmeye, yeniden kendi kontrollerinde olan bir yapılanmaya dönüştürmeye çalışıyorlar.

* Amerikan emperyalizmi DAİŞ’e karşı mücadelesiyle Bağdat rejiminin kendisi açısından kabul edilebilir bir istikrara kavuşmasını sağlamaya çalışıyor.

* Böylece Irak’ta özellikle İran lehine kaybettiği  nüfuzunu yeniden geçerli kılmayı amaçlıyor.

Tabii bu arada, DAİŞ’in Irak’a saldırmasıyla istenmeyen Maliki gitmek zorunda kaldı, yerine El Abadi getirildi. Abadi’nin Başbakan olması ile Irak’ta çok fazla bir değişim olmamış ama DAİŞ’e karşı mücadelenin kullanım değeri de düşmemiştir. DAİŞ’e karşı mücadele, Irak rejimine -Amerikan işgali döneminde oluşturulan işgal rejimine- karşı halkın mücadelesinin üstünü örtmüş; görünmez, duyulmaz, bilinmez hale getirmiştir. Irak merkezi hükümet güçlerinin, onlarla birlikte hareket eden Şii milislerin, İran askeri güçlerinin (özel kuvvetlerin) DAİŞ’inkinden hiç de geri kalmayan vahşeti, hep hasır altı edilmiştir. “Baş düşman” DAİŞ olduğu için tali düşmanların faaliyeti her halde geri planda kalmış oluyordu!

Diğer taraftan, Irak’ta DAİŞ’e karşı mücadele, onu Suriye’ye doğru püskürtürken bu çeteler Suriye’ye müdahale, Esad rejimine karşı mücadele için kamuoyu oluşturmaya da “yardımcı” oluyorlar, bir vesile oluşturuyorlar. 

Suriye’de de Kobanê direnişinde olduğu gibi “koalisyon güçleri”, DAİŞ mevzilerini, ara sıra da El Nusra’yı bombalarken aynı zamanda bir taraftan havadan bombalamayla Suriye altyapısını tahrip ediyor, diğer taraftan da Esad rejimine karşı mücadele eden “ılımlı” güçleri destekliyorlar. Şimdilerde ise bu destek, Türkiye ve ABD tarafından eğit-donat-sahaya sür aşamasına getirilmiştir.


John Biden’ın ‘itirafları’ ışığında

DAİŞ’in Batı’nın bir ürünü olduğu, başta ABD olmak üzere Batılı emperyalistler ve bölgede Türkiye, Suudi Arabistan gibi ülkeler tarafından desteklendiği, eğitildiği, finanse edildiği ve donatıldığı, artık “Mısır’da sağır sultanın da duyduğu” bir olgudur. Hele hele NATO eski Genel Sekreteri Wesley Clark, “DAİŞ en yakın müttefiklerimiz tarafından oluşturulmuştur; daha başından beri dostlarımızın ve müttefiklerimizin parasıyla oluşturulmuştur” diyorsa, bu dinci faşist örgütün oluşumu konusunda söylenecek fazla bir şey kalmamış demektir. Yine onun deyimiyle DAİŞ, artık bir “Frankenstein” olmuştur ve ona karşı mücadelenin nedeni de heralde bu olsa gerektir!

DAİŞ, “Amerikan yapımı” cihatçılardan oluşmaktadır. NATO’nun Libya’ya karşı savaşı ve Suriye’de de Esad rejimine karşı muhalefetin desteklenmesi, İslami örgütlerin güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Libya’da Gaddafi rejimine karşı savaşmaları için Amerikan, Fransız ve İngiliz ordusu ile istihbarat örgütleri tarafından eğitilen ve donatılan binlerce İslamcı savaşçının eline Gaddafi rejimi yıkıldıktan sonra büyük miktarlarda silah geçmiştir. Bu silahların önemli bir kısmı ve binlerce savaşçı, Ürdün ve özellikle de Türkiye üzerinden Suriye’ye geçmiştir. Bu savaşçılar, Libya dışında Türkiye’den, Afganistan’dan, Çeçenistan’dan, Irak’tan ve başka ülkelerden geliyorlardı. Amaçları da Esad rejimine karşı mücadeleydi.   ABD, Türkiye, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, görünüşte veya resmi olarak “ılımlı” İslamcı örgütleri mali, silah ve mühimmat bakımlarından destekliyorlardı. Ama çok yönlü destek, gönderilen silah ve mühimmat, daha ziyade El Nusra ve artık Suriye’de de faal olan DAİŞ‘in eline geçiyordu. Bu mücadelede ön plana çıkan DAİŞ, diğer örgütlerden cihatçılar için de çekim merkezi oluyor ve binlercesi ona katılıyordu. Bunun böyle olduğunu Harvard Üniversitesi’nde öğrencilere konuşma yaparken açıklamalarda bulunan ABD Başkan yardımcısı John Biden’dan öğreniyoruz: “Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Esad rejimini mutlaka devirmek istedikleri için Sünniler ve Şiiler arasında bir vesayet savaşını da göze alarak yüz milyonlarca doları, onbinlerce ton tutan silahı El Nusra’ya, El Kaide’ye ve dünyanın her bir köşesinden gelen radikal cihatçılara verdi.” Bu açıklamalarından dolayı John Biden Arap Emirlikleri’nden ve Türkiye’den güya özür dilemişti! (6.10.2014 tarihli haberler).


Sünniliğin yalnızlaşması ve DAİŞ’in zemini

Irak’ta istikrarsızlığın kaynağı, Amerikan emperyalizminin ve başkaca Irak dışı güçlerin politikasıdır. Tabii bununla Saddam Hüseyin döneminde Irak’ta her şeyin yolunda olduğunu söylemiyorum. Amerikan emperyalizmi, müttefikleriyle birlikte iki defa Irak’a saldırmıştır. İlkinde (I. Körfez Savaşı) Saddam Irak’ının kolu-bacağı kırılmış; devlet, bölgede etkisiz bir güç haline getirilmişti. Bu savaş sonucunda Irak’ın devlet yapısı neredeyse tamamen dağılma noktasına gelirken Amerikan emperyalizminin bölgede etkisi artmış ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme politikasının önü açılmıştı.  

İkinci Irak Savaşı (20 Mart 2003’te ABD ve İngiltere önderliğinde başlayan, “çok uluslu koalisyon harekatı“ olarak sürdürülen ve Irak’ın işgaliyle sonuçlanan savaş) sonucunda Irak, fiilen merkezi yapılı bir devlet olmaktan çıkmıştı. Dayatılan Amerikan politikası sonucunda Irak’ta Güney Kürdistan, Şii ve Sünni diye bölünme körüklemiştir. Şii ağırlıklı hükümetler ve ABD’nin Sünnileri cezalandırma politikası, keza aynı zamanda İran’ın Şiiler üzerinden Irak’ta güçlenmesi, Güney’de Kürtlerin eski dönemlere nazaran devletleşme yapılarını geliştirmeleri, sonuçta Sünnilerin her iki kesim tarafından kıskaca alınmalarını beraberinde getirmişti. Sünniler bu politikanın aynı zamanda bir Amerikan politikası olduğunun bilincindeydiler. Baskı altında tutulan, merkezi iktidardan dışlanan Sünniler arasında direnişin örgütlenmesi, beklenmeyen bir gelişme olamazdı. Bu direnişçi örgütler, Sünni aşiretlere dayanan, onlarla iç içe olan, daha ziyade İslami yapılardı. Bu süreçte örgütlenen Irak El Kaidesi, sonraları karşımıza DAİŞ olarak çıkacaktı.

Burada belirtmek istediğimiz, Amerikan ataması merkezi Irak hükümetlerinin sürekli sorun üreten modern teknolojiye dayanan birer makine gibi çalışmalarıydı. Bunun en tipik örneğini El Maliki hükümeti oluşturur. Irak’ta sorun, “Sünniler DAİŞ‘i destekliyor mu, yoksa desteklemiyor mu” olmaktan çıkmış ve Sünniler silah temin edenlerin, kendilerinden yana olanların tarafında yer almaya başlamışlardı. Genel anlamda Sünnilerin DAİŞ’i desteklemelerinin altında yatan budur ve bu anlayışa Irak’taki Amerikan ve Maliki hükümeti uygulamaları sonucunda gelinmiştir. DAİŞ‘in Sünnilerin yegane müttefiki olmasının esas nedeni budur. 

Tabii Irak’ta istikrarsızlığın nedeninin Maliki’nin yönetim tarzında aranması, sorunun onun sırtına yıkılmak istenmesinden başka bir şey değildi. Maliki’nin gitmesiyle sorunun çözülmeyeceği bilinmesine rağmen bir imaj yenilenmesi yapıldı. DAİŞ’in beklenmeyen yükselişi, bilinen işgalleri ve katliamları, Maliki hükümetinin yeteneksizliği olarak değerlendirildi. Oysa Irak’ı bu duruma getiren esas neden, Amerikan işgalinin sonuçlarından başka bir şey değildi. 2003 savaşından önce Irak’ta cihatçı örgütler yoktu. Amerikan emperyalizmi görünüşte bir Şii-Sünni hükümeti kurdu. Ama bu hükümet, Irak’ı Baasçılıktan arındırma adına Sünni karşıtı, Şii yanlısı hareket etti. Böylelikle bir taraftan genel direniş zayıflatılırken diğer taraftan da Sünnilere karşı -aynı zamanda “bağımsız” aydınlara karşı da- kirli savaş körüklendi. 2007’den bu yana bu politika Maliki önderliğinde uygulandı. 

Maliki önderliğinde kurulan rejim, aslında ABD ve İran arasındaki doğrudan bir uzlaşmanın ürünüdür. ABD ve İran,  Irak’ta Arap ulusalcılığı temelinde bir Irak devletinin yeniden kurulmasını engelleme noktasında hemfikirlerdi ve ona göre hareket ediyorlardı. Bu politikalarında şimdiye kadar başarılı olmadıkları söylenemez. Maliki’nin yerine getirilen Abadi de aynı partidendir. Ve onun hükümet başkanı olması da aynen Maliki’de olduğu gibi ABD-İran uzlaşmasının doğrudan bir sonucudur. Bu nedenle Irak’ın istikrarsızlaştırılması olgusunda fazla bir şey değişmeyecektir. Abadi’nin Maliki’den geri kalır bir yanı yok; halkın çoğunluğunun çıkarlarına karşı bir politika ancak zor kullanılarak geçerli kılınabilir. Abadi de bunu yapıyor. Dini kimlikler ön plana çıkarılıyor; etnik, dinsel ve mezhepsel düşmanlıklar körükleniyor; Şii eksenli fanatik milis yapılanmaları teşvik ediliyor... 

ABD-İran arasındaki uzlaşma ve uzlaşma üzerinde yükselen bu politika devam ettiği müddetçe merkezi Irak rejiminin Sünnilerin ve bunların dışında seküler ayaklanmacıların taleplerini dikkate alması söz konusu olamaz. Bu da DAİŞ ve benzeri örgütlerin varlıklarını sürdüreceklerini, silahlı çatışmaların devam edeceğini göstermektedir. 


Süreklileşen istikrarsızlık

Amerika’nın merkezi hükümet tarafında yer alarak yoğun askeri müdahalesi, Şii milislerin faaliyeti ve Pêşmergelerin mücadelesi, hepsinin karşısında da DAİŞ’in varlığı, Irak’ta istikrarsızlığı adeta sürekli kılmaktadır.  

Abadi, “‘Ilımlı’ Sünni liderlerle görüş, onların taleplerini daha çok dikkate al” baskısı karşısında, “Düşünelim” demesine, bazı Sünni şehirlerinin bombalanmasını durdurmasına rağmen; Sünni muhalefetin, “Temel taleplerimiz dikkate alınırsa merkezi hükümete karşı mücadeleyi durdururuz ve DAİŞ’e karşı savaşırız” demesine rağmen, Abadi şimdiye kadar bu talepler yönünde fiilen bir adım atmış değildir. Bu nedenle devam eden Tikrit operasyonunun ve olası Musul operasyonunun ne denli başarılı olacağı, oldukça düşündürücüdür.

Amerikan emperyalizmi DAİŞ’i ön plana çıkartarak, esas hedef göstererek, Irak merkezi rejimi üzerinde İran lehine gerileyen nüfuzunu yeniden kazanmayı amaçlıyor. Ama Sünnilerin geri plana itilmesi de DAİŞ’in varlığını güçlendiriyor. Amerikan emperyalizmi, merkezi hükümeti kontrol etmek, İran’ın etkisini kırmak istiyor. Bunu da ancak ve ancak Sünnilerin taleplerini görmezden gelerek yapabilir. Sünnilerin taleplerini görmezden gelmekle de DAİŞ’in varlığını ve mücadelesini hesaba katmış oluyor.

Batılı emperyalist güçler ne Irak’ta ne de Suriye’de savaşın sonlandırılmasından yana değiller.

Burada dile getirmek istediklerimizin komplo teorileriyle karşılaştırılması olasılığının olduğunu biliyoruz. Diğer taraftan da Irak ve Suriye’de iç savaşın nasıl körüklendiğini, savaşın taraflarının, en azından savaş olsun diye güya muhalefetin -bu durumda İslami örgütlerin- nasıl oluşturulduklarını, her bakımdan desteklendiklerini ve sahaya sürüldüklerini de biliyoruz. Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirmek isteyen Amerikan emperyalizminin, İsrail’e karşı mücadele edebilecek potansiyel devletsel yapıların kalmamasını da göz önünde tutarak Ortadoğu’yu etnik ve dinsel kimlikler, mezhepler ayrımıyla birbirine düşman kılma isteğinin; bir araya gelemeyecek toplumlar oluşturarak tamamen ve oldukça kolay kontrol altında tutma anlayışının -yayımlanan haritaların da gösterdiği gibi- ne denli güçlü olduğu açıktır. (Ortadoğu’nun küçük devletçiklere bölünmesi planı üzerine konuya ilişkin daha önceki makalelerde yeteri kadar durmuştuk).

Her iki ülkede savaşın sonlandırılması veya devam ettirilmesi sorunu, tabii ki sadece Batılı emperyalist ülkelerle sınırlı değildir. Burada bu Batı cephesinin karşısında yer alan (arkadan Çin destekli) bir Rusya-İran ittifakı var. Bu ittifak dikkate alınmaksızın savaşın geleceği konusunda sağlıklı düşünülemez.

Irak’ta İran etkisi Amerikan emperyalizminin çıkarlarını tehdit ettiği veya Amerikan emperyalizmi İran’ı, Irak’ta kendi çıkarları açısından bir tehdit olarak gördüğü müddetçe Irak’ta istikrarsızlık ve bir biçimde savaş hali devam edecektir. Suriye’de ise Esad rejimi İran ve Rusya tarafından desteklendiği müddetçe savaş hali devam edecektir. 

İran’ın Irak merkezi rejimi ve Esad rejimi üzerinden Levant bölgesinde (Hatay, Suriye, Ürdün, Filistin, İsrail ve Sina Yarımadasını kapsayan bölge. Burası aynı zamanda “Şii hilalinin” Doğu Akdeniz’e açılan kısmıdır.) hakimiyet kurmaya çalışması, Irak ve Suriye üzerinden Hizbullah güçleriyle Lübnan’a ve dolayısıyla Doğu Akdeniz’e inmesi, diğer taraftan Yemen’de Hursiler üzerinden hakimiyet kurması, ne ABD’nin ne İngiltere’nin, Fransa’nın ve ne de Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail gibi yerel güçlerin kabul edebileceği bir durum olacaktır. Bu her şeyden önce Amerikan emperyalizminin dünya hakimiyeti anlayışına ve “yeni Osmanlıcı” Türk burjuvazisinin “arka bahçe” jeopolitikasına tamamen terstir.

Ukrayna sorunundan dolayı Rusya’nın Suriye veya genel anlamda Ortadoğu’da bugünlerde biraz sessiz kalıyormuş görüntüsü, onun bölgede rekabet etmediği anlamına gelmez.

Söz konusu bu güçler, birbirlerini dengelemek için savaşı devam ettirmekten başka bir çıkar yol görmemekteler. Yani her bir taraf sahada savaşacak güçlerini desteklemeye devam edecek. Nitekim Türkiye’nin Suriye’de “ılımlı” muhalefeti eğitmek, donatmak ve sahaya sürmek çerçevesindeki planı, ABD tarafından da kabul edilince bu yöndeki hazırlıklar hızlandırıldı.


YARIN:

* Emperyalizmin Ortadoğu stratejisi ve Kürtler... 

* Mevcut denklemde Rojava Devrimi


İBRAHİM OKÇUOÐLU