Rojava Devrimini bastırmak isteyen güçler DAİŞ (IŞİD) denilen faşist bir örgütü kullanmaktadır. DAİŞ’ten önce Suriye’de El Nusra ve Ahrar Şam örgütleri varlıklarını hissettiriyorlardı. Bunlar esas olarak varlıklarını Türk devletine dayandırıyorlardı. Türk devleti Suriye rejimini kısa sürede devirmek için bu örgütleri açıktan destekliyordu. Hatay, Kilis, Antep ve Urfa bu çetelerin örgütlendiği ve desteklendiği şehirlerdi. Türk devleti desteği açık ve üst düzeyde vererek kurulacak yeni Suriye’de ağırlığı en fazla olan devlet olmak istiyordu. Suriye kapısından tüm Ortadoğu’ya açılmayı hedefliyordu.

Türk devletinin Suriye politikasını belirleyen en öncelikli etken ise Kürtlerdi. Kürtlerin yeni kurulacak Suriye’de etkili olmasını istemiyordu. Bu nedenle Suriye’deki rejim kısa sürede değişmeli, yeni devlet otoritesin tesis edilerek Kürtlerin siyasal kaostan yararlanması engellenmeliydi. Bu nedenle Türkiye Suriye muhalefetinin üssü haline getirildi. Suriye savaşı Türkiye’den yönetiliyordu. Zaten El Nusra örgütü bizzat Türkiye tarafından kurulmuştu. El Nusra’nın liderleri Türk devletinin kontrolünde olan Çeçenlerdi. Çeçenler şimdi de DAİŞ’in lider kadrosu içinde yer almaktadırlar.
Türk devleti Rojava’da gerçekleşen halk devrimine açıktan düşmanlık yapıyordu. El Nusra’nın Ceylanpınar’ı üs olarak kullanıp Serêkaniyê’ye saldırması bunun en somut kanıtıydı. Türkiye hiç gizlemeye gerek kalmadan Ceylanpınar’ı El Nusra’nın üssü haline getirip Serêkaniyê’ye saldırmıştı. Ancak Serêkaniyê’de YPG savaşçıları kahramanca direndi ve El Nusra’yı Serêkaniyê’den söküp attı.
Türk devleti şimdi de DAİŞ’i Kobanê’ye saldırtmış bulunuyor. Saldırı merkezi ise Rakka ve Tıl Ebyad’tır. Türkiye’nin Musul konsolosluğunda rehine oyunu için alıkonulanlar da Rakka ve Tıl Ebyad üzerinden Türkiye’ye teslim edildiler. Kobanê’ye yönelik şiddetli saldırıdan hemen sonra konsoloslukta tutulanların Türkiye’ye getirilmesi tesadüf değildir. Öte yandan rehine oyununu artık dünya yutmuyordu. Rehine değil, karşılıklı bir anlaşma nedeniyle alıkondukları artık açığa çıkmıştı. Bu nedenle bu inandırıcı olmayan gerekçeyi bir tarafa bırakıp yeni argümanlarla DAİŞ politikasını sürdürmek istemişlerdir.
Türk devleti DAİŞ’le birlikte Kobanê’yi düşürmek istiyor. Böylece DAİŞ Türkiye sınırındaki doğu cephesi ile batı cephesi arasındaki Kobanê’yi düşürerek Türkiye sınırını boydan boya kontrol etmek istiyor. Kobanê’nin Suriye’nin kuzeyindeki DAİŞ hattını ikiye bölmesi ortadan kaldırılmak isteniyor. Türkiye de böyle istiyor. DAİŞ’le sınır komşusu olursa birlikte Rojava Devrimini boğmayı hesaplıyorlar. Aslında DAİŞ saldırısı esas olarak Türkiye planı ve hedefidir. Hedef ve plan bu saldırının esas olarak Türkiye tarafından planlanıp DAİŞ eliyle uygulamaya konduğunu kanıtlıyor.
Türkiye her defasında DAİŞ’le ilişkisi olmadığını söylüyor. Ancak izledikleri politika ortaktır. Bu ortaklık Rojava Devrimi üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi karşıtlığıdır. DAİŞ şu anda Türkiye adına Rojava Devrimine karşı savaşıyor. DAİŞ’in Rojava Devrimi düşmanlığı, Türk devletinin Rojava Devrimi düşmanlığıdır. Bu, Kürt düşmanlığıdır. Kürt’ün Suriye’deki etkisi kırılmak isteniyor. Bu nedenle uluslararası güçlerle karşı karşıya gelmeyi de göze alarak DAİŞ’le birlikte Rojava Devrimine saldırmaktadır. Bu düşmanlık öyle fazladır ki, Suruç halkının, Urfa halkının, Kuzey Kürdistan halkının Kobanê saldırısına yönelik protestosuna bile tahammül etmiyor. Kobanê halkının yalnızlaştırılması ve ezilmesi isteniyor. Bu yetmezmiş gibi kadınlar ve çocukları sınırda bırakıp Kobanê direnişine katılmak isteyen Kobanêlilerin geri dönüşüne izin vermiyor. Kobanê’yi boşaltmak serbest, ancak geri dönmek isteyenlere ise yasak! Bu gerçeklik bile Türk devletinin DAİŞ’le işbirliğini kanıtlıyor. DAİŞ’ten daha fazla Türkiye Kobanê’nin düşmesini arzuluyor. Bu nedenle Kobanê’nin kuzeyi, yani Urfa ve Suruç hattı da boşaltılıp DAİŞ’in buraları kullanmasına açmak istiyorlar.
Türk devleti DAİŞ’le tam ortaklık yapıyor. DAİŞ’in en büyük ortağı Türkiye, Türkiye’nin ise DAİŞ’tir. Türkiye şu anda önemli ihracatını DAİŞ alanına yapıyor. DAİŞ de mazotunu esas olarak Türkiye’ye satıyor. Türkiye ticaret yapıyor, DAİŞ ise lojistiğini sağlıyor. Kobanê düşürülerek bu ilişki daha rahat sürdürülmek isteniyor. Çünkü Kobanê bu ilişkiyi kesen bir pozisyondadır. Kobanê’ye bu düzeyde ağır saldırılmasının ve boşaltılmak istenmesinin bir nedeni de budur.  
Başarılı operasyon olarak yansıtılan konsolosluk görevlilerinin Türkiye’ye gelmesi, Türkiye-DAİŞ arasındaki bu derin ilişkiden dolayıdır. Türkiye-DAİŞ ilişkisi tam da ‘derin ilişki’ kavramına denk düşmektedir. Bilindiği gibi gizli kapaklı durumları ifade için derin devlet, derin güçler kavramları kullanılmaktadır. Görünen devlet yanında bir de derin devlet vardır, derin güçler vardır. Türkiye’nin DAİŞ için söyledikleri yanında bir de derin ilişki içinde olma gerçeği vardır. İşte başarılı operasyon dedikleri bu derin ilişkileri gizli yürütme becerisidir. Yoksa ortada bir operasyon yoktur.
Musul konsolosluğundan alınan 49 kişinin Türkiye’ye gelmesi bir büyük başarı ve zafer olarak yansıtılıyor. Anlaşılıyor ki günler önce bu getiriliş bir zafer haline getirilmek için planlanmış. Türkiye için utanç verici ilişki ve rehine oyunu bir Türkiye başarısı olarak gösteriliyor. Böylece toplumun gerçeği görmesinin önüne geçilmek isteniyor. Öyle bir zafer havası yaratılmıştır ki, muhalefetin bu kirli ilişkiyi sorgulaması bile suç görülüyor. AKP Hükümeti çok kirli bir oyunu temiz operasyon gibi yutturmak istiyor.  Tüm televizyon kanallarının konsoloslukta alıkonulanların getirilmesini bir zafer havasında yansıtması da bizzat bir devlet planlamasıdır. Tüm basın bir milli dava gibi bu sorunu yansıtmıştır. Ucunda Kürtlere yönelik kirli bir hesap olunca tüm Türk basını Mehmetçik ve polis basını haline geliyor, istihbarat basını haline geliyor. Özel savaşçılar gibi çalışılıyor.
Ortada hiçbir operasyon yokken operasyon olarak yansıtılması bile bir algı operasyonudur. AKP zaten DAİŞ, Irak’taki eski Baas kalıntıları ve birçok Sünni örgütle ilişki içindedir. Tamamen Sünni mezhepçi bir politika izlediği için tüm dinci ve mezhepçi kesimlerle sıkı ve derin bir ilişki içindedir. Türkiye, DAİŞ ve Sünni mezhepçi kesimle aynı saflardadır. Aynı saflar içinde olanlara operasyon yapılmaz; ortak işler yapılır. Rehinelerin tutulması şimdiye kadar ortak bir iş olduğu gibi, bırakılmaları da ortak bir iştir. Diğeri sadece senaryo, bir algı operasyonu ve toplumu aldatmadır. Topluma bir algı operasyonu yapılmakta, Türkiye’nin çok eleştirilen bölge politikası böylece aklanmak istenmektedir.
Dikkat edilirse Türkiye’nin Ortadoğu politikasını yöneten Dışişlerine ve MİT’e övgüler düzülmektedir. Dışişleri ve MİT’in, Türkiye’yi Ortadoğu’da en kötü bir rol içine koyması ve tecrit etmesine övgüler düzülmesi, Türkiye-DAİŞ ilişkilerinin meşrulaştırılıp övülmesidir. Zaten Davutoğlu “her tarafta ateş var, ama bizde yok” diyerek DAİŞ politikalarının doğruluğunu savunmuştur. Türkiye dış politikası, şimdi doğruluğunu savunduğu DAİŞ’le işbirliğini sürdürmeye devam ediyor. MİT’i ise DAİŞ’le ilişkileri gizli sürdürdüğü, DAİŞ’e gizli destek verdiği ve DAİŞ’i Kürtlere saldırttığı için başarılı görüyor. MİT’in bu kadar propagandasının yapılması, Kürt düşmanlığı üzerine kurulan DAİŞ-Türkiye ilişkisinin temel bir politika haline getirildiğinin kanıtıdır. MİT’in başarılı olduğunun gösterilmesi, bu politikanın sürdürüleceğini ortaya koymaktadır.
Kobanê sınırına toplanan Suruçlular, Urfalılar ve tüm Kürdistanlılara saldırılması bu kirli ilişkilerin sonucudur. Sınırda Kobanê’yi destekleyen halk uzaklaştırılarak, Kobanê tam kuşatılarak DAİŞ’e destek verilmek isteniyor. Böylece DAİŞ saldırısının daha erken sonuç almasını hedefliyorlar. Bu durum karşısında Amed, Wan, Batman, Ağrı, Siirt, Mardin, Hakkari ve tüm Kürt illeri de serhildana geçmeli ki Türk devletinin Kobanê’yi kuşatma ve düşürme politikası boşa çıkarılsın. Kuşkusuz Suruç ve Urfa sınırında Kobanê’ye destek vermek önemlidir. Ancak sadece Kobanê sınırı ve Suruç’ta protesto ve direnişe geçmekle Türk devletinin bu politikasını engellemek mümkün değildir.
Kuzey Kürdistan’daki halk hareketinin bir zaafı, bir yerde eylem olunca diğer tarafların seyretmesi ya da pasif eylemlerle yetinmesidir. Halbuki tüm Kürdistan şehirleri, kasabaları, hatta köyleri serhildana geçerse etkili olunabilir ve sonuç alınabilir. Bu açıdan Kuzey Kürdistan’daki refleks zayıflığının aşılması gerekir. Suruç’ta eylem mi başladı, Suruç’a gitmeyenler de derhal Amed’de, Muş’ta, Bitlis’te, Siirt’te serhildana geçmelidir. Yani hiçbir eylem bir şehir ve kasabayla sınırlı kalmamalıdır. Bir şehir ve kasabayla sınırlı kalırsa sonuç alamaz. Demokratik bir ülkede hak aranmıyor; bir halkın varlığına yönelik saldırıya karşı özgürlük ve demokrasi mücadelesi veriliyor. Demokrasi ve özgürlük mücadelesi ise ancak bütünlüklü verilebilirse özgür ve demokratik yaşam kazanılır. Tam da tüm Kürdistan halkının ayağa kalkma zamanıdır.