Diyarbakır’da, Suruç’ta, Ankara’da ve en son olarak da Sultanahmet’te DAİŞ katliam yapıyor.

Daha insanların kanı yerdeyken, devletin başı, “bu kokteyl terör” diyerek, gerçek faile karşı halk tepkisini PKK’nin üzerine yönlendiriyor. Onunla kalmıyor. Dönüp “müsveddeler, hainler” diyerek barış isteyen akademisyenleri hedef gösteriyor. DAİŞ’i değil.

Neden böyle yapıyor?

Çünkü DAİŞ’e (IŞİD) öfke duyan halk, dünyayı ve bu arada Türkiye’yi tehdit eden IŞİD’la kıyasıya savaşan Kürt Özgürlük Hareketine ve barış isteyen akademisyenlere  sempati duyar diye korkuyor. O nedenle IŞİD’e karşı Türk ve Kürt halkının ittifakını, dayanışmasını önlüyor. Bu kime yarıyor? Elbette IŞİD’a yarıyor.

Saray böyle yapınca Saray borazanları da başlıyor yazmaya.  İ.Karagül ve Cem Küçük DAİŞ’e değil de akademisyenlere karşı Hitlerci bir kampanya açıyor. Abdülkadir Selvi’nin yazısının başlığı ise “Sur’la Sultanahmet aynı planın parçası.”

Nasıl bir “plan” bu? Şöyle yazmış: 

“Hedef, Türkiye’yi Suriyelileştirmek.

“Birileri sıranın Türkiye’ye gelmesini istiyor. Küresel bir terör saldırısı ile karşı karşıyayız.”

Türkiye’ye bu “küresel saldırıyı” yönelten “birileri” kim ola ki?

Selvi, karnından konuşsa da, yazısındaki adres çok açık, o “Irak’ı halledenleri, Suriye’yi halledenleri” suçluyor. Şöyle yazmış:  “Irak’ı hallettiler. Suriye’yi de hallettiler. Sıranın Türkiye’ye gelmesi için çalışıyorlar.”

Bizimki Amerika Birleşik Devletleri’nden (ABD) söz ediyor. Nitekim daha sonra şu notu düşüyor: 

“DEAŞ’ı buradan söküp, Arapları ve Türkmenleri yerleştirip, sınırlarımızın ötesinde fili bir tampon bölge oluşturmak istiyoruz. 

ABD müttefikimiz ya, buna yanaşmıyor.”

Şimdi soralım: Bu görüşler Türkiye Cumhuriyeti’nin görüşleri mi? Biz öyle olduğunu düşünüyoruz ve tekrar soruyoruz: Madem ülkenizi Suriye haline getirmek istiyor, ne demeye İncirlik üssünü Amerika’ya verdiniz? ABD’yi mi, halkı mı kandırıyorsunuz?

Bu bir. 

İkincisi de şu: Selvi şöyle yazmış: “Bir yandan DEAŞ’la diğer taraftan PKK ile mücadele ediyoruz.”

Etme. 

DAİŞ’le mücadele et, PKK ile masaya otur. 

PKK ile masaya oturmanın önünde engel yok. Oturursun. Çünkü daha önce kaç defa oturdun. 

Şimdi konuşun bakalım: DAİŞ’le masaya oturabilir misiniz? Anlaşabilir misiniz? DAİŞ’in “Irak’dan Şam’a uzanan İslam devleti” talebini müzakere edebilir misiniz? Onun kelle kesen terörist yöntemlerini “ateşkesle” durdurabilir misiniz?

Ama PKK’nin “demokratik özerklik” talebini müzakere edebilirsiniz. Ettiniz zaten. Onun “gerilla savaşı“ yöntemlerini “ateşkesle” durdurabilirsiniz. Durdurdunuz zaten. 

Siz DAİŞ’i “çöktüren” gücü Türkiye’de “çöktürmeye” kalkışarak DAİŞ’e yardım ediyorsunuz. MİT TIR’larını geçiyorum. Can Dündar’ın kulağı çınlasın.

Bir de şu “Cerablus’u alıp, oraya Arapları ve Türkmenleri yerleştirerek” DAİŞ’çilerin Türkiye’ye sızmasını “önleme” yutturmacasına gelelim. Nasıl olacak bu iş? De ki böyle yaptın. Cerablus’un güneyindeki DAİŞ’çinin o “tampon” bölgeye girişini nasıl “önleyeceksin”. Sen kendi sınırındaki teröristin sızmasını önleyemiyorsun, “tampona” sızmayı mı önleyeceksin? Senin o “tamponuna” şimdi çıkartsan, hemen o anda DAİŞ yeniden yerleşir. Nereden mi biliyorum? Şundan: Senin ÖSO’nun içine yerleşti ve ÖSO’yu DAİŞ’leştirdi de oradan biliyorum.

Ve bu yutturmacanın yutturmaca oluşu öyle sırıtıyor ki, bakın Selvi ne demiş: 

“Suriye sınırından yeni girdiği tespit edilen canlı bombanın bir süredir takip edildiği söyleniyor. Suriye uyruklu Nabil Fadli olduğu söyleniyor. 

Peki takip edilen canlı bomba bu eylemi nasıl gerçekleştirdi?”

İlk bakışta AKP iktidarını perişan edecek olan böyle bir ifşaat neden yapılır? Batı’ya diyorlar ki, bizim elimizde iki silah var: Birincisi “mülteciler”. Açarız sınırı bitersiniz. İkincisi “canlı bombalar”. Hepsini biliyoruz, takip ediyoruz, önlemediğimiz zaman patlar. Patladı işte. Münih’tekini nasıl bildirdiysek, icabında bildirmeyiz…

Selvi “vatan haini” midir ki, “canlı bomba bilindiği halde önlenmedi” desin. O “vatanı“ için bir “mesaj” veriyor. 

İşte Akademisyenlere ve Kürdistan Özgürlük Hareketine karşı yürütülen kampanyanın iç yüzü böyle...