Kırlarda topladıkları renk renk çiçekleri taşırlardı ona. Sonra gözleri okyanusun sonsuzluğuna kayardı. Kulaklarında kıyıya vuran dalgaların arasında “Her bir adım fosfordan bir akıntıydı. Yıldızla yazdık biz dünyayı” dizesi yankılanırdı.

Şairin ölümünden 42 yıl sonra, geçtiğimiz Nisan ayında orkestra eşliğinde kalabalık bir heyet İsala Negra sırtlarından Okyanusa doğru iniyordu. Savcı Carroza, Neruda’nın ailesinden iki kişi, Şili Komünist Partisi Avukatı, Uluslararası Kızılhaç Örgütünden bir gözlemci ve 12 uzman mezarın başına kadar gelip saygıya durdular. Orkestra acı acı çaldı. Soruşturmayı yürüten Savcı Carroza’nın talimatıyla kazı işlemlerine başlandı. 

İşte bu Nisan gününde şairden geri kalanları, İsala Negra’dan 120 km. uzakta başkent Santiago’daki bir labaratuara taşıdılar. Adli Tıp direktörünün konuyla ilgili yaptığı açıklamada, usta şairin ölüm nedeniyle ilgili çeşitli analizler yapılacaktı.

Geçtiğimiz günlerde, El Pais gazetesinin ulaştığı bir belgeye göre, Şili Hükümeti ilk defa Pablo Neruda’nın katledilmiş olabileceğini resmen tanıyordu. İçişleri bakanlığından soruşturmayı yürüten savcıya gönderilen belgede, yüksek ihtimalle şairin katledilmiş olabileceğini yazıyordu.

Neruda, Gabriela Mistral ve Miguel Asturias’tan sonra Latin Amerika’da Nobel edebiyat ödülünü alan üçüncü yazardı. 21 Ekim 1971’de bu ödüle layık görüldüğünde, Fransa’da konsolosluk görevini yürütüyordu. Başkan Allende tarafından bu göreve atanmıştı. Daha sonra Şili’ye döndü Neruda. Santiago Stadı‘nda büyük bir kalabalık tarafından karşılandı. İnanılmaz bir coşku vardı. Halk şairin ödülünü kutluyordu.

Çok geçmeden özgürlüğü vaad eden okyanus boyu uzanmış bu ülkenin üzerini, kara bulutlar kapladı. Pablo Neruda’nın ödülü kazanmasının üzerinden iki yıl geçmişti. Bir Eylül gecesinde Augusto Pinochet sosyalist başkan Salvador Allende’yi devirerek darbe yaptı. Koca bir halk diktatöre esir düşüyordu. Sonrası tam bir cehennemdi. Binlerce insan gözaltında vahşi işkencelere maruz kaldı. Kaç kişinin can verdiği, kaçının kaybolduğu hala tam olarak bilinmiyor. Binlercesi ülkeyi terk etti.

Diktatör Pinochet özgürlüğe düşmandı, şairleri ve şiiri de sevmedi. O halde Neruda onun baş düşmanı olmalıydı. Darbenin yapıldığı günden beri ajanları usta şairin peşindeydi.

Pablo Neruda darbeden 12 gün sonra, 23 Eylül 1973 tarihinde, 69 yaşında başkent Santiago’nun Santa Maria kliniğinde hayata veda etti. Cuntacılar tarafından hazırlanan ölüm raporu, şairin prostat kanserinden öldüğünü belirtiyordu. Fakat hiç kimse ‘ölüm belgesinde’ yazılan bu masum kelimelere inanmadı. İlk günden beri şairin diktatör Pinochet tarafından katledildiği yönünde söylentiler yayıldı.

Olayın pek fazla tanığı yoktu. Sadece yanında şöförü Manuel Araya vardı. Şöföre göre usta şair Meksika’ya geçmek için hazırlık yapıyordu. Fakat Pinochet’nin ajanları peşini bir türlü bırakmıyordu. Tedaviden çok aslında yakalanmamak için hastaneye sığınmıştı Neruda. Ölümünden önceki akşam esrarengiz bir ‘doktor’ odasına konuk oluyordu.

Şairin başına ne geldiyse o akşam geldi. ‘Doktorun’ yaptığı iğnenin ertesi gününde Pablo Neruda hayatını kaybetti. Cenazesi diktatörün polisleri tarafından arama bahanesiyle kırılıp dökülen evine götürüldü. Bütün baskılara rağmen halk şairin evinin önünde toplanmaya başladı. Santiago merkez mezarlığına kadar cenazenin arkasında yürüdüler. Bu aynı zamanda Pinochet diktatörlüğünün hüküm sürdüğü ülkede yapılan ilk yürüyüştü. 

Yıllar sonra cuntacı rejim sona erdiğinde, cesedi şairin vasiyeti üzerine sevenleri tarafından Santiago merkez mezarlığından alınıp Pasifik Okyanusun dalgalarının vurduğu Casa de İsla Negra’ya götürüldü. Doğduğu toprakları vasiyet etmişti şair. Okyanusun dalgalarına şiir okuyacaktı.


MEHMET AKAR