Babanzâde'nin sürgün yolundan Şêx Seîd'in Dağkapı'sına, Seyid Rıza'nın Buğday Meydanı'ndan İmralı'nın hücresine uzanan çizgi, bugün Meclis kürsüsünde ve yasa maddelerinde düğümleniyor

  • Başkan Öcalan'ın "Kürt sorununu idam sehpasından masaya taşıdık" cümlesi, retorik bir cümle değildir; bir bilançodur. Kürtler açısından anlamını açık yazmak gerekir.
  • İki yüzyıl boyunca her seferinde yenilerek, sürülerek, asılarak tarihten çekilen bir halk, ilk kez yenilmeden, kendi iradesiyle ve muhatap olarak masaya oturdu.
  • Geleneksel isyanların onurunu devralıp döngülerini kıran; Kürt varlığını savunma aşamasından demokratik toplumu kurma aşamasına geçiren kişidir Başkan Öcalan.
  • Bir yüzyıl boyunca Kürtler hakkında çıkarılan yasalar, tehcirin, iskânın, yasağın hukukuydu. İlk kez bir yasa çatışmayı değil, çözümü; tasfiyeyi değil, bir aradalığı esas alarak yazıldı.

DERYA ARSLAN

Amed/Dağkapı'da 29 Haziran 1925 sabahı, 47 kişilik bir sehpa kuruldu. Şêx Seîd, Şark İstiklal Mahkemesi'nin kararıyla asılırken geride bıraktığı son sözlerde, "Benim bu değersiz dallarda (darağacı) asılmama pervam (korkum) yoktur" diyordu.

12 yıl sonra, 15 Kasım 1937 gecesi Elâzığ Buğday Meydanı'nda Seyid Rıza, o gece orada görevli genç bir devlet memuru olan İhsan Sabri Çağlayangil'in yıllar sonra anılarında aktaracağı şu sözleri “Hileyle, yalanla baş edemediğini, bunun kendisine dert olduğunu; ama diz çökmediğini, bunun da onlara dert olacağını…” söyledi, sonra iskemleyi kendi ayağıyla itti.

İki sahne, 12 yıl arayla aynı cümleyi kurar. İsyan, tenkil, darağacı… Önder Abdullah Öcalan'ın son dönem mesajlarında ısrarla çizdiği tarihsel çerçevenin çıkış noktası da bu cümle ve bu cümlenin nihayet bozulmakta olduğudur.

Başkan Öcalan'ın bu tarihteki ısrarı

Başkan Öcalan, hikâyeyi 1925'ten değil, 1806'dan; Şêx Seîd'den değil, Babanzâde Abdurrahman Paşa'dan başlatıyor. Bu tercih, rastgele sayılamaz. Baban Mirliği, Silêmanî (Süleymaniye) merkezli, Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü Kürt özerk yapılarından biriydi; şehri zaten Babanlar kurmuştu. 1806'da Bağdat Valisi'nin mirliğin iç dengelerine el atmasıyla patlayan isyan, merkezileşen imparatorluk ile Kürt özerklik gelenekleri arasındaki iki yüzyıllık hesaplaşmanın ilk perdesini açtı. Başkan Öcalan'ın bu tarihteki ısrarı şuradandır: Modern Kürt meselesi, Kürtlerin devlete başkaldırısıyla değil, devletin Kürt özerkliğini tasfiyesiyle doğdu. İsyan, sebep değil, sonuçtu.

Acı biçimde doğrulanan Xanî'nin teşhisi

Sonrası bilinen zincirdir. 1847'de Botan Mîri Bedirxan Beg yenildi, Girit'e sürüldü. 1880'de Şêx Ubeydullah tarihte ilk kez açıkça Kürdistan adına siyasal talep yükseltti; Hicaz sürgününde vefat etti. Koçgirî 1921'de, Şêx Seîd 1925'te, Agirî 1930'da, Dêrsim 1938'de bastırıldı. Her tasfiye, bir isyan; her isyan, bir tenkil; her tenkil, bir sürgün ya da sehpa üretti. Ehmedê Xanî'nin 1695'te Mem û Zîn'de koyduğu teşhis; “ger dê hebûya me îttîfaqek”, yani bir birliğimiz olsaydı sözleri, iki yüzyıl boyunca acı biçimde doğrulandı. Yenilgilerin hafızası arşivlere değil, dengbêjlere emanet edildi; kilamlar bir ağıt külliyatına dönüştü. Siyaset sahnesinde ise Kürtlere hep aynı yer gösterildi: “Sanık sandalyesi”…

Döngünün öbür yarısı iç sınırlarda saklıdır

Devlet şiddeti, bu döngünün yarısını anlatır ama öbür yarısı isyanların kendi iç sınırlarında saklıdır. Başkan Öcalan'ın tarih okumasında önderlik mîrlerde, şêxlerde, seyidlerde, yani geleneksel otoritede kaldıkça; taban dar, program belirsiz, umut hep dışarıda kaldı. Sevr'de çizilip Lozan'da silinen haritalara bel bağlandı; Xoybun'dan Mahabad'a, büyük güçlerin masasında Kürtlere biçilen rol, nesnelliği aşamadı. Başkan Öcalan'ın "ilkel milliyetçilik" dediği bu damar, devleti taklit ederek devlet olmayı denedi; sonuçta ne devlet kazanıldı ne de toplum korunabildi. Aşiret ve hanedan çizgileri boyunca bölünen her hareketin faturasını Zîlan'da, Dêrsim'de, sürgün yollarında halk ödedi. Devlet hedefli milliyetçilik, Kürtlere devlet değil, daha yüksek sehpalar getirdi; üstelik halkı kendi içinde parçalara, ailelere, dış hamilere bölerek Xanî'nin 400 yıllık teşhisini derinleştirdi.

Milliyetçiliğin örttüğü kurucu gerçek

Gözden kaçmaması gereken bir durum, karşı kutupta Türk milliyetçiliği aynı yüzyılda kendi duvarını ördü. Oysa kuruluşun kurucu metinleri başka bir imkâna işaret ediyordu. Amasya'da Kürtlerin hukuku tanınmış; Erzurum ve Sivas'ta ortak vatan savunusu iki halkın ittifakına yaslanmış; 1921 Anayasası yerel özerkliği yazılı güvenceye bağlamıştı. 1924'ten sonra bu kapı kapatıldı. Şark Islahat Planı, Takrir-i Sükûn, 1934 İskân Kanunu, 1935 Tunceli Kanunu... Yasa, bir yüzyıl boyunca Kürtler hakkında hep tenkilin diliyle yazıldı. İnkâr, taklidi besledi; taklit, inkârı meşrulaştırdı; iki milliyetçilik birbirinin gerekçesi olarak çatışmayı yeniden üretti. "Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz" sözü tam bu kıskaca karşı söylenmiştir. Yani Malazgirt'ten 21. yüzyılın ilk yıllarına uzanan ortak yaşamı, iki milliyetçiliğin de üstünü örttüğü kurucu gerçek olarak yeniden görünür kılmak.

PKK'nin çıkışı, bu tarihte birinci kopuştur. Önderlik, ilk kez mîrlerden, şêxlerden çıkıp yoksul halk çocuklarına geçti; direniş aşiret ölçeğinden toplumsal ölçeğe taşındı; "Kürt yoktur" resmi tezi sahada çöktü. Silahla kurulacak bir devleti hedefleyen klasik ulusal kurtuluş şeması ise hem bölgesel gerçekliğin hem de bizzat Başkan Öcalan'ın kendi iç eleştirisinin duvarına dayandı.

Masanın kurulabildiğini göstermek bile

İkinci kopuş, İmralı'da yaşandı. Tarihin cilvesine bakın; Başkan Öcalan'a idam cezası 29 Haziran 1999'da verildi, Şêx Seîd'in Dağkapı'da idam edilişinin 74. yıl dönümünde, hem de günü gününe. Devlet, iki yüzyıllık cümleyi bir kez daha kurmaya hazırlanıyordu. Kuramadı. 2002'de idam kalktı ve sehpanın gölgesinden bir paradigma çıktı. Bu paradigma, ulusu devletten ayıran, çözümü devlet kurmakta değil, toplumu demokratikleştirmekte arayan demokratik ulus ve demokratik cumhuriyet perspektifiydi. 2013'teki Amed Newrozu'nda okunan mektup, silahlı direniş döneminden demokratik siyaset dönemine kapıyı araladı; Dolmabahçe'de masa kuruldu, devrildi. Masanın kurulabildiğini göstermek bile o gün için kazanımdı; kalıcılaşamaması ise sürecin kurumsal omurgadan yoksunluğunun dersi oldu.

Retorik cümle değil, bir bilançodur

27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, bu dersin üstüne geldi. PKK, Mayıs 2025'teki kongresinde fesih ve silah bırakma kararını açıkladı; 11 Temmuz 2025'te ilk grup silahlarını Silêmanî yakınlarında ateşe verdi. Tarih, parantezi açtığı yerde kapadı. Babanların kurduğu şehrin ufkunda başlayan 200 yıllık silahlı döngü, aynı coğrafyada yakılan silahlarla sona erdi. Başkan Öcalan'ın "Kürt sorununu idam sehpasından masaya taşıdık" cümlesi, bu yüzden retorik bir cümle değildir; bir bilançodur, muazzam bir ağırlığa sahiptir.

Kürtler açısından bu bilançonun anlamını açık yazmak gerekir. İki yüzyıl boyunca her seferinde yenilerek, sürülerek, asılarak tarihten çekilen bir halk, ilk kez yenilmeden, kendi iradesiyle ve muhatap olarak masaya oturdu. Babanzâde sürgünle, Şêx Seîd ve Seyid Rıza sehpayla anılıyor; bu kuşağın adı ise müzakereyle, yasayla, kuruculukla anılacak. Başkan Öcalan'ın önderliği tam burada durur. Geleneksel isyanların onurunu devralıp döngülerini kıran; Kürt varlığını savunma aşamasından (kendi kavramlarıyla negatif aşamadan) demokratik toplumu kurma aşamasına, pozitif inşaya geçiren kişi. Silahın anlamsızlaştığını söylemek, teslimiyet ilanı değil, aşama tespitidir. Gelinen noktada; varlığı artık silah değil, siyaset, hukuk ve toplumsal örgütlülük koruyacaktır.

Kapatılan imkânın yüzyıl sonra iadesi

Masa, geçen yıl Meclis'te kurulan Komisyon'la ilk kez yasama zeminine bağlandı; Ağustos başında kabul edilen 'çerçeve yasa'yla da ilk meyvesini verdi. Yasanın eksikleri sayılabilir ve sayılmalıdır da. Kapsamı, güvence mekanizmaları, entegrasyonun takvimi gibi eksik dallara sahip ama tarihsel işlevi başka bir düzlemde duruyor. Bir yüzyıl boyunca Kürtler hakkında çıkarılan yasalar, tehcirin, iskânın, yasağın hukukuydu. İlk kez bir yasa çatışmayı değil, çözümü; tasfiyeyi değil, bir aradalığı esas alarak yazıldı. 'Kök yasa' adı üstünde köktür. Gövdeyi, dalı, meyveyi vermez ama toprağın altını değiştirir. Gövde, ana dil hakları, yerel demokrasi, siyasal katılımın genişletilmesi, geçiş dönemi hukuku, infaz düzenlemeleri olarak önümüzdeki dönemin demokratikleşme yasalarının işidir. Başkan Öcalan'ın bu eşiği Cumhuriyet'in kuruluşuyla kıyaslaması dikkatle ele alınmalı, çünkü söz konusu olan, yurttaşlığın din, dil, milliyet dayatması olmadan özgür yurttaşlık temelinde yeniden sözleşmeye bağlanması; 1921'de açılıp 1924'te kapatılan imkânın yüzyıl sonra iadesidir.

Denklemi içeriden kurmak mümkündür

Aynı akıl, bölge ölçeğinde de işler. İran ile ABD ve İsrail savaşının artçı sarsıntıları, Suriye'nin parçalanmışlığı ve harita mühendisliğine dönmüş emperyal iştah ortasında Türk-Kürt barışı, iki halkı birbirine kırdırma denkleminin bozulması demektir. Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmadığı gibi, bu iki halkın husumetinden beslenen bir Ortadoğu düzeninin bölge halklarına vaat edebileceği bir gelecek de yoktur. Yüzyıl önce haritayı başkaları çizmişti; bu kez denklemi içeriden kurmak mümkündür.

Birlikte düşünmeye, birlikte hareket etmeye ve totalde var olmanın siyasal anlamına dair tarih, nihayet bir cevap taslağı yazıyor. Çok iyi biliyoruz ki, cevabın kalıcılaşması yasa metinleriyle bitmez; toplumsal kabul, siyasal irade ve karşılıklı sorumluluk ister. Barış, bir imza değil, bir inşadır ve inşanın en ağır yükü bundan sonra omuzlanacak. Deyim yerindeyse zor dönem bitti, daha çetin bir dönem bizi bekliyor fakat bu dönem bizim dönemimizdir.

Darağacından dönen bir tarihtir

Yine de eşiğin adını doğru koymak gerekir. Unutmayalım ki; sehpa da masa da aynı ağaçtan yapılır. İki yüzyıl boyunca bu topraklarda ağaç hep sehpaya koşuldu. Şimdi ilk kez masaya, masanın üstündeki yasaya dönüşüyor. Babanzâde'nin sürgün yolundan Şêx Seîd'in Dağkapı'sına, Seyid Rıza'nın Buğday Meydanı'ndan İmralı'nın hücresine uzanan çizgi, bugün Meclis kürsüsünde ve yasa maddelerinde düğümleniyor. Bu, darağacından dönen bir tarihtir. Dönüşün tamamlanması, artık ip örenlerin değil, masa kuranların hünerine bakıyor.
Bu hünerin sahibine de kendimize de inanıyor ve güveniyoruz.