Böyle bir sorunun yanıtı elbette daha çok spekülasyon yüklü olacak.  Ama ilk elden bazı sabitlerimiz var. Birincisi, ABD’yi darbenin düzenleyicisi ve aynı zamanda Fetullah Gülen’in ev sahibi olarak gören iktidarla, ABD’nin ilişkilerinde şu anda hakim olan gerginlik durumu.

Bir diğeri ise Avrupa Birliği ile giderek açılan ara. Bu durumda, idam tartışmaları, göçmen akını tehdidi, Almanya’da artan saldırılar, Avrupa’da Erdoğan rejimini destekleme doğrultusunda yapılan gösteriler ve Fetullah Gülen organizasyonunun Avrupa’daki pozisyonu belirleyici önemde başlıklar. Erdoğan rejiminin bu durumu görüntüde de olsa çok da sorun yaptığı söylenemez.

Bir başka cephede ise İran ve Rusya ile karşılıklı olarak geliştirilmeye çalışılan yakınlaşma zeminleri.

Türkiye’deki darbe girişimi son 5-6 yıldır dünya siyasetine hakim olan stabil olmayan halin üzerine yeni bir düğüm olarak eklendi. Suriye ve Irak’taki çatışmalı durumu da hesaba katarak, bölgede hegemonik olmaya çalışan tüm güçlerin bu süreci kendi lehlerine kullanabilmek için yeni hamleleri gündeme aldığını görmek mümkün. Yani Türkiye’nin egemenlerinin tek taraflı tasarrufunun ötesinde, hemen hemen herkesin aktif olarak yer alacağı, yine kolay kolay dengenin kurulamayacağı, çatışmalı bir gelecek şimdiden öngörülebilir.


Avrasyacılık 

sadece bir şantaj aracı mı?

ABD ve AB ile Türkiye’nin gerilen ilişkilerinde Avrasya Ekonomik Birliği (AEB), Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) gibi alternatiflerin pozisyonu şimdilik Batı’ya şantaj yapma işlevinin ötesine geçmez. Bu durumun temel belirleyenleri, Osmanlı’nın son dönemi dahil herşeyin batılılaşma üzerine kurulması ve ekonomik bağımlılık. Bu şantaj siyasetinden Erdoğan rejiminin beklentisi ise şu an yeniden organize etmeye çalıştığı neoliberal diktatörlüğe ses çıkarılmaması, onay alabilmektir. Ancak bu beklentisine bir karşılık bulamadığı zaman doğuya dönük alternatifleri ciddi olarak gündeme alabilir.

Burada Kürtlerin (özellikle Suriye’deki pozisyonu) siyasal varlığı anahtar önemde. Erdoğan rejiminin şantaj siyasetinin bir kefesinde de ABD’nin Kürtlere destek olmaması, bir statü elde edememeleri temennisi var. Pekala ABD’yi “ya biz, ya onlar” açmazına alabilirler. Bunun yanıtının ne olacağını zaman gösterecek. Fakat ABD’nin bu tür olasılıkları şimdiden görerek Güney Kürdistan ve Rojava üzerinden yeni arayışlara giriştiğini söylemek mümkün. KDP ile yapılan son anlaşma bunun örneği. Anlaşma kapsamında ABD tarafından Güney’de beş yeni üs inşaa edileceği dile getiriliyor. Ayrıca Irak ve Güney Kürdistan’a yapılan İngilizlerin de dahil olduğu yeni asker takviyeleriyle Batı’nın yeniden bu bölgeye açıktan askeri olarak geri döndüğünü söylemek mümkün.

Türkiye’nin Suriye siyasetinde bir değişiklik olur mu? Bu konuda temelde olmasa da şimdiden bazı farklılaşmalar var. Bölgedeki çeteler son günlerde yeterince yardım gelmediği yakınmasında bulunuyor. Bu durum kalıcı olacak mı henüz bilmiyoruz. Fakat Rusya’nın Türkiye ile uzlaşmak için Suriye siyasetini değiştirmesini istediğini biliyoruz.


Rusya atakta

Rusya Türkiye’deki durumun ötesinde, Ortadoğu’da gelişmelere daha fazla dahil olmanın yollarını arıyor. Bu durum Pazartesi günü Putin’nin Moritanya’da toplanan Arap Birliği zirvesine gönderdiği mesajda daha da belirginleşti. Putin mesajında Arap ülkelerine terörle mücadelede işbirliği öneriyor. Ayrıca Rusya’nın başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletine destek verdiği ifade ediliyor.

Yine net olan bir şey daha Rusya kaynaklı, Türkiye’deki darbe girişimi için ABD’yi suçlayan haber yoğunluğu. Bu durum 9 Ağustos’ta  Erdoğan’ın Rusya’ya gideceği haberleriyle birlikte düşünüldüğünde Rusya yönetiminin Türkiye ile olan yakınlaşma oyununu (Erdoğan istemese dahi) sonuna kadar zorlayacağını gösteriyor.

Asıl tehlike ise Türkiye’nin Avrasyacı bir yönelime girmesi halinde başkalarının teşvikine açık olan kırılgan fay hatları. Bu durum iç savaşın tetikleyicisi olacaktır. Bölgenin geleceği açısından en büyük risk ise statükonun devamı çerçevesinde Türkiye-ABD-Rusya ve İran arasında varılacak bir uzlaşma olur.

Yukarıda yazdıklarım elbette önemli ölçüde “senaryo”. Bu varsayımı bol halin ana nedeni tarafları, sabit olmayan postmodern yeniden paylaşım savaşının ortasında olmamız. Örneğin İran ŞİÖ’ye üye olmakta acele etmiyor aynı zamanda Batı ve Türkiye ile uyumlu bir zeminde yükselişini sürdürmeye çalışıyor. Şimdilik bloklaşmış gibi görünen güçlerin karşılıklı askeri varlıklarının büyüklüğü doğrudan çatışmanın önünde engel. Bunun yerine başka politik aktörlerin ve yöntemlerin tercih edilmesi olası. Örneğin ŞİÖ üyesi olma yolundaki ülkelerden Pakistan’da askeri darbe olasılığının konuşulmaya başlanması ya da Hindistan-Keşmir meselesinin Hizbul Mücahiddin tarafından ısıtılması belki de satranç tahtasındaki yeni hamleler olabilir. 

İçinde bulunduğumuz süreçte hiç bir gücün pozisyonu sabit değil, olasılık ve değişimlere açık. Sıraladığımız olasılıkların geleceği elbette aktörlerin tercihleri ve bu seçenekleri hayata geçirmek için gösterecekleri askeri politik gayrete doğrudan bağlı. Ama hayat elbette devletler ve onun temsil ettiği egemen sınıfların eylemlerinden ibaret değil. Ezilenler de pekala kendi isyanlarını geliştirerek dünyayı değiştirebilir.



AYKAN SEVER