Ağrı’da, yedek subay olarak askerlik yaparken, 12 Mart Generalleri darbe yapıp rejimin efendisi oldular.

Şehirdeki tek kitap dükkanı, Cumartesi günleri, başlıca uğrak yerimdi. Kitaplar arasında dolaşırken, aşina yüzler, dostluklar da edinmiştim. Darbeden sonraki Cumartesi günü, bunlardan Süleyman Kutlay’a, “olanlara ne diyorsunuz?” diye sormuştum.

Aldığım cevap kısa, ancak, Kürtlere biçilen kaderin unutulmaz bir portresiydi. Kürt bilge, Kürtçe düşünüp Türkçesini söylemişti:

“Onlar, orada iktidar için tepişiyorlar, ama burada, biz ayak altında gidiyoruz!..”

Bütün Türk darbeleri böylediler. Sultanı devirenler, öncelikli olarak Kürdistan’a dadandılar. İdam sehpalarını Kürdistan’a kadar uzattılar. “Devrim” adını verdikleri yasak ve dayatmalar sürecinde jandarma dayağı, işkence ile yürüdüler.

27 Mayıs’ta, Kürdistan hala 1920-1940’dan kalma yaralarını tedavi ediyor, yangın yerlerini yeniden inşa ediyordu. İktidar kavgasının uzaktan seyircisi bile değillerdi.

Ama, tepinmede kurban seçildiler. Onlar için, Sivas’ta özel toplama kampı kurdular. Irkçı histeriyle, “kal û beladan” kalma köy isimlerini de yasakladılar.

Ta başından beri seçilerek, atanarak ya da Mafyoz biçimde tabanca çekip el koyarak iktidar olanların tümü için, Kürtlere zulüm “vatanseverliklerini ispatlama” gösterisi idi. En haşin ve vahşi, adeta vatanseverlik yarışının birincisi olmuş oluyordu.

12 Mart’ta, Kürtler bir kere daha ayak altı oldular. Haydut Generaller, rakiplerini aşağılayıp yerde çiğneyerek onurdan arındırmış, aydınları işkenceden geçirerek sakatlamış, üç üniversite öğrencisini ipe çekmiş, bütün bunlarla rejimi korkunun şanı, şerefiyle taçlandırmış, sonra,“sulh ile sükun” ermiş ülkenin yerde süründürülenleri ve burnu sürtülenlerleri, bir olup “bölücülük var” avazeleri peşinden, Kürdistan seferine çıkmışlardı.

Her darbenin şerefi buydu: Kürdistan’da katillik…

12 Eylül’ün katilleri, esir aldıkları Kürtlerin sırtına bindiler. Mesela, HDP’den Milletvekili seçilen, ama “Türkün Türkle kanlı iktidar” kavgasında Erdoğan’a destek veren Altan Tan’ın babası, hapishanede “kendi b…u yedirilerek” öldürüldü.

Kürtlere zalimlik ile en birinci Türk seçilme yarışı, 15 Temmuz darbe atağında da tekrarlandı. Erdoğan, “Türk ordularının baş komutanı” olarak övünmekten pek hoşlanıyor, “ben Başkomutan olarak” dedikçe, “bütün bu azametli ben miyim” diye kabarıyor, zevkten kendinden geçiyordu. Ama onun da alım ile çalımı nihayet bir yere kadardı. O yer geldiğinde, bir anda ordusuz kalmış başkomutandı. İsyan etmiş, peşine düşmüş ordusundan canını kurtarmak için, uçağı ile havada tur atıyor, sığınacak yer arıyor, kurtulunca, Kürtlerin deyimi ile büsbütün “kendini şaşırıyor” sabahın seherinde cami minaresine çıkıp ezan okuyordu.

Bu da yer yüzünde bir ilkti. Savaşlara girmiş çıkmış peygamber, zaferler kazanmış Halifeler, gelmiş-geçmiş Sultanlardan hiç biri bunu yapmadı. Çağımızın terör Baronları IŞİD, El Nusra ve El Kaide şefleri de bunu yapmadı.

Ne yapmak, ne demek istediği bilinmez ama, Erdoğan, bildiğim kadarıyla yer yüzünde, minareye çıkan ilk Cumhurbaşkanıydı. “Sağı, solu bilinmez adam”ın halleri işte…

Her neyse, bir köprüyü tank sürme ile başlayan, 15 Temmuz girişimi, acemilikte, dünya darbeler tarihinde bir ilkti. “Ben başkomutan” diye şişinen adamın vekili General Hulusi Akar, kendi ordusuna esirdi. Elleri, kolları bağlanmış, gırtlağı sıkılmış, aşağılanarak başına vurulmuş, onuru çiğnenmiş bir asker olarak intihar edeceğine, ertesi gün, yediğin dayağının izi yara-bereleri, şeref madalyası gibi göstererek, kendini acındırıyor, makamın forsunu da omuzlarında taşıyarak ortaya çıkıyor, boynu bükük mağdur rolü oynuyordu.

Büyük hayasızlık ama, Türk tipi demokrasi döngüsü böyleydi. Efendisine baş ile topuk selamı çakarak bağlılık bildiren asker, bir dakika sonra ona tabanca doğrultup “itaat ve biat et ey gafil” diye bağırıyor, esir ve ayağının altına alıp çiğniyordu. Sonra, günü geliyor, diz çöken, yer öptürülen kişi ölünce (Bayar’ın ölüsü gibi) yeniden kutsanıyor, kimileri yeniden egemen olup (Demirel, Erbakan, Ecevit) selamlanıyor, ölüleri bayrağa sarılıyor, Türk halkı topluca göz yaşı döküyordu.

Onur, utanma, haya gibi kavramları geçelim, askeri darbeye karşı, polis ordusu ile atağa geçip karşı darbeyi gerçekleştiren AKP, vaziyete el koymuş, anayasa ve yasaları ortadan kaldırmış, parlamentoyu işsiz bırakmış, “iyi sıhatte olsunların” emirleriyle işleyen, olağanüstü hal ilan etmiştir. AKP’li kalabalıklar, düşman avından arta kalan zamanlarında, Türk halkını temsilen meydanlarda, hiç doğmamış “demokrasiyi yaşatma nöbetinde”dir.

Gülmeyin Türk tipi demokrasi budur. O hal, bu hal…

Kürdistan o hal, bu hallere, barbarlığın tekmil damar hallerine alışıktır. Onlar, hiç bir gün meymenet, medeniyet, adap, usturup yüzü görmediler. İlk gün olduğu gibi, asker-polis rejimin terörü kıyısında hayata tutunarak geldiler.

O nedenle AKP’nin tehdidi, “o hal” hallerine gülümseyerek bakıyorlar. Oralı bile görünmeden ve sapa giderek…

Çünkü, karşı darbe çöreklenmeden önce, hayatın emirle dönendiği yaşama tarzı zaten yürürlükteydi. Yeni hal, resmen ilanıdır.

Resmen ilan edilmemiş “OHAL”den önce, bırakın o hali, bu hal, hatta sıkı (yönetimi) hallerini, savaşlarda bile olmayan vicdansızlıklar yaşatıldı Kürtlere…

Şehirleri enkaz yığını, yıkımını bitiremedikleri yerlerin insanları, aylardan beri ev hapsinde. Yani insanlık yok, bunların esir aldığı vicdan, merhamet ölü…

Onun için, resmen ilan edilmiş “olağanüstü hal rejimi” bu hayatı, yüz yıldır yaşayanlara vız gelir…

“Xem nekên“, bu da geçer…