“Çağın en karmaşık yerinde durduk

biri bizi yazsın, kendimiz değilse

kim yazacak”

Gülten Akın (1)


* Karanlık

Resmiyette Osmanlı paşası, fiiliyatta ise İttihatçı olan Mustafa Kemal ve onun silah arkadaşlarının öncülüğünde halkların desteğiyle 1923’te kurulan Cumhuriyet rejimi, son iki yüz yılı savaş, göç ve yıkımla geçen Anadolu ve Kürdistan halkları için bir umut ışığı olabilirdi; ancak barındırdığı “Türklerden müteşekkil bir Türkiye (küçük Turan)” fikriyatıyla bu kadim coğrafyada adeta “üzerinde güneş doğmayan ülke” olarak tarih sahnesindeki varlığını sürdürmeye çalışıyor. Nitekim Cumhuriyet tarihi boyunca da bu tekçi anlayışın karanlığına karşı direnen halklara, inançlara, emekçilere “ölümlerden ölüm, zulümlerden zulüm beğendirilmiş”, “normal vatandaşa” (2) da her daim “ölüm gösterilip sıtmaya razı olma” durumu dayatılarak “korku cumhuriyeti” yaratılmıştır. 

Cumhuriyet’in kurucu kadroları, “tek millet, tek dil, tek din” anlayışıyla kendi iktidarını halklara rağmen inşa etmeye çalışırken her daim kendi içinde de iktidar kavgalarına, Osmanlı’dan miras aldığı iktidar oyunlarına sahne olur. Askeri ve sivil darbelerin tekçi karanlık zihniyeti, Cumhuriyet tarihinin neredeyse makûs talihi haline gelir. Yapısal sorunları çözemeyen rejim, çözülmeyle; hatta çökmeyle karşı karşıyadır bugün itibariyle. Bu bakımdan, 15 Temmuz darbe mekaniğini Kemalist Cumhuriyet’in tarihine bakmadan anlamlandırmak mümkün değildir. 

Kısaca özetlersek: Kuruluşundan itibaren neredeyse otuz yıl tek parti iktidarı (CHP) tarafından yönetilen Cumhuriyet, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası dış dünyadaki yeni gelişmelerin ve içeride büyüyen muhalefetin de etkisiyle 1950 sonrasında çok partili hayata geçiş yapar. Ancak iktidardaki konumunu ve kontrolünü kaybetmek istemeyen TSK, iç güvenliğin tehdit altında olduğunu ifade ederek kimi zaman bazı yasaların geçmesini engelleyerek ya da bazı yasaları geçirmeye zorlayarak, kimi zaman da hükûmetleri istifa ettirerek ya da doğrudan askerî zor yoluyla (darbe) devirerek sivil yönetime müdahale eder. Bu darbe ve muhtıralar, bazen 12 Eylül 1980 darbesinde olduğu gibi emir-komuta zinciri içerisinde; bazen de 27 Mayıs 1960’ta olduğu gibi emir-komuta zinciri dışında, sadece bir grup subay tarafından gerçekleştirilir. 12 Mart 1971 ve 28 Şubat 1997 tarihli müdahalelerde de hükümetler istifaya zorlanarak TSK tarafından “demokrasiye balans ayarı” verilir. (3)

Cumhuriyet tarihi boyunca “iktidar” olmakla “hükümet” olmak farklı pratikler biçiminde gerçekleşir. Hükümetler, devlet içi iktidar odaklarının merkezinde duran Kemalist ordu-bürokrasisine karşı direnemeyerek teslim olur, sonraki süreçte de zaten ideolojik olarak aynı damardan beslendikleri için varlıklarını sürdürebilmek, iktidar merkezine yakın olmanın “nimetlerinden” yararlanabilmek adına uzlaşmayı seçer, Kemalist-ulusalcı darbeci iktidar odaklarıyla hep hasbihal içerisinde bulunur.

Yukarıda bahsettiğimiz üzere, Cumhuriyet tarihine mercek tutulduğunda görülecektir ki bugün olan biten, sosyal psikolojide “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” olarak nitelendirilen durumun ta kendisidir. Sadece “kehanet”in tam günü ve saati bilinmemektedir. Nitekim mayıs ayı içerisinde Erdoğan’ın müdahalesi ile istifa etmek zorunda kalan, 7 Haziran sonrası gerçekleşen sivil darbenin memurlarından Ahmet Davutoğlu’nun 19 Haziran itibariyle Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk’e dair yaptığı açıklamalar da “kehanet”in gerçekleşeceğine dair emarelerin yakın zamanda tespit edildiğini ve kaygısının Erdoğan ve AKP çevrelerince taşındığını gösterir niteliktedir. (4)

2002 seçimleri sonrası iktidara gelen AKP hükümetlerine karşı türlü darbe senaryoları sıkça gündeme gelir; hatta Balyoz ve Ergenekon senaryoları ile ete kemiğe büründürülür. Ancak, devlet içi iktidar mücadelesinin bir parçası olarak kullanılan bu pasifize etme/tasfiye operasyonları Gülen grubunun aldığı konuma göre biçimlenir. Kemalist ordu ve bürokrasi tarafından alaşağı edilme kaygısı taşıyan AKP, Gülen grubunun yargı ve bürokrasi içerisindeki kadroları yardımıyla Kemalist-ulusalcı yapıları sistem dışına çıkaramasa da pasifize/minimize etmeye çalışır; hatta dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ‘un tutuklanmasına kadar götürülür süreç. (5) Bu “hizmet” karşılıksız bırakılmaz ve HSYK seçimlerinde Gülen grubuna olan “borç” ödenir.

AKP’yi MİT ve 17-25 Aralık operasyonlarıyla kontrol altına alıp iktidar içindeki konumunu pekiştirmek isteyen Gülen Grubu’na karşı Erdoğan ve AKP, daha önce Gülen grubu marifetiyle iktidar paylaşım alanının dışına ittirdiği Kemalist-ulusalcı subay ve bürokratlara “sahip çıkıp” onların desteğini alarak Gülen grubunun hamlelerini boşa düşürmeye çalışır. Adeta bir “soğuk savaş“ dönemi biçiminde geçen bu süreç, 15 Temmuz itibariyle Meclis’in bombalanması ve sivil katliamlarıyla yerini en sıcak haline bırakıp açık savaşa dönüşür. (6) An itibariyle Gülen grubunun tasfiyesi, OHAL koşullarında gerçekleştirilmek istenmektedir.

Gülen Grubu’nun tasfiyesini, Osmanlı tarihindeki Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasına benzetebiliriz. Klasik tarihçiler tarafından her ne kadar “Vaka-yi Hayriyye (1826)” olarak nitelendirilse de bu süreç, aynı zamanda yeniçerilerden yana olan Osmanlı bürokrasisinin de tasfiyesi ile sonuçlanmış, bu durum da İmparatorluğun dağılması sürecini, yaşanan kadro zafiyeti nedeniyle hızlandırmıştır. Yakın zamanda, kamuoyundaki “imam hatiplilere TSK yolu” başlıklı haberlerin ışığında, Yeniçeri Ocağı’nın tasfiyesi sonrasında İslamî referansların ağırlıkta olduğu yeni kurulan orduyu hatırlayalım: Asakir-i Mansure-yi Muhammediye (Muhammed’in Zafer Kazanmış Orduları).

Nihayetinde bugün bir kez daha AKP grubu siyasal alanı “Allah’ın bir lütfu”yla (7) konsolide ediyor. OHAL ilanı da bunun önemli bir enstrümanı olarak kullanılacak. Türkiye sermaye gruplarının da –arada bir TÜSİAD’ın “demokratik kriterler” içerikli açıklamalarını saymazsak- olan biten karşısındaki sessiz tutumu, AKP politikalarının Türkiye burjuvazisi ve Kürdistanî sermayedarlarca onaylandığı biçiminde okunabilir.


* AKP ve Kürt Siyasal Hareketi

Darbe mekaniğinin (8) devreye girdiği bu dönemde Erdoğan ve AKP grubunun Kürt siyasal hareketiyle kurduğu ilişkiye de bakmak gerekir. Ortadoğu ve Türkiye siyasetinin bu önemli iki siyasal aktörü arasındaki ilişkilerde yaklaşım olarak dönemsel farklılıklar söz konusu olsa da bu “özel” ilişkiye ayrıca değinmek gerekir: 

Kemalist-ulusalcı statükoya karşı olma, vesayet rejimi ile mücadele etme ve demokrasinin sınırlarını genişletme, Kürtçe üzerindeki yasakları kaldırma ve reform iddialarıyla dinsel-mezhepsel söylemi de kullanarak Kürdistani halklardan zımni destek gören AKP, 2002 seçimlerinde 12 Eylül darbe rejiminin ürünü olan yüzde 10 barajının nimetlerinden de yararlanarak Meclis’te ciddi bir kazanım elde eder. Ancak PKK tarafından 15 Şubat Komplosu sonrası süreçte ilan edilen ve 1 Haziran 2004 yılına kadar süren tek taraflı ateşkese, görüşme taleplerine karşılık verilmemesine ve seçim döneminde AKP tarafından verilen “iyileştirme” sözlerinin yerine getirilmemesine karşılık ateşkes, PKK tarafından bitirilir. PKK, iki bine yakın gerilla gücüyle Kuzey Kürdistan dağlarına/sahasına döner ve çatışmalı süreç düşük yoğunluklu olarak yeniden başlar. 2009 yılındaki AKP “reformlarına” (9) cevap olarak tekrar, 13 Nisan 2009’da PKK tarafından tek taraflı ateşkes ilan edildiyse de DTP’nin kapatılması ve Tokat/Reşadiye’deki çatışmadan sonra bu süreç de akamete uğrar. 

2012 yılının yaz mevsiminde PYD/YPG güçlerinin Rojava’daki kazanımlarıyla eş zamanlı olarak Kuzey Kürdistan sahasında da dozajı artan çatışmalar olur. Yine bu dönemde PKK gerillalarının yer yer alan tutma biçiminde gerçekleşen büyük çaplı eylemleri, Kuzey Kürdistan’da ciddi anlamda yoğunlaşan yol kontrolleri ile karadan TSK’yi asker sevkiyatı yapamaz duruma getirmesi ve 12 Eylül 2012 tarihinde cezaevlerindeki altı bin PKK tutsağının “Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşulları yaratılsın; Anadilde savunma hakkı tanınsın; Anadilde eğitim hakkı tanınsın” talepleriyle açlık grevlerine başlaması ve bunların sokak eylemleriyle desteklenmesiyle yoğun bir mücadele dönemi yaşanır. Daha sonraki günlerde ölüm oruçlarına evrilen açlık grevleri, İmralı‘daki Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla bitirilir ve 28 Aralık 2012 tarihinde Erdoğan, Öcalan ile İmralı’da görüşüldüğünü kamuoyuna açıklar.

“Çözüm Süreci” olarak adlandırılan bu dönem, bir dizi görüşmenin ardından 21 Mart 2013 Newrozu’nda Amed’de Abdullah Öcalan’ın mektubunun okunmasıyla başka bir noktaya taşınır ve PKK ateşkes ilan edip güçlerini Türkiye sınırının ötesine çekeceğini açıklar. Bu çabalar; yapılan tartışmalar, yürütülen görüşmeler ve Ekim 2014’teki Kobane eylemleri gibi her iki tarafın da süreci bitirme kararı alabileceği gerilimin arttığı önemli eşikler geçilerek 28 Şubat 2015’teki Dolmabahçe Mutabakatı‘yla tepe noktasını görür. Ancak, on beş yıllık siyasal iktidarı süresince siyasal ve toplumsal ilişkilenmelerini “kendi iktidarıyla” sınırlayan Erdoğan ve AKP grubu “Çözüm Süreci”ne de bu noktadan “değer” biçince yaklaşık üç yıldır devam eden çatışmasız süreç önemli bir “darbe” alır. Sonrasında kamuoyuna yansıyan bilgilerden de ifşa olduğu üzere 30 Ekim 2014 tarihindeki Cumhuriyet’in en uzun MGK toplantısında “çökertme” adı verilen PKK’yi imha ve tasfiye etmek amacıyla yeni bir topyekûn özel savaş saldırısı kararı alındığı ortaya çıkar. Çünkü artık bu dönemde AKP iktidarının iç ve dış konjonktüre göre konumlanan ilkesiz/omurgasız/tutarsız siyasetiyle, “her ne pahasına olursa olsun, yeter ki iktidar bende olsun ya da iktidarın bir parçası olayım” anlayışı, artık bunu gerektirmektedir. 

Erdoğan ve ekibi, devlet içi iktidar odaklarıyla giriştikleri kavga, sahada PKK ile girilen çatışmalı sürecin yarattığı zorluklar, Suriye başta olmak üzere bölgedeki “sıcak” gelişmelerin de etkisiyle başlattıkları “Çözüm Süreci”nden kendi iktidarları adına nemalanamayacaklarını fark ederler. Öcalan üzerinden PKK’yi kontrol altına almak, Kürt siyasal hareketini kendine yedeklemek; hatta kendi iktidarının payandası yapmak, Suriye rejimine karşı kullanmak ve PYD’nin Rojava’daki kazanımlarını darbelemek gibi hedeflerinin hiçbirine ulaşamaz. Bilakis Kürt siyasal hareketi, 30 Mart 2014 tarihli yerel seçimlerdeki kazanımlarıyla, 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde Kürt siyasal hareketinin ve Türkiye demokrasi güçlerinin adayı Selahattin Demirtaş’ın yakaladığı ivmeyle ve nihayetinde 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde HDP’nin yükselişiyle Erdoğan ve AKP grubunun başta “başkanlık” olmak üzere tüm iktidar hesaplarının önündeki en büyük engellerden biri olur. Bu “yeni” durum için de daha önceden alt yapısı hazırlanmış “savaş kliği” devreye sokulur ve Silvan, Sur, Cizre, Nusaybin, Şırnak, Dargeçit, Yüksekova, Lice, Siirt gibi kent merkezli büyük çatışmaların öne çıktığı bir süreç hâlihazırda devam etmektedir.


* Sokak: At, avrat, silah

Erdoğan’ın sokağa/meydanlara inme çağrıları, destek görüyor mu? Evet. (10)

Gezi sürecinde, polis ve milis güçlerini sokakta kullanmanın pratik getirisini iktidarı adına test eden Erdoğan’ın olası bir darbe kalkışmasına karşı aynı güçlerden aynı performansı; hatta daha “ölümcül” performansı bekleyeceği aşikârdı. Nitekim 15 Temmuz gecesi de öyle oldu. Militer (polis güçleri) ve milis güçler (RTE fanatikleri, Osmanlı Ocakları’nca örgütlenen ülkücüler ve cihadist gruplar) misyonlarını ziyadesiyle yerine getirdiler. Bundan sonraki süreçte özellikle bu milis güçlerin sokak deneyimlerinden Erdoğan ekibinin faydalanmayacağını düşünmek safdillik olur. Polis gücünün de artık AKP’nin özel güvenlik birimi olarak çalışacağı ve ihtiyaç hâsıl olduğunda tekbirci/eril “demokrasi âşıklarının” da devreye girip en “cüretkâr” biçimde sokaklarda, meydanlarda olacağı öngörülebilir. 

Darbecilerin darbe gününden önce deşifre olduğuna ve buna karşı tedbirlerin alındığına, her şeyin değilse de genel durumun Erdoğan ve ekibinin kontrolünde gerçekleştiğine dair bir sürü emare var. Hazırlıklar kısmi olarak yapıldıktan sonra da darbecilerin provoke edilerek “erken doğuma” zorlandığı izlenimlerinin yanı sıra, Gülen grubunun bu darbeyi tek başına örgütlemediğinin de ciddi emareleri var. Darbeci gruplar arasında bir tarafın geri çekilip Gülen grubunu açığa düşürerek onların tasfiyesinden çıkar umması söz konusu. (11) Şu bilgiyi de buradan paylaşıp devam edelim: Darbeci grubun asıl planı, önümüzdeki günlerde yapılacak YAŞ toplantısı esnasında Erdoğan’ı tutuklamak ve darbenin startını vermek/ti.

Varşova’daki 8-9 Temmuz tarihli NATO Zirvesi’nde “Erdoğan’ın kulağına darbe hazırlığının fısıldandığı“, Rus istihbaratının da birkaç gün öncesinde uyardığı iddiaları gözardı edilemez. Bunlardan biri doğruysa dahi, Erdoğan iktidarının halen dışarıdan destek alabilir pozisyonu var demektir. Ancak içerideki bunca istihbarat ağına rağmen birinci ağızlardan “enişte, eş dost, yakın korumalardan öğrendik” açıklamaları da var ki, eğer bunlar doğruysa Erdoğan dâhil hiç kimsenin can güvenliği yok demektir. O kadar güçlü görünme, büyüklenme, kibirlenmelere rağmen önemli bir “zayıflık” olduğu kesindir. Kitleleri sokağa davette bu zayıflığın üstünü örtme çabası olduğu gibi, iç ve özellikle de dış kamuoyuna “millet benim yanımda” mesajı verilmeye çalışılmaktadır. Nitekim AKP kitlesi meydanlardaydı ama parti bayrakları yoktu, ulusal bayrak vardı sadece. Darbenin AKP ile devlet içi iktidar odakları arasındaki bir çatışmadan kaynaklandığının üstünü örterek, “kalkışmanın” AKP’ye karşı değil de ülkenin bütününe karşı yapıldığı algısı yaratmak ve olabildiğince geniş kesimlerin desteğini almak hedeflendi ve görüldüğü kadarıyla da başarıldı.

Darbeciler arasındaki kırılma, Erdoğan ekibinin ön hazırlıkları ve sokaktakilerin canı pahasına engellenen askerî darbe girişimi sonrasında üç aylık OHAL ilanıyla, bu süreçte Erdoğan’ın darbeyi, Gülen grubunu tamamen tasfiye etmek ve akabinde diğer tüm siyasal rakiplerini de pasifize etmek için kullanacağı, söylemlerinden ve bir haftalık performansından anlaşılıyor. 

7 Haziran seçimleri sonrası ortaya çıkan tabloya müdahale ederek sivil darbeyi kurgulayan anlayış, bugün de başarısız bir askeri darbenin kendi iktidarına getirisinden ziyadesiyle yararlanacaktır. “Demokrasi aşıkları”nın zihinsel arka planına dair reel ipuçlarıyla dolu, sokaklarda, meydanlarda şeriatın simge sloganlarını bağıran, idam talebinde bulunan; evrensel demokrasinin eşitlik, adalet, özgürlük, laiklik gibi temel ilkeleriyle pek de ilgili görünmeyen kalabalıkları “demokrasi aşıkları” diye nitelemek ve buradan bir “demokrasi şöleni” çıkarmak mümkün değildir.

Devlet içerisindeki güç odaklarından birinin “yenilgisiyle” Erdoğan, hem siyasal iktidarını hem de an itibariyle sokaklardaki/meydanlardaki hâkimiyetini kültürel iktidarla taçlandırmak niyetiyle magazin dünyasının starlarıyla da adeta “pi-ar” çalışması yapmaktadır. Acun Ilıcalı, Arda Turan, Hadise, Rıdvan Dilmen gibi isimlere meydanlarda mikrofon tutulması, marşlar söyletilmesi, Anadolu’daki kent meydanlarında yerel ve ulusal düzeyde AKP’ye yakın sanatçıların konuşturulması, 28 Şubatçıların eylemlerini ve Cumhuriyet mitinglerini anımsatıyor. 28 Şubatçıların Kemalist “cumhuriyete ve laikliğe sahip çıkıyoruz” söylemi ve “asker tak diye emreder, biz şak diye yaparız” anlayışı ile “Başkomutan’ın ikinci bir emrine kadar meydanlardayız” anlayışındaki militarist faşizan anlayış arasındaki benzerliği de görmek gerekir. Aynı ana damardan beslenenlerin kan kardeşliği gibi... “Apoletli faşizm ile sivil faşizmin taht savaşının tek kazananı faşizm olur.” (12)


* Işık, karanlığa direnir 

İki önemli belirlemeyi alıntılayarak bitirelim: 

“(...) tüm bu gerçeklere rağmen Türkiye’de şimdiye kadar verilen demokrasi mücadelesi, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi özlemi, Ortadoğu’da ulus-devletin ve mezhepçi-milliyetçi siyasi iktidarların çözülüş sürecinde olması, bu yönlü eğilimlerin dünyadaki egemen sınıfların hakimiyetindeki demokratik siyasal eğilimlerle bile çatışma konumunda olması, direnildiği takdirde bu siyasal güçlerin kısa sürede etkisizleştirileceğini göstermektedir.” (13)

“Ortadoğu’da bu kadar örselenmiş bir ordusu, istihbaratı, bürokrasisi olan bir ülkenin kıymeti harbiyesi olamaz, hatta bağımsızlığını sürdürmesi imkânsızdır. AKP ya toplumun tamamına dayanarak tüm toplumsal muhalefetle birlikte demokratik bir perspektifte bu krizi aşamayı deneyecek ya da başkanlık ve bir avuç kriminal elitinin bekası için bir yol haritası takip edecek. İkincisi kaos ve ordunun geleneksel refleksleriyle yapacağı Kemalist görünümlü darbe serileri anlamına gelir. Maalesef tercihlerinin ikinciden yana olduğu yönünde güçlü sinyaller var.” (14)

“Beni sorarsan/ kış işte” dizeleriyle başlayan Gülten Akın şiiri gibi olsa da ahvalimiz, devrimci direnişin güncel ve basit bir durum olmadığını, çok köklü, tarihsel, kültürel ve siyasal bir miras olduğunu unutmayalım. Bir kez daha görüldüğü üzere politika ile ilgilenmezseniz, o sizinle bir biçimde ilgilenir. Politik olan, sadece kamusal alana değil; özel alana da dâhildir. 

“Sahipleneni az diye hakikate hürmet etmekten vazgeçmeden” (15) zihinsel arka planında demokrasi ve toplumsal barıştan başka bir şey olmayanların oluşturacağı bir demokrasi cephesinin aciliyeti bu darbe günlerinde her zamankinden daha elzem.


YILMAZ FIRAT



Dipnotlar:

(1) Gülten Akın’ın “Leke” adlı şiirinden

(2) Efkan Ala’nın açıklamaları – normal vatandaş OHAL’den korkmasın söylemi

(3) “Dokuz Subay Olayı”, “22 Şubat 1962 Ayaklanması”, “20 Mayıs 1963 Ayaklanması”, “20 Mayıs 1969 Darbe Girişimi”, “09 Mart 1971 Darbe Girişimi”, “Mart 2003 Balyoz Darbe Planı İddiası”, “2004 Yılında Planlandığı İddia Edilen Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven Darbe Planları”, “2009 İrticayla Mücadele Eylem Planı“ gibi TSK’ya atfedilen yakın tarihin içindeki darbe girişimleri, ayaklanmalar ve eylem planlarını da not edelim.

(4) http://www.hurriyet.com.tr/ahmet-davutoglundan-akin-ozturk-aciklamasi-40154012

(5) Peki, bugün yeniden gündeme getirilen “idam” tartışmaları Balyoz ve Ergenekon davalarında uygulanmış olsaydı ne olurdu?

(6) 15 Temmuz girişimi, 1962 ve 1963’teki Albay Talat Aydemir öncülüğündeki subayların ayaklanmasına benzer. 27 Mayıs Darbesi sonrasında ordu içinden tasfiye edileceklerini anlayan subayların darbe girişimi başarısız olmuş, öncüleri de idam edilmiştir.

(7) RTE’nin 15 Temmuz’a dair İstanbul Atatürk Havalimanında sarf ettiği cümle: “Bu hareket Allah’ın bir lütfu!” 

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/15980/bu-hareket-allah-in-c-c-bir-lutfu-r-t-erdoganin-yazilmamis-anilari-fasil-52

(8) Öcalan’ın İmralı görüşmelerinde devlet heyeti üzerinden Erdoğan’ı bu konuda birçok kez uyardığı biliniyor.

(9) TRT Şeş’in açılması, Kürtçe yer isimlerinin iadesi, yerel yönetimler yasasında kısmi iyileştirmelerin yapılması, yurt dışından dönüşlerin sınırlı da olsa önünün açılması gibi. 

(10) Kobane sürecinde Selahattin Demirtaş’ın “sokak” çağrısına gösterilen tepkileri de hatırlayalım.

(11) Ahmet Şık söyleşisi. http://www.dw.com/tr/ahmet-%C5%9F%C4%B1k-darbeciler-birbirini-satt%C4%B1/a-19409115

(12) Ahmet Şık söyleşisi. http://www.dw.com/tr/ahmet-%C5%9F%C4%B1k-darbeciler-birbirini-satt%C4%B1/a-19409115

(13) “Türk IŞİD’i ortaya çıkacak”, Mustafa Karasu. http://www.yeniozgurpolitika.com/index.php?rupel=nuce&id=57737

(14) Darbe – 1, İlhan Cihaner - http://www.birgun.net/haber-detay/darbe-1-120711.html

(15) Dücane Cündioğlu