Başbakan Davutoğlu, Türkiye’de sağlanan ateşkesi kastederek “Komşularımız, bölge ateş içinde, bizim çatışmasız ortamda olmamız bir başarı öyküsüdür” demişti. Söyledikleri tarihsel ve güncel anlamda çok önemliydi. Bölgenin kanlı bir çatışma ortamına sürüklendiği noktada uzun yıllardır var olan Kürt sorunundan kaynaklı çatışmalar sürseydi Türkiye de Suriye Irak’tan farklı olmazdı. Ancak Kürt tarafı ve önder Apo fırsatçılık yapmak veya savaşı tırmandırmak yerine barışın arayışında oldu.

Kürt tarafının bu büyük tarihsel önemdeki sorumluluğuna denk bir duruş ve arayış ne yazık ki, devlet ve hükümet tarafından sergilenmedi. Çatışmasızlık ortamının sağlanmasıyla övünen, buna başarı öyküsü diyenler buna hiç de doğru sahip çıkmadılar ve yeri geldiğinde bir cam şişe gibi yere çaldılar. Bunun nedenleri çok yönlü izah edilip tartışılabilir ama sonuçta görüldü ki, devlet ve hükümet yetkilileri eski bakış ve alışkanlıklarından vazgeçmiş değiller. Kürtleri gerçek anlamda bir halk ve irade olarak kabullenmiş ve sindirmiş değiller. Böyle bakıldığı için onları taraf görmüyorlar. Ve muhatap almak da taktik ve güncel ihtiyaçlar için kulllanmanın ötesine geçmiyor.

“Süreci başlatan Erdoğan’dır” diyorlar. Düşünün ki, süreci başlatan insan tam taraflar arasında bir çözüm mutabakatı sağlanmış, basına ortak açıklama yapılmış, izleme heyeti oluşturulacakken çıkıp “İmralı’yı meşrulaştıracaksınız, ne masası, ne izleme heyeti, Kürt sorunu yok” vb. diyor. Bu açıklama karşısında doğal olan, hükümetin sorumluluğunu yüklenerek sürece ve varılan mutabakata sahip çıkmasıydı. Ancak tam tersi oldu. Erdoğan’ın söylediklerini emir ve talimat olarak aldılar ve bunu da açıkça söylediler.

Bir çatışmasızlık ortamını bile başarı öyküsü olarak gören ve bunun büyük bir anlam ifade ettiğini idrak ettiğini yansıtan bir başbakanın tutumu böyle olabilir mi? Büyük tarihsel ve toplumsal sorunlar güncel politikanın yedeğine bu kadar koşturulabilir mi? Ülke yönetmede ve iktidarda kalmada her yol mubah görülebilir mi? Ama AKP’nin politika anlayışında malesef her yol mübah olarak görülmektedir. O cenahtan buna ne bir itiraz ne bir eleştiri söz konusudur. Kürtlerden devşirdikleri siyasi korucularla da AKP’de veya Erdoğan’ın söylediklerinde bir sır veya keramet varmış gibi halkı aldatmaya ve adice açıklamalar sıralamaya devam etmektedirler.

AKP’nin yandaş medyası ve kalemşör tetikçileri her şart altında Erdoğan’ı ve hükümeti savunmaya, sanki onlar sorumlu değilmiş, olumsuzlukların sorumlusu sadece muhalefet partileriymiş gibi yazmaya, konuşmaya devam ediyorlar. Gelen eleştiriler ne kadar halkı ve yerinde olursa olsun, söylenen ve yapılan her şeyi AKP’ye karşı bir komplo ve iktidardan düşürme ittifakı ve arayışı olarak göstermeyi bir savunma çizgisi olarak belirlemişler. Bu kadar devletçi ve iktidarcı bir zihniyet hiç bu kadar pervasız, pespaye ve yaygın sergilenmemişti.

HDP’nin seçim büroları, çalışanları haftalardır saldırıya uğruyor. Erdoğan ve hükümet yetkilileri çok saldırgan ve hedef gösterici bir dil kullanıyor. Kendileri hükümet, seçimin güvenliğini sağlamaktan birincil derecede sorumludurlar. Oysa ki hiçbir tepki göstermediler, saldırganlarla ilgili soruşturmalar açılmadı, hiç kimse tutuklanmadı. Adana ve Mersin’de eş zamanlı bombalar konulup patlatılınca gelen tepkiler karşısında Erdoğan’ın cevabı yine saldırmak oldu. Saldırının katliam amaçlı ve profesyonelce yapıldığı ortada. HDP’nin tepki göstermesi hükümeti ve Erdoğan’ı eleştirip sorumlu göstermesi de normal ve anlaşılırdır. Ancak Erdoğan, onları tekrar hedef göstermeye devam etti. Saldırıya uğrayan HDP olmasına rağmen, “HDP silahla, bombayla iç içe” dedi.

Siyasi rekabet ve iktidar kavgası bir yere kadar anlaşılırdır. Ancak yalan ve iftira, rakiplerini şiddetin hedefi olarak göstermek başka bir şeydir. Bugüne kadar HDP’liler KCK adı altında yoğunca tutuklandı, yargılandı. Hiçbiri silahla ve bomba ile suçlanmadı. HDP’lilerin soluk alışları bile kontrol ve takip altındayken bu silahlarla ve bombalarla iç içelikleri neden engellenmedi, neden mahkemelerin önüne çıkarılmadı? Türkiye’yi Erdoğan ve hükümeti değil de başkaları mı yönetiyordu?

Ortada Erdoğan dışında bir hükümetten ve AKP’den söz etmek gerçekten anlamsız bir duruma gelmiş bulunuyor. Hükümet hiçbir konuda irade ve karar sahibi olamıyor. Türkiye’nin en önemli, tarihi Kürt sorunu bir tek kişinin, Erdoğan’ın iki dudağı arasında çıkan sözlere kalmış. “Sorun yok, masa yok” dedi, süreç bıçakla kesilir gibi kesildi. Buna karşı ortada ne hükümet ne de AKP diye bir şey görüldü. 

Önder Apo yıllarca “Yasal zemin yaratılsın, sürecin sağlıklı işlemesi için mekanizmalar oluşturulsun” dedi. Ne kadar haklı olduğu Erdoğan’ın sürece müdahalesiyle bir kez daha görüldü. Bir tarafın hiçbir statüsü yok, bir tutuklu muamelesi görüyor ve istendiğinde görüşler yasaklanyor, dünyayla bağları koparılıyor. Bu şartlarda muhataplık ve taraf olma, görüşmeleri sağlıklı yürütme olanağı olamaz.

Türkiye halklarının, demokrasi güçlerinin Erdoğan ve AKP’nin iktidar hırsına ülkeyi kurban etmelerine seyirci kalamayacakları açıktır. Bu ülkenin gençlerini tehlikeye atma, savaş ve çatışmaya sürükleme lüksü yoktur. AKP’nin gözü kara iktidar oyunlarının ve hırslarının önüne geçmek için demokratik bir barikat kurmak en acil bir görev olarak durmaktadır. Barıştan ve demokrasiden yana tüm güçler HDP’de birleşerek örgütlü ve sonuç alıcı barikatın arkasına geçmelidirler.