Umudunu kesmek üzereydi. Son bir defa ağlayarak “dayı, beni de götür” dedi. Daha fazla dayanamadı dayısı. İnsan ulaşamadığı her şeyin delisi, ulaştığı her şeyin nankörü olabiliyor. Bir son, başlangıç olabilir aynı zamanda. Bir sözle deşilebilir ruh en hassas yerinden. Ölüme yakın buz gibi bir bakış, ezmeye çalışabilir yürekleri. Yalanın önünde diz çöktüyse, ihtirasın ve iktidarın ihtişamını Tanrı bellediyse, ölümü kutsaması kaçınılmazdır. Ölüme kayıtsızlık, onu kanıksamak, yenilgiye aldırışsızlık, vahşete soğukluk, zamanla ötekinin hayat dışı edilmesi üzerinden tasarlanan barbar bir iktidar biçimi.

Dayısı elleriyle gözyaşlarını sildi, “hadi bakalım” dedi, “düş önüme.” Henüz 8’indeydi ve yerinde duramıyordu. Çocuk masumiyetinin tamamını üzerinde toplamıştı o gün. Acımasızca tasarlanan toplu cinayet, masumiyet üzerinden ödüllendirilmeye layık bir eylem biçimine dönüştüren toplumsal histeri, özlenen yenilik ihtiyacını görmeyi çıkarına daha uygun görür. Ömrünü uzatmak ister çünkü. Adalet ve vicdan duygusunun yitirilmesinde kumar masasında son meteliğini son umuduyla birlikte ileri süren ve yitiren ama henüz yitirdiğini farkında olmayan kumarcının ruh hali vardır.

Küçücük elini dayısının avucuna sıkıştırdığında gözleri sevinçten parlıyordu. Gittiler, mahşeri kalabalığa karıştılar. Daha erkendi, insanlar yeni yeni toplanıyordu miting alanına. Hastalıklı bir iştah. Sıkıntının gerilimiyle ar damarından patlayan söylem ve dehşet sahnelerine olan yatkınlık kışkırtıcıdır. Korkunç olan, katlanma gücü veren ürkütücü söyleme eşlik eden kıyım provalarını gündelik hayatın merkezine yerleştirme çabaları. Çok sevdiğini birini bir daha dönmemek üzere çıkıp gidişini izlemek, zulme seyirci kalma zorunluluğu; insanı zindan duvarını orta yerinden yırtıp dışarı çıkmak ve doğruya da, yanlışa da kafa tutmaya zorluyor.

Gittiler. Henüz çok erkendi ama yine de kalabalığı yara yara ilerlediler. Sahnede hazırlanan Kürt sanatçı prova yapıyor; “Bese Nurhaq, Bese Engizek” diye bağıra bağıra şiir okuyordu. Yarım kaldı nice masallar. Rüyalar bitmeyen gecelerin tek gerçek yanı oldu. Nice sınırlar çizildi. Amaçlar sonsuza dek gömülmek istendi. Kanatları kırılmış, ölümün çıplak suretiyle yüzleşti çocuklar. Kaygılar büyütülmüş, tutkular yok edilmek istenmiş. Oysa ömürler, ne çok yıkıntı, ne çok gözyaşı gördü. Gülüşler kimliksizleştirildi. Firari aşıklar gibi izbede yaşamaya zorlandı gençler. Özgür bir yaşam uğruna nice bedeller ödendi. Bu toplum nice mavi bakışlı, güneş kokulu gülmeleriyle çocuklar kucakladı.

Dayısının güvencesinde olmanın rahatlığı vardı bakışlarında zaman hızla akıp gitti. Her yer insan seli olmuştu. Kısa süreli arbedenin ardından peş peşe silah sesiyle yankılandı her yer. Usulca sokuldu dayısına, “korkma” dedi, “yanındayım.” Korkma, dedi ama kendisi de tedirgin olmuştu. Yobaz katillerin ve yalnızca egemenlerin taht sevdasında vücut bulan o acımasız buyurganlık suç ortağı olduğu vahşetin kurbanlarına “hayatta kaldığımız için şükredin” diyordu. Ülkeniz talan edildiği için “mutlu olun” diyen zihniyetin adına sevinç dedikleri şeyi paylaşmak istiyordu utanmadan.

Küçücük eli dayısını avucunda gevşedi önce. Oracıkta yığılacaktı ki, sıkıca tuttu. Başından aşağı akan kanı fark ettiğinde üzerine doğru sendeledi. Cemil başından vurulmuş, yığılmış ama eli halen dayısının avuçlarındaydı. Yırtıcı hayvan tasavvuru içinde insan bir özlem, yakıp kül ettiği garip yaratıklar, ölenlere gösterdiği ilginin zerresini yaşayanlara göstermesini bilmeyen bir yıkıcılar ordusu. Bir sürü psikolojisiyle sürüp giden çoklu ama ıssız hayatlar gibi. İnsan alçaldıkça ölüm yücelir, çaresizliğin son çaresidir ölüm. Yaşayana burun kıvırma cüreti oradan geliyor.

Hızlıca o sabah “dayı beni de götür” dediğindeki heyecanını düşündü. Sonra kendine geldi, kucakladığı gibi hızlı adımlarla uzaklaştı oradan. Sayısız ameliyat geçirdi. Şimdi yatağa bağımlı yaşam zorunda. Aradan geçen 17 yıla rağmen konuşamıyor, sadece gözleriyle izliyor etrafını. Ailesinin yardımıyla dayısının görüşüne getirdiler. Yine o günkü gibi gözleri sevinçten parlıyordu. Görüş süreci boyunca elini hiç bırakmadı, gözlerini gözlerinden ayırmadı. Zaman aynı yönde akmıyor. Ölüm yaşam bize aynı ses tonuyla fısıldamıyor. Bu ülkede bazen büyükler ölürken yas tutulur, bazen de çocuklar doğarken...

* Tekirdağ 1 nolu F Tipi Cezaevi