Biz geçen hafta tarihi Lice Direnişi üzerinde dururken, Ortadoğu’nun her zaman çatışmalı olan bölgesi Irak’ta çok önemli siyasi ve askeri gelişmeler yaşandı. Irak Şam İslam Devleti-IŞİD adlı örgüt, Musul’dan başlattığı saldırılarını Irak’ın tüm Sünni Arap bölgelerine yayarak Bağdat kapılarına dayandı. Artık Birinci Dünya Savaşından sonra kurulan Irak fiilen yok. Belki çok yakında resmen de yok olacak. Daha şimdiden Irak üç parça oldu ve bu durum büyük olasılıkla Suriye’de de yaşanacak. Kısaca Ortadoğu değişiyor ve bölgenin siyasal coğrafyası yeniden çiziliyor.
Peki bu duruma nasıl gelindi? Irak’ta yaşananlar ne anlama geliyor? Bu durum Ortadoğu’nun merkezindeki Kürtleri nasıl etkileyecek? Buna karşı doğru ve özgürlükçü Kürt siyaseti nasıl olmalı? Benzeri sorular üzerinde yüksek sesle düşünmek ve kitleleri aydınlatmaya çalışmak gerekiyor.
Bilindiği gibi, Ortadoğu’nun bugün değişmekte olan siyasal coğrafyası Birinci Dünya Savaşı ardından ve savaşın galipleri olan İngiltere ve Fransa tarafından çizildi. Bu sınır çizimi esas olarak savaşta yenilen Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına ve paylaşılmasına dayanıyordu. Başta İngiltere ve Fransa’nın çizdiği sınırlara Kürtler ve Türkler itiraz ettiler ve bu itirazı esas alan Kemalist Hareketin mücadelesi sonucunda belirlenen sınırlarda kısmi değişiklik yapıldı. Sonunda bölge halklarını bölüp parçalayan ve dış güçlerin çıkarlarının ifadesi olan bugünkü sınırlar oluştu.
Ortadoğu’ya dışarıdan ulus-devlet dayatması olan bu sınırlar, esas olarak Kürdistan ve Arabistan’ın parçalanmasına dayanıyordu. Yirmi iki devlete bölünen ve işbirlikçi iktidarlarca yönetilmesi öngörülen Araplar ikinci sınıf toplum durumuna düşürülürken, dörde bölünüp dış devletlerin egemenliği altına alınan Kürtler ise yok sayılıyor ve yok edilmelerinin önü açılıyordu. Kürtleri yönetmek üzere küresel güçlerle birlikte Türkiye ve İran’ın etkin rol oynadığı devletlerarası ortak bir sistem oluşturuldu.
Kendilerini yok sayan ve yok etmek isteyen bu sömürgeci ve soykırımcı sistemi Kürtler hiç kabul etmediler ve dört parçada da baştan itibaren direndiler. Yirminci yüzyıldaki “Kürt isyanları” denen direnişler işte bunlardır. Çeşitli nedenlerle bu direnişlerin hiçbiri başarılı olamadı ve her yenilgi ardından ağır bir katliam yaşandı. Şeyh Sait ve arkadaşları, Seyit Rıza ve arkadaşları, Gazi Muhammed ve arkadaşları bu temelde idam edildiler. Güney Kürdistan’daki planlı katliamlar bu çerçevede ortaya çıktı. Sonunda Kürdistan’ın dört parçasına yayılan PKK Direnişine gelindi ve böylece Kürdistan’ı bölen sınırlar büyük ölçüde anlamsız kılındı. Kısaca bugün Ortadoğu’nun değişim ve yeniden yapılanma sürecine girmiş olmasında Kürt direnişlerinin belirleyici payı var.
Diğer yandan, Arap toplumu da ikinci sınıf sayılmayı içine sindirmedi ve işbirlikçiler tarafından yönetilmeye hiç razı olmadı. Yirminci yüzyılın ortalarında bu duruma Arap milliyetçiliği itiraz etti ve gerçekleştirilen askeri darbeler ardından bireysel ulus-devlet diktatörlükleri kuruldu. Yine İsrail Devletinin kuruluşu ile Arap-İsrail savaşının başlamasına ve Filistin Direnişine yol açıldı. İran İslam Devrimi ile devletin zayıflamış olduğu hesabı yapılarak, 1975 Cezayir Anlaşması ile kaybedilen toprakların yeniden kazanılması amacıyla 1980 Eylülünde Irak-İran savaşı başlatıldı. Savaşın sonrasında ise bugünkü gelişmeler sürecini başlatan Körfez Savaşı ortaya çıktı.
Saddam Hüseyin yönetimini Kuveyt’ten çıkartmayı amaçlayan Körfez Savaşı, Sovyetler Biriliği’nin çöküşü ardından ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden ele geçirme mücadelesinin başlangıcı oldu. Buna Üçüncü Dünya Savaşının da başlangıcı dendi. Böyle bir savaşla ABD yönetimi, Ortadoğu’daki katı ulus-devletçi çitleri zayıflatmayı ve böylece ulus üstü sermayenin serbest dolaşacağı ve daha çok kar elde edeceği yeni bir Ortadoğu sistemi oluşturmayı hedefliyordu. Bu temelde Ortadoğu’da gelişebilecek olası demokratik halk devrimlerini de engellemek istiyordu.
ABD Yönetimi, Körfez Savaşını fırsat bilerek Ortadoğu’nun tüm stratejik alanlarına askeri güç konumlandırdı. Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak kuvvetlerini Kuveyt’ten çıkarmakla kalmadı, Irak’ı fiilen üçe bölerek Saddam Hüseyin yönetimini Bağdat çevresi ile sınırlandırdı. Bu temelde başta Filistin ve Kürdistan direnişleri olmak üzere tüm Ortadoğu’ya müdahalede bulundu. Üçüncü Dünya Savaşının birinci aşaması buydu.
İkinci aşamaya ise, El Kaide’nin 11 Eylül 2001’deki İkiz Kule saldırısı ile geçildi. ABD Yönetimi önce Afganistan’a askeri müdahalede bulundu. Ardından 2003 Mart’ında Irak’a askeri müdahalede bulunarak Saddam Hüseyin yönetimini yıktı. Irak’ı öngördüğü yeni model bir sisteme kavuşturarak, bu temelde Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmak istedi. Bu mümkün olmayınca, aynı amacı Irak-Türkiye ittifakını yaratarak başarmak istedi. Bu da “Büyük Ortadoğu Projesi”nin içini doldurmaya yetmeyince, bu politikayı yürüten Bush Yönetimi iktidardan düştü.
Ortadoğu’da çıkmaz ve çözümsüzlük yaşayan ABD’nin imdadına 2011 başındaki “Arap Baharı” yetişti. Yerel diktatörlüklere başkaldıran Arap halkının bu eylemine dayanarak çıkmazdan kurtulmak ve BOP’u hayata geçirmek istedi. Tunus ve Mısır isyanları ardından Libya’yı savaşla ele geçirerek, yeni sistemi Suriye’deki sonuç üzerinde kurmayı planladı. Fakat ne Tunus, Mısır ve Libya hesap ettiği gibi oldu, ne de Suriye’de bir sonuç alabildi. Tersine Suriye’de söz konusu çıkmaz ve çözümsüzlük daha da derinleşti.
Hem Irak’ta ve hem de Suriye’de ABD’ye karşı İran daha güçlü hale gelmişti. İran, Irak ve Suriye’den Lübnan Hizbullah’ına kadar uzanan bir Şii kemeri oluşmuştu. İran ve Türkiye statükoculuğu ABD’nin Ortadoğu’da etkili olmasını önlüyordu. İşte Irak Şam İslam Devleti-IŞİD adlı örgütün Irak hamlesi böylesi bir siyasal ortamda gerçekleşti. Başta İran etkinliğinde olan Irak statükosunu parçalayarak ve İran’ın gücünü zayıflatarak Ortadoğu’da siyasal sınırların yeniden çizilmesi durumunu gündeme getirdi.
Irak’ın ortasını ele geçiren IŞİD adlı örgüt, Saddam Hüseyin Yönetiminin yıkılması ardından 2004 yılında ABD işgaline karşı direniş içinde kuruldu. El Kaide’nin Irak kolu olarak tanımlansa da, baştan itibaren milliyetçi Baas yönetiminin kalıntılarını bünyesinde topladı. ABD işgaline karşı direndiği için İran, Suriye ve Türkiye yönetimlerinden destek gördü. Irak’ta ABD işgaline karşı direnen en etkili örgüt oldu. 2011 baharında Suriye’de iç çatışma başlayınca da buna katıldı ve Suriye’nin önemli bir kesiminde etkinlik sağladı. 2013 Temmuz’undan bu yana da Rojava Kürdistan’ı ele geçirmek amacıyla Özgürlük Devrimine karşı saldırıyordu.
IŞİD adlı örgütün Irak’taki saldırıları bu temelde gelişmektedir. Yani bir tarihsel geçmişi ve kitle temeli vardır. Bağdat ve Hewler yönetimlerinin arada bıraktığı ve yönetim dışına ittiği Sünni Arap toplumuna dayanarak etkinlik sağlamaktadır. Irak ve Suriye’nin ortasında bütünlüklü bir Sünni Arap yönetimi ortaya çıkarmış durumdadır. Kısaca bu gelişmeyi ciddiye almak gerekir. En azından Irak ve Suriye bölüneceğe benzemektedir.
Şimdi IŞİD adlı örgütün kime dayanarak bu hamleyi yaptığı tartışılmaktadır. IŞİD hamlesi İran’ı gerilettiğine göre, arkasında ABD ve İsrail’in olabileceği değerlendirilmektedir. Nitekim bu devletlerden sert bir tepki gelmemiştir. Ayrıca AKP ile KDP’nin tutumunun da yumuşak olduğu gözlenmektedir. Güney Kürdistan Yönetimi Musul’u vermiş, Kerkük’ü almıştır. Bunun anlaşmalı olduğunu söyleyenler bile vardır.
Peki bundan sonra ne olacaktır? IŞİD ile ciddi ve stratejik bir anlaşmanın olabilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla en büyük ihtimal, fırsat bulduğunda IŞİD’in, kendi toprakları içinde gördüğü Batı ve Güney Kürdistan’a daha fazla saldırısı gelişecektir. Ortadoğu’nun yeniden yapılanması kuşkusuz Kürtler açısından iyidir. Zaten yüzyıldır bunun için direnmektedirler. Fakat bunun IŞİD saldırısıyla olması kötüdür. Çünkü bu saldırı her alanda IŞİD-Kürt savaşını gündeme getirmiştir.
Eğer IŞİD saldırılarına ABD ve İsrail göz yummuşsa, bu biçimde İran’ı zayıflatmak istemişse, bu güçler şimdi IŞİD’i nasıl ve kiminle zayıflatacak ve denetleyecektir? Çünkü güçlenen IŞİD, İsrail’in güvenliği açısından Irak ve Suriye’den daha az bir tehlike oluşturmayacaktır. O nedenle IŞİD’in de denetlenmesi ve zayıflatılması gerekecektir. Büyük olasılıkla ABD ve İsrail bunu Kürtlere dayanarak yapmak isteyecek, Kürtleri IŞİD ile savaşa teşvik edecektir. İran ve Türkiye de benzer politikalar izlemeye çalışacaktır.
Kuşkusuz bu durum Kürt halkı açısından tehlikelidir ve böyle bir savaşın kendilerine bir faydası olmayacaktır. Elbette gerektiğinde Kürtler yiğitçe direnirler ve direniyorlar da! Fakat bu başka devletlerin isteği ve çıkarı için değil, kendi özgürlükleri için olur. Mevcut durumda Kürtlerin dikkatli ve bütünlüklü bir politika izlemeleri gerektiği açıktır. En başta kendi aralarındaki demokratik birliği mutlaka geliştirmeli ve güçlendirmelidirler. Parçalı ve çelişkili duruş başka güçlere hizmet edecektir. Diğer yandan komşu halklarla birlik ve ittifaklarını da geliştirmeleri gerekir. Devletlerin baskısına karşı halklarla ittifak sonuç verici olacaktır.
Bu temelde özgürlük ve demokrasi için direnmek,hem Kürtlere ve hem de diğer Ortadoğu halklarına kazandıracaktır. Eğer söz konusu birlik ve direniş politikasını ustaca geliştirebilirlerse, o zaman değişen ve yeniden yapılanan Ortadoğu özgürleşen Kürdistan olacaktır. Bu temelde gelişecek Kürt özgürlük direnişi Ortadoğu’nun demokratik birliğini ve yeniden yapılanmasını sağlayacaktır.