HDP Eşbaşkan Yardımcısı Günay Kubilay, enflasyon rakamlarının açıklanandan daha yüksek olduğunu belirterek, ‘Krizden Çıkış Programı’na ihtiyaç duyulduğunu vurguladı:
TÜİK’in Eylül ayı enflasyon verilerine ilişkin yazılı açıklama yapan HDP, “Enflasyon gelir dağılımında adaletsizliği derinleştirecek” diyerek, krizden çıkış için toplumsal ekonomi modelini önerdi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Emek, Ekonomi ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı Günay Kubilay, TÜİK’in Eylül ayına dair açıkladığı yüzde 24,52’lik enflasyon verilerine ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, “Bugün açıklanan enflasyon verisi AKP’nin 2 gün önceki ‘En zoru geride kaldı’ açıklamalarını maalesef yalanlıyor” denildi.
“Enflasyon gelir dağılımında adaletsizliği derinleştirecek” başlıklı açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Açıklanan enflasyon verisi AKP’nin 2 gün önceki ‘En zoru geride kaldı’ açıklamalarını maalesef yalanlıyor. Tüketici enflasyonu endeksi (TÜFE) ve üretici enflasyonu endeksindeki (Yİ-ÜFE) aylık artışların pek çok ülkenin yıllık artışlarından daha fazla olduğu dikkat çekiyor. Özellikle tarım alanındaki daralmanın gıda enflasyonuna etkileri ülkede açlık ve yoksulluk sınırını yükseltiyor. Hayat pahalılığı açıklanan enflasyon oranından daha yüksek seyrediyor. Enflasyon halkın çok az kullandığı kalemleri de içerdiğinden gerçekte yoksul emekçilerin yaşadığı gelir kaybını daha düşük gösteriyor.
Ücretlerdeki düşüşün habercisi
Enflasyondaki hızlı artış ücretlerdeki düşüşün de habercisidir. Aralık ayı içerisinde netleştirilecek olan asgari ücretin en az TÜFE ve ÜFE yıllık oranının toplamının yarısı kadar yapılması zorunludur. Ayrıca 2018’de yapılan yüzde 14’lük zammın neden olduğu yaklaşık yüzde 10’luk enflasyon farkı da yansıtılmalıdır.
Tarım alanı bırakılmadı
AKP neo-liberal birikim stratejisiyle dev bir şantiyeye çevrilen Türkiye’de, nerdeyse tarım alanı bırakmadı. Tarımsal üretim uluslararası firmalara terk edildi. Tarımsal üretim piyasalarının denetimi yapılmadığı için, hem tarım tekellerinin ürünleri düşük fiyatlarla üreticiden alarak tüketicilere yüksek fiyattan satışına izin verildi, hem de yaşanan üretim anarşisinde çok sayıda aracı çıkarak fiyatları yükseltti.
Üst üste gelen zamlar
Özellikle düşük gelirliler, işsizler ve sabit ücretliler doğalgaz, elektrik, ulaşım ve temel gıda maddelerine son aylarda üst üste gelen zamlardan daha çok etkileniyor. ÜFE’de ise elektrik ve gaz fiyatlarında yüzde 70’leri aşan artış, firmalarda maliyetin yükselmesine ve sonraki dönemlere yansıtılmak üzere yeni fiyat artışlarına neden olacaktır. Hakkını arayan işçileri tutuklayan AKP iktidarı, firmalarını bu krize karşı korumaya çalışan işverenleri ise ‘hainlikle’ suçluyor. Yandaş tekellerini çeşitli teşvik ve vergi oyunları ile koruyan AKP, KOBİ’leri krizin etkilerine terk etmiştir. Son bir ay içerisinde kaç firmanın iflas ettiği, konkordato ilan ettiği, borçlarını yapılandırdığı kamuoyuna açıklanmıyor.
YEP şimdiden kadük kaldı
3 yıllık Yeni Ekonomi Programı (YEP) daha ayı tamamlamadan kadük kaldı. AKP ekonomide değil, 3 yılı 3 haftayı bile öngöremiyor. Türkiye ekonomisi AKP’ye ve IMF taklidi yapılara bırakılamayacak kadar zor günlerden geçiyor. Günde 1.8 milyondan fazla para harcayan Saray iktidarından, halkı krizden koruyacak politikalar üretmesi beklenemez.
Yeni üretim modelleri
Halkı enflasyon ve hayat pahalılığından koruyacak; tekel karşıtı, üretici ve tüketici arasındaki aracıları ortadan kaldıran yeni üretim modellerine ihtiyaç vardır. Türkiye’nin normalleşmeye, demokrasiye ve barışa, dayanışmaya ihtiyacı vardır. İstihdam yaratan demokratik bir büyüme modeline, üretim ve tüketim kooperatiflerine, yerel yönetimleri güçlendirmeye ihtiyacı var. HDP’nin ‘Krizden Çıkış Programı’ tam da bütün bu ihtiyaçlara karşılık olarak geliştirilmiş bir toplumsal ekonomi modeli önermektedir.”
ANKARA
İşçi sorunları devam eder
Sermayenin devleti yanına alarak işçinin sırtından krizi atlatmaya çalıştığını söyleyen Özgür Müftüoğlu, “İnsan haklarının uygulandığı bir ülke elde edemezsek, işçiler hayatın her alanında aynı sorunlarla karşılaşmaya devam edecektir” dedi.
Kriz dolayısıyla şirketler bir bir iflas açıklarken, çalışma koşulları ağırlaşan işçilerin eylemleri ülkenin dört bir yanında baş gösteriyor. 3. Havalimanı, Cargill, Flormar gibi farklı iş kollarında eylemler dalga dalga yayılıyor. Çalışma yaşamını yakından izleyen akademisyen Özgür Müftüoğlu, işçilerin mevcut durumunu, derinleşen ekonomik krizin çalışma yaşamına yansımasını ve işçilerin ne yapması gerektiği üzerine değerlendirmede bulundu.
Tüm süreçler demokrasisiz
Kötü çalışma koşullarına karşı çıkan işçilerin eylemleri şiddetle bastırılmaya çalışıldığına dikkat çeken Müftüoğlu, bunun bir demokrasi meselesi olduğunu dile getirdi. Üretim sürecinde ve iş yerlerinde demokrasi olmadığı için işçilerin doğal taleplerinin şiddetle bastırıldığına işaret eden Müftüoğlu, “Ormanlık alan olan 3. Havalimanı’nın yeri tahrip edilerek havaalanına çevriliyor. İnsanlar yerel yönetimlerde kendilerini kim yöneteceğine karar veremiyor. Belediye başkanı seçiyorsunuz kayyum atanıyor. Birileri size hükmediyor. İş yerinde, kentte, her yerde otorite var. Bu ülkenin her yerine yansımış durumda. Onların istediği şekilde hareket etmeyip karşı çıkıldığında en sert şekilde müdahale ediliyor. Bunların hepsi birbirine bağlı bir demokrasi sorunudur. Eğer bu ülkede insanca bir yaşam olacaksa bir an önce bu ülkenin demokrasiye kavuşması gerekiyor” dedi.
Mücadele de bütünleşmeli
Müftüoğlu, 1980 sonrası bir fabrikada yapılan ürünün, 500 farklı küçük işyerinde yapılmaya başlandığını, bunun da işçilerin bir arada hareket etmesini engellediğini hatırlatarak, “Bugün 3. Havalimanı’nda bir sürü taşeron var. Bu parçalanmışlık örgütlenmenin zayıf olmasına, mücadelenin lokal kalmasına ve yaygınlaşamamasına neden oluyor. Flormar işçisinin sorunu sadece Flormar işçisinin sorunu olarak kalıyor. Mücadele bütünleşmediği için de başarısız hale geliyor. Dolayısıyla üretimin bir parçasında üretim dursa bile başka bir yerden o ürün tedarik edilebiliyor. Emeğin gücü zayıflatılmış oluyor” şeklinde konuştu.
Sermaye sıkıştıkça ve krizler arka arkaya geldikçe devletlerin sermayeye kaynak aktardığını vurgulayan Müftüoğlu, şöyle devam etti: “Siyasi iktidar işçilerin en doğal hakları olan grevlerini yasaklıyor. Devletin sermaye için çalışan bir mekanizma haline geldiğini görüyoruz. Toplumun talepleri tamamen göz ardı ediliyor. Devletin sermayeye kaynak aktarması, mücadele eden işçiler engellenmesi işçinin zararına olurken, sermayenin karına kar katıyor. Önümüzdeki kriz süreci, bugüne kadar açıklanan yeni ekonomik program, dışarıda verilen sözler bu krizi daha da derinleştirecek.”
İşçinin sırtından atlatma
Giderek derinleşen krizle sermayenin birikim ihtiyacının arttığını belirten Müftüoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türk parası değer kaybetti. Devalüasyon oldu. Ham madde girişleri maliyetleri arttı. Vergi maliyetleri arttı. Bu durumda sermaye nasıl rekabet edecek? İşçilerin ücretlerini baskılayacak. Daha az işçiyle daha çok iş yapacak. Bunun bedelini daha önceki krizlerde olduğu gibi yine işçinin sırtından krizi atlatmak gibi bir yol izleyecek. Sermaye devleti yanına alarak emek üzerinde baskısını arttıracaktır.”
Müftüoğlu, buna müsaade etmemek için tek yolun örgütlü mücadele olduğunu anımsattı.
İşçi hakları yerlerde
İşçilerin çalışma koşullarına da değinen Müftüoğlu, “Her gün işçilerin ölüm haberlerini alıyoruz. Ülkemiz Dünya Sendikalar Konfederasyonun her yıl yayınladığı hak ihlalleri endeksinde son sıralarda yer alıyor. Yine en uzun çalışma saatleri, en düşük ücretler, iş cinayetleri sıralamasında Avrupa’da ilk sıralardayız. İşsizlik oranların yüksek olması, esnek çalışma ve güvencesizliğin yaygın olması, çocuk çalıştırılması gibi işçilerin durumunu net bir şekilde ortaya koyuyor” diye konuştu.
Süreç içinde sendikal mücadelenin üzerine düşen sorumluluklara ilişkin de konuşan Müftüoğlu, şunları söyledi: “İşçilerin sorunları ancak topyekun bir mücadele yürütülerek çözülebilir. İşçi sadece atölyede değil aynı zamanda sokakta hayatın her alanında örgütlenmelidir. Tüm alanlarda ortaklaşa bir mücadelenin yürütülmesi gerekiyor. İnsan haklarının uygulandığı bir ülke elde edemezsek işçiler hayatın her alanında aynı sorunlarla karşılaşmaya devam edecektir.”
İSTANBUL
Diyabetli çocukları da vurdu
Diyabet tedavisinde kullanılan insülin pompasının fiyatı, yükselen döviz kurlarıyla ilişkili olarak 568 TL’den 900 TL’ye çıktı ancak SGK’nın geri ödediği miktar aynı kaldı. Aileler, zamlar nedeniyle çocukların acısız tedavi olmalarında kullanılan pompadan vazgeçmek ve günde 15 kez çocuklarının parmaklarına iğne batırarak ölçüm yapmak zorunda kaldı.
Vücudunda hiç insülin hormonu bulunmayan Tip 1 diyabet hastalarının tedavisinde kullanılan insülin pompalarının maliyeti, dolardaki artışla birlikte tırmandı. Bir defaya mahsus alınan insülin pompası için yurttaşların cebinden çıkan para, 11 bin 600 TL’den 18 bin 215 TL’ye çıktı. Hastaların aylık alması gereken insülin pompası aparatlarının fiyatıysa 568 TL’den 900 TL’ye çıktı. SGK’nın geri ödediği miktarsa, zamma rağmen aynı kaldı. Malzemelerin fiyatının 300 TL’sini ödeyen SGK, kendi ödeneğinde artışa gitmeyince, tedavide kullanılan tüm malzemeleri aileler kısıtlı imkanlarıyla karşılamaya ya da pompadan vazgeçmeye başladı. Pompadan vazgeçenler, günde 15 kez çocuklarının parmaklarını iğneyle delip ölçüm yapıyor.
9 yaşındaki oğlu Mertcan’ın üç yıldır diyabet tedavisi gördüğünü söyleyen Selim Kalender, pompa ve aparatlarını almak için SGK’ye başvurduğunu, ancak fiyat artışı nedeniyle pompayı alamadığını söyledi. Kalender, “Günde 15 kez oğlumun parmaklarını delip şekerini ölçtükten sonra insülin iğnesini yapıyoruz. Bu anlarda oğlum çok acı çekiyor, parmakları zaman içerisinde yara oluyor. Oğlumun bu durumdan kurtulması için yardım istiyorum” dedi.
Çocuğu diyabet tedavisi gören Avukat İsa Kemal Çoban, ailelerin çaresiz kaldığını vurgulayarak, “Tedavi gören çocuklarımız için kullandığımız pompanın fiyatı 14 bin 800 TL’ydi, bunun da 3 bin 200 TL’sini SGK karşılıyordu, bizler de 11 bin 600 TL para veriyorduk. Şimdi bir pompa için bizim vermemiz gereken fiyat 18 bin TL’ye çıktı. Pompanın aparatları için de SGK’nın ödemesinin üzerine bizler eskiden 268 TL para ekliyorduk, şimdi bu 600 TL’ye çıktı. Bir de SGK’nın hiç ödemediği ancak ailelerin kendi imkanlarıyla aldıkları sensör cihazları var. Bunun fiyatı da 485 TL’den 1050 TL’ye çıktı. Yani bir diyabetli çocuğun aileye aylık masrafı asgari ücreti buluyor. Aileler bunu karşılayamadıkları için çocuklarına acı veren iğne yöntemine dönmek zorunda kalıyor” dedi.
İki çocuğunda da pompa aparatını kullanan Ruskat Sardık ise SGK’nın da kuru sabit tutmasını ve aynı oranda ailelere yardım etmesini istedi.