PKK yasağına neden karşıyım? 1. Bölüm     

En baştan alırsak Rojava’ya saldırıların ardında iki farklı neden bulunmaktadır: Çok etnik ve dini kimlikli özyönetim modeli ile yerel ve uluslararası “güçlerin” jeostratejik amaçlı neo kolonyal yeni dağıtım hedefleri.
Aslında Rojava’daki toplumsal şekillenme, tüm Ortadoğu için olumlu bir demokratikleşme modelidir. Bu nedenle de bu özyönetim şekli direkt kabul edilmeli ve desteklenmeliydi. Fakat kapitalist sistem, daha çok krizlerden ve bozuk dengeli/dengesiz toplumlardan çıkar sağlıyor. Eğer özgürleştirici toplumsal hareket ve aktörler yeterli karşı baskı uygulamazsa kapitalizm, çatışma çözümüne, agresif modellere başvurur.
ABD hükümetleri ve müttefikleri, on yıllardır kendi jeostratejik çıkarlarını hayata geçirebilmek için Ortadoğu’da ve Afrika’da radikal İslam gruplarını destekliyor. Güç alanlarını korumak için, kaynakları ve ticaret yollarını kontrol altına alabilmek ya da elde tutabilmek için, yeni piyasalar kurmak için... Bu siyasetle toplumlar ve devletler sistematik olarak destabilize ediliyor; insanlar baskı altında tutuluyor veya katlediliyor; kültürel miras yok ediliyor. El Kaide, El Nusra ve şimdiyse İslam Devleti (DAİŞ), böylece etkili olabildiler ve tüm bölgeyi insanlık düşmanı siyasetleriyle tehdit etmeye başladılar.
“Böl-yönet” siyaseti çerçevesinde şiddetin spirali kuruluyor. Bu spiral, sonuçta sermayeye, ABD ve Avrupa Birliği’nin savunma sanayilerine kar getiriyor. ABD hükümetleri, Büyük Ortadoğu Projesi’ni takip ediyor. Onlar, Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da etnik ve dini, aynı zamanda aşiretsel bölünme yaratmak, toplumu daha küçük birimlere parçalamak istiyorlar. AB’nin merkezi aktörleri ise bölgedeki kaynakların daha iyi korunmasını takip ederek, bunu gerekirse orada yaşayan toplulukların isteklerine karşı da dayatarak gerçekleştirmek istiyor. Buna dair verileri, Federal Almanya Bilim ve Siyaset Vakfı‘nda (SWP) ve AB’nin savunma acentası olan “Savunma Bilimleri Avrupa Enstitüsü”nde (EUISS) belgelerle bulmak mümkündür.
Bu siyasetin yıkıcı etkileri, örneğin Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da ve şimdiyse Suriye’de görülebiliyor. Libya’daki yıkımda özellikle, Afrika kıtasında Libya ve Güney Afrika tarafından teşvik edilen “Afrika Döviz Fonu”nun kurulması ve ülkelerin sömürgeci bağlardan kurtulmaya başlamasının Batı’nın büyük güçlerini rahatsız etmesi olduğu biliniyor. Kaddafi Hükümeti, 1973 yılındaki Birleşmiş Milletler’in çözümü olan “uçuşa yasak alan” kararına da aykırı yayılma temelinde yıkıldı. BM çözümünü takiben 50 binden fazla insan NATO bombalamaları sonucu katledildi. Şimdiyse Afrika kıtası parçalanmış durumda. Irak ve Suriye’de de milliyetçi devletçiliğin yıkımı ile benzer bir gidişat Ortadoğu’da da düşünülmektedir.
Libya ve Suriye’de İslamcı gruplar istikrarsızlaştırıcı aktörler olarak tolere ediliyor, güçlendiriliyor ve ön saflara gönderiliyor. Yüzbinlerce ölü ve sistematik savaş cinayetleri, bu siyasetin sonucu oldu, oluyor.

Rojava’da öz yönetim

Suriye’nin kuzeyinde, Rojava’da ise Kürtler, orada yaşayan tüm topluluklar ile beraber meclis demokrasisini içeren özyönetim modelleri kurmuş durumda. Bu, birbirlerine bağlı olmayan üç ayrı kanton olan Cizîre, Kobanê ve Efrîn’de yaşanıyor. Kantonlar arasında ise cihatçi DAİŞ’in hükümdarlık bölgeleri bulunuyor.
Cizîre Kantonu Geçiçi Hükümet Başkanı ve bölgenin en büyük Arap aşiretinin lideri olan Şeyh Hamidy al-Jarba, Shammar’a bir görüşmede şunu anlatmıştı: “Kurduğumuz çok etnik ve dini yapılı özyönetim şekilleri, Ortadoğu insanlarının ortak yaşamları için insani standart olabilir.”
Hediya Yusuf ise bir Kürt kadın direnişçi ve yönetici. Özyönetime dayanan bir örgütlenmeyi en makul gelecek perspektif olarak görüyor. Yusuf da bu konuda şunları dile getirdi: “Burada Kürt, Arap, Ermeni, Êzîdî, Asurî, Keldanî, Hristiyan, Sünni ve Şiiler beraber yaşamakta. Toplumumuz bürokratik süreçler değil insan merkezlidir. Ancak ortak çalışmayla ve jeostratejik bilinçle çözüm üretebiliriz.
Rojava’da, mahallelerde ve köylerde demokratik temelli meclisler kuruldu. Eğitim, kadın eşitliği, güvenlik, ekonomik kalkınma, tarım, dini sorunlar ve çatışmalarla ilgili çözümler buralarda tartışılıyor ve şekilleniyor. Yönetim mevkilerinde bir erkek ve bir kadın birlikte görev alıyor. Yönetim birimlerinde yüzde 40 kadın kotası uygulanıyor. Her kantonda eğitim kurumları var. Bu kurumlarda eşit eğitim uygulanıyor. Kadın akademilerinde jineolojiyle derin bir kadın bilimi araştırması geliştirilmiş durumda. Zaten özellikle kadın hareketinin dinamizmi, Rojava Devrimi’nin gücünü artırıyor.
Türkiye Hükümeti, Güney Kürdistan Federe Yönetimi ve DAİŞ’ten oluşan çevre güçlerin ambargolarından dolayı Rojava’da gıda ve ilaç sıkıntısı yaşanıyor. Êzîdî mültecilerin yaşadığı Newroz Kampı‘na insani nakliyatlar bile engelleniyor. Bu durumda özyönetim, mümkün olduğunca kendi kendine yetmeye, kendi tarım ürünlerinden faydalanmaya ve yaşamak için şart olan acil ürünlerle beslenmeye dönük bir sistem kuruyor. Suriye’nin eski tohum depolarını dönüştürmek, ıslah etmek ve kullanılabilir hale getirmek çok kolay değil. Fakat şu an Beslenme Komitesi’nin inisiyatifiyle domates, salatalık, karpuz, kavun, patates ve başka ürünler de ekilebiliyor.
Rojava’da var olan petrol kuyularının ise sadece beşte biri kullanılabiliyor. Diğer kuyular, DAİŞ‘in kontrol ettiği bölgelerdeki boru hatlarına pompalanıyor.
Fakat tüm bunlara rağmen Rojava’da devrimci kalkış, büyük bir güzellik sunuyor. İnsanlar tüm sosyalite farklılıklarına rağmen uzun vadeli ve ortak barışçıl bir gelecekte çalışabilmek için giderek daha yoğun ve adım adım çalışmaları gerektiğinin bilincinde.

DAİŞ saldırıları

YPG Genel Komutanı olan Redûr Xelîl, bir görüşmede şunları açıklamıştı: “Bizler herhangi bir asker değiliz; aynı zamanda barışı seven insanlarız. YPG, bu bölgede yaşamak, demokrasi ve özgürlük için gereken korumayı üstlenmiştir. DAİŞ, tüm kaynaklarıyla Rojava’ya karşı savaşmaktadır. Yerel güçler ve Batılı güçler kendi stratejik hedeflerini gerçekleştirmeye çalışırken Rojava, iki yıldır Türkiye’nin de destek verdiği DAİŞ tarafından saldırıya uğramaktadır.”
DAİŞ, çoğunlukla Sünni Araplar arasında örgütlendi. 2003 yılında Irak’ta gerçekleşen ABD’nin topluluklar hukukuna aykırı saldırı savaşı, ardından Nuri El-Maliki yönetiminde Şiilerin lehine bir güç değişimini gerçekleştirmişti. Saddam Hüseyin yönetiminde büyük ayrıcalıklar yaşayan Sünnilerin memnuniyetsizliği ise DAİŞ’e verimli bir zemin yaratmıştı.
Diğer DAİŞ kadroları, Erdoğan ve Mesud Barzani’nin de bağlı oldukları Nakşibendilere bağlıdır veya Afganistan’dan, Pakistan’dan, Çeçenistan’dan gelen paralı askerlerdir.
Suudi Arabistan ve Katar, silahları gönderiyor; Ürdün serbest eğitim alanları sağlıyor. DAİŞ uzun süre, ABD ve diğer güçler tarafından ise “böl-yönet” mantığı çerçevesinde destibalizasyon gücü olarak kullanıldı. Aynı zamanda toplulukların katil cihatçıların saldırıları ardından Batı güçlerinden yardım istemesi için de kullanıldı.
DAİŞ’in uyguladıklarının İslam ile de hiçbir ilgisi yoktur. Örgüt, kadınlara saldırıyor, tecavüz ediyor ve köle pazarlarında satıyor; çocukları ve erkekleri düzenli, sistematik şekilde katlediyor. Aynı zamanda, -ister Asuri, ister Êzîdî, ister Hristiyan veya Müslüman olsun- bölgenin kültürel mirasını kendi fikirlerine uymadığı takdirde yok etmeye çalışıyor.
Türk Hükümeti DAİŞ’e destek veriyor. Askeri ve tıbbi altyapı oluşturuyor, eğitim yerleri sunuyor ve büyük miktarlarda silah gönderiyor. Bunun yanı sıra günde 2 milyon Dolar civarında bir petrol ticareti gerçekleştiriliyor. AKP’nin Rojava’daki özyönetim modelini yok etmek konusunda da büyük bir ilgisi var. Çünkü bu şekillenmeye Öcalan’a yakın olan Kürtler katılıyor.
DAİŞ, siyasi merkezi olan Rakka’dan Suriye, Irak ve İran’da bir Halifelik oluşturmak istiyor.
Şengal’de DAİŞ, büyük ölçüde savaş cinayetleri işledi ve Êzîdî halkına karşı toplu katliamlar gerçekleştirdi. YPG ile PKK’nin gerilla güçleri olan HPG ve YJA Star, Êzîdî ve Hristiyan halkları korudu. Orada bir koridor elde edildi. Bu koridor üzerinden 100 bin insan Şengal Dağları‘ndan Rojava’ya geçebildi.
DAİŞ daha önce, aşındırılmış Irak Ordusu’ndan Musul’u çatışmasız biçimde kazanmıştı ve buradaki büyük silah depolarını kontrol altına almıştı. Buradan elde edilen silahlar arasında modern Abraham panzerleri ve diğer modern Amerikan silahları da vardı. Musul’da cihatçılar, Asurî ve Keldanî Hristiyanları katletti ve sürgüne gönderdi. ABD, DAİŞ’in Şengal’de Êzîdîlere karşı uyguladığı saldırılar ardından cihatçıların Erbil’e doğru yürüyüşünü önce bombalamalar ile durdurmayı denedi. DAİŞ’in çatışma grupları, önce Suriye’ye doğru geri çekildiler; ardından Kobanê’ye yöneldiler. Oysa ABD, güzergahı bombalamaktansa örgütün büyük silah depolarını yok edebilirdi.
YPG’nin Kobanê’de haftalar süren direnişi ve Kürtler ile onları destekleyenlerin yoğun uluslararası protestoları ardından ise az sayıda panzer, ağır silah ve DAİŞ birimlerine Kobanê önünde hava saldırıları düzenlendi.
YARIN:
* KDP’nin rolü
* Türkiye’nin rolü
* PKK yasağı neden kaldırılmalı?



MARTIN DOLZER

Çeviri: Nihal Bayram