
Demokratik Özerklik... Ayrı bir sistem, apayrı bir paradigma ve dolayısıyla bugünkü kapitalist moderniteye karşı önemli bir alternatif ve umut durumunda... Demokratik Özerklik, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından 2011 yıllında ilan edildi. Demokratik Özerklik’in ilan edilmesiyle birlikte Kürt siyasetçilere yönelik, ‘KCK operasyonları’ adı altında yürütülen sürek avı ise büyük bir ivme kazandı...
Demokratik Özerklik nedir? İlanından bu yana geldiği aşama nedir? ve Kürt siyasetçilerin tutuklanması ne gibi bir sonuçlar doğurdu? Bu konular üzerine BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak ile konuştuk...
Sayın Kışanak, Demokratik Özerklik’i siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Demokratik Özerklik, Kürt sorunun çözümünde yeni bir sistem inşasında içinde önemli olanaklar barındıran ciddi bir projedir. Demokratik Özerklik, hem Türkleri hem Kürtleri, Türkiye’de yaşayan bütün kimlikleri yaşamasına imkan veren bir modeldir. Ortadoğu için yeni bir modelin gelişme şansı ortaya çıkmıştır. Demokratik Özerklik Modeli ise tüm bu kaoslara çıkış yolu önermektedir. Kadının, gençliğin, İslamın, Aleviliğin ya da diğer her türlü farklılığın, kendi öz gücü ve iradesiyle yaşama katılmasına imkan tanıyan paradigmadır. Örgütlü toplumun krizleri aşarak doğrudan demokrasiye giden, katılımcı demokrasiyi en ileri düzeyde uygulayan bir model olarak önümüze çıkıyor. Devleti değil, toplumu esas alıyor. Bu model devletin alanını daraltırken, toplumun alanını ise genişleten bir modeldir.
Biz, ilk ele aldığımızda bu modelin bu kadar perspektif içerdiğinin farkında değildik. Özerkliği tartışırken hep bir alternatif çözüm modeli arama düşüncemiz vardı.
Neydi bu?
Biliyorsunuz, her bu tür sorunların yaşandığı ülkelerde, halklar kendilerine özgü bir çözüm modeli arar. Bunun içinde sosyal dokusu, ekonomik imkanları; bu temelde kendisine uygun bir model arar. Bu konuda Türkiye’de ‘Bask Modeli mi’, ‘İrlanda Modeli mi’, gibi arayışlarımız vardı.
Peki, bu konuda daha sonra yaşadığını derinliği, Kürt halkı ve Türkiye halklarına yeterince anlatabildiniz mi?
Biliyorsunuz, Türk basını bu modelin sadece Kürtler için olduğunu vurguluyor. Kürtlere, Türkiye haklarına, Ortadoğu’nun geleceğine ilişkin bir model olduğu, yeterince kavranmış, bilince çıkarılmış ve tartışılmış değil. Bu model bu soruya çok güçlü bir yanıttır aslında. Yani birlikte yaşamak mümkün. Bunun cevabı Demokratik Özerklik Modeli’nde var.
Medyadan izlediğimiz kadarıyla, bu model, Türkiye’nin bölünmesi olarak görülüyor...
Modelin öncesinden olan tartışmalar etkili olmuştu. Türkiye’de iki klasik yaklaşım var. Ya Türkiye düzeni ile kısmen uzlaşarak yaşarsın. Ki Federasyon böyledir, klasik otonomi böyledir, klasik özerklikler böyledir. Mevcut sistemle güç dengelerine göre belli ölçüde anlaşarak, kendine bir hayat alanı yaratmaktır. Ama Demokratik Özerklik böyle değil, eşitlik ve özgürlük hukuğu içerisinde birarada yaşama olanağı tanınıyor. Ulus devlet modelini çok ciddi derecede eleştiren bir modeldir. Ulus devletin yarattığı tahribatları ortadan kaldırmaya yönelik kendi içerisinde çözüm önerilerini barındıran bir model.
Ulus devlete eleştirileri nedir?
Demokratik ulus, demokratik vatan; bunlar önemli kavramlardır ve modelin felsefik zeminleridir. Bunlar bugüne kadar fazla tartışılmayan kavramlardır. Ulus tanımlanması pazara göre şekillenmiş, bir etnik kimliğin diğerlerini kendisine benzeştirerek - asimile ederek, kendisine bir alan yaratması ile ilgili bir şey. ‘Ulus’ kavramı tekçilikle, merkeziyetçilikle, otoriteyle, kapitalist pazarla özleşleşmiş bir kavramdır. Ama Demokratik Özerklik ile birlikte demokratik ulus tartışılmaya başlandı ve bunun içinde farklılıkların da kendilerine özerk bir alanları yaratarak, özgürlük ve eşitlilik hukuku içerisinde birarada olma olanağını tanıyan bir modeldir.
İkinci olarak demokratik vatan kavramıdır. Kimlikler belli bir coğrafyada tarihsel olarak buluşuyorlar ve şekilleniyor. Coğrafyanın, ülkenin, vatanın oluşumu ulus devlet modeli ile bir coğrafyayı kapitalizm pazar sınırlarına göre çiziyor. Bazen emperyalist savaşlarda sınırlar cetvel ile çiziliyor, bazen ekonomik kurallara göre çiziliyor. Ama hiçbiri doğal değil, tarihi değil, sosyolojik değil, halkların gerçeği ile örtüşen değil. Ulus devlet modeli kendine bir vatan yaratıyor. Ama bu o coğrafya modeli üzerinden yaşayan halk gerçekliği ile uyum içerisinde değil. Türkiye’deki durum da aynen böyledir. Kürdistan tarihi bir gerçeklik, Kürdistan sosyolojik bir gerçeklik, Kürt halkının kültürel ve etnik varlığının bir parçası. Şu anda, Kürt halkının kimliği gibi coğrafyası da reddedilmiş, inkar edilmiş. Ve yeniden Demokratik Vatan tartışması açılarak, bu coğrafi, sosyolojik ve tarihsel tanım da yerli yerine oturtulmak isteniyor. Türkiye kavramı içerisinde, eğer vatanı, kimliğimizi, kültürümüzü, dilimizi, inanç ve kültürel farklılıklarımızı tamamen kapsıyacak şekilde yeniden tanımlamak istiyorsak, coğrafyamızın da tanımlanması gerekiyor. Bu konuda hakikat ile buluşan yeni bir tartışma platformu açılıyor. Bu tartışmanın sağlıklı yürütülebilmesi için aydınlanmaya ve örgütlü bir topluma ihtiyacımız var.
Örgütlü toplum derken, model konusunda nasıl bir algılama var?
Bizler tabii ki teorik boyutlarını tartışıyoruz. Halk ne kadarını kavrıyor diye insanda ister istemez endişe uyanıyor. Ancak halk modeli kendi yaşamı içinde anlamlandırmaya çalışmış... Örneğin bir gün kuafördeydim. Temmuz ve çok sıcak. Hava sıcaklığı en az 45 derece... Kuaförde çalışan kadınlar da bunalmışlar, güneş de çok vuruyor içeriye. Biri dedi ki ‘Ya Başkanım, bu Demokratik Özerklik’i bir an önce oluşturalım ki, herkes kendi çalışma saatlerini kendisi belirlesin. Bu Türkiye’deki bu çalışma saatlerini sahillere göre belirliyorlar, tabii ki onlar serin, yanmıyorlar. Biz burada yanıyoruz.’ İlginç bir algılama.
Demokratik Özerklik’in yaşama geçirilmesi için Kürt toplumunda tarihi bir zemin var mı?
Kürtler doğal topluma yakın özellikleri bugüne kadar korumuşlardır.
Kürtler sürekli sömürgeci egemenlikleri altında yaşamış, ancak sömürgeci sistem kendisini, Kürtlerde derinleştirememiş. Kendi doğal yaşam koşullarına uygun, yani göçebe bir yaşamla yani biraz doğal topluma yakın koşullarda yaşamışlar. Batı merkezli uygarlığın etkileri onlara fazla nüfuz edememiş. Onun için Kürtlerin Demokratik Özerklik’le buluşmaları daha kolay. Batı merkezli kriterlerle baktığımızda, başı boşluk, kural tanımayan, biraz belki kaygılar ile yaşamayan bir toplum olarak değerlendiriliyor. Bu yaşam başkalarının koyduğu kuralları ile olan bir yaşam tarzı değil. Ondan ziyade kendilerin koydukları kurallar ile yaşayan, kendi kararını verme yetkisini halka veren, halka tanımış bir yaşam modelidir. Bu çok önemlidir. Yani uygarlık modelinin denetlediği demokrasinin yaşama yetkisi dediği şey, kural koyma yetkisidir. Ve onu bir grup egemene vermişler. Kural koyma yetkisi onlarda, halk buna uymak zorunda. Kürtler ise doğal topluma yakın özelliklerle yaşadıkları için kuralları hep eksik anlamışlar, eksik yapmışlar. Aslında onlar kendi kuralları uymaya yatkındır. Böyle bir avantaj vardır.
Türkiye’deki bölünme fobisi nasıl etkiliyor?
Evet, tam da ona geliyordum. Türkiye cephesinde ‘Bölünecekler, ülkeyi parçalayacaklar, ayrılacaklar, bizi arkamızdan vuracaklar’ şeklinde bir yargı var. Ama neticede biz yeterince anlatamadık. Örneğin geçenlerde ulusalcılara yakın bir kanalda, bir akademisyen benim ile Demokratik Özerklik üzerine söyleşi yaptı. Anlatım, sonunda, ‘Ya siz böyle anlatsanız, CHP bile kabul eder Demokratik Özerklik’i’ dedi. Biraz daha izah edilse, bu bölünme fobisinin yerini, ‘Demokratik Özerklik bir çözümdür’ düşüncesi alıyor.
Feodal sistem, ağalık, şeyhlik ve benzeri kurumlar bu modele engel değil mi?
Bireysel görüşüm, Kürdistan’da feodalizm çok derin bir feodalizm değildir. Mesela Batı medeniyetlerin yaşadığı feodalize dönemlerini bence Kürdistan halkı yaşamamış. Örneğin buradaki derebeylik sisteminin, kölelik sisteminin, buradaki soyluluk meselesi, burada sınıfsallaşmanın bu kadar ayrışması; Kürdistan’da bu kadar derin değil. Kürdistan’da daha çok kaba bir feodalizm vardır. Toplumun çok derinliklerine kadar işlemiş bir feodalizm değil. Çoğu yerde de daha çok klan tarzı, yani kan bağına dayalı bir aşiret sistemi var. Kan bağına bağlı bir aşiret sisteminde, sömürüye dayalı bir aşiret sistemi kadar tahripkar değil. Kan bağına dayalı aşiret sisteminin olduğu yerde, sömürü o kadar derin değil ve köleleştirme o kadar ağır değil. Kürdistan’da çok az bölgede ekonomik olarak sörmürge çarkına dayalı bir feodalizm var. Yani topraksız köylüler ve onların üzerinde egemenlik kuran ağa sistemi çok azdır. Ağırlık olarak klan dediğimiz kan bağına dayalı aşiretsel yapıdır ve bunun tahribatları da çok derin değildir. Bu benim sosyolojik bir görüşüm. Tabii ki geri toplumsal değer yargıları gibi sorunlar ülkemizde dün olduğu gibi bugün de büyük bir sorundur.
Demokratik Özerklik herkese eşit hak ve adil yaşam diyor ise, bunun İslam düşüncesi ile bağlantısı nedir?
Biraz önce tanımlarken sadece kimlikler demedim. Demokratik Özerklik, kimlikler, kültürler ve inançlar açısından özerklik imkanı tanıyan, kendi kuralını kendisi koyma hakkını veren bir model. Bu azınlığın, güçsüz olanın hakkını koruyan bir sistem. Demokratik Özerklik ise 3 kişi de olsa, 5 kişi de olsa, herkese kendi özerk yaşamını inşa etme güvencesini veriyor. Toplumsal yapıyı yeninden şekillendirdiğimizde, inanç olarak farklı grupların da kendilerini var edebilecekleri yaşam alanı oluşturuluyor. Bunun yanında başta gençlik hareketi olacak, kadın hareketi olacak, ekolojik hareket olacak, kent meclisleri olacak, köy komünleri olacak ve buna benzer bir çok yerel bazda örgütlenmeler olacaktır. Demokrasiyi şekillendiren asıl mekanizma bu.
Sistemde seçilen nasıl denetlenecek?
Günümüzdeki demokrasi anlayış çoğunluk tarafından seçilmektir. Demokratik Özerklik Modeli, iş ve yol koordinasyonu içerisinde kendisine görev verilmiş, beğenilmediği zaman ‘geri çağırma ilkesi’ ile geri çağırma hakkını elinde tutan örgütlü topluma dayanan bir sistemdir. İnşaa edebilsek, herkes kendi haklarını kendi eline almış olabilen, kimsenin kimseyi ötekileştirmediği bir yaşam alanı inşaa etmiş oluruz. İslam inancına göre yaşamak isteyenle, kendi özgür kararları ile yaşayabilir. Fakat bu başkaların özgürlük alanlarına müdahil olma, egemen olma, bunları yönetme, onların kurallarını koyma hakkını vermez.
Demokratik Özerklik çalışmaları sadece Kürt illerinde izlenilmedi. Örneğin İstanbul’da örgütlü olan Tokat, Çorum ve Yozgat ile ortak düzenlenen bir etkinliğe davet edildim. Orada bize şunları söylediler: „Daha önce Kürtlere karşı çok önyargılı bakıyorduk. Fakat şu an şunu farkettik ki, bizi yok sayan sistem eğer böyle devam ederse, bir süre sonra biz tümden yok olacağız. Bu sistemin karşısında en güçlü karşı koyuşunu Kürt hareketi yapıyor ve bunu başarabiliyor. Devletin bu kadar acımasız baskılarına rağmen kendisini örgütleyen, direnen, mücadele eden ve kendine alan açan bir halk. Biz niye orayı örnek almayalım ki.“
Halkların Demokratik Kongresi’nin çalışmaları ne düzeydedir?
Geçen yıl seçimlerden hemen sonra kıyametin koptuğu bir ortamda ‘Halkların Demokratik Kongresi’ diye bir kongre düzenledik. Ve bu kongre yoğun bir siyasi baskı ortamında geçekleşti. Bir taraftan ateşkes sona ermiş, devlet büyük çaplı askeri operasyonlar yapıyor, çatışmalarda Batı‘ya cenazeler gidiyor. Milliyetçilik, şovenizm almış başını gitmiş, AKP kendi yandaş medyası ile toplumu ağır bir piskolojik bombardımanına tabi tutmuş. Böylesi ağır bir havada birçok kesim ‘şu anda ortam böyle bir kongre toplamak için hiç uygun değil. Bu günlerde herkes Kürtlerden uzak durmaya çalışıyor. Tehlike daha büyük, riskler daha çok’ dedi. Ama tam tersi de yaşandı, bir işe koyulduğumuzda birbuçuk ay içinde böylesi bir kongre düzenleye bildik ve diğer kimlikler Kürtlerin yanında durmaktan çekinmediler. Lazlar, çerkezler, Gürcüler, Kafkaslar Halklar Konfederasyonu, Romanlar...
Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz. Ayrıca Avrupa kamuoyuna anlatma gibi bir çalışmanız var mı?
Ben ‘Kürtler başardı, biz de başarabiliriz’ düşüncesine bağlıyorum. Açık söylemek lazım ki, kendi toplumuzda bu modeli içselleştirmek, bilince çıkartmak ve inşaa etmek konusunda etksiklerimiz var. Avrupa ülkeleri felsefik olarak, ideolojik olarak bu paradigmaya çok yabancıdır. Onlar Kürtlerin mücadelesine daha oryantalist bir göz ile bakıyorlar. Avrupa sadece şu kısmı anlayabilir ‘Kürtler kendi ülkeleri içinde Kürt sorununu çözmeye çalışıyor.’ Diğer kısmını aktarmak zor olur, çünkü Türkiye’nin sınırlarını Avrupa çizdi. Bu konuda felsefik ve ideolojik boyutunu, örgütlü toplum olma, özerk yaşama, devletin alanını daraltma, toplumun alanını genişletme... Böylesi bir sistem inşaasını Batı‘da anlatmak herhalde biraz daha zor olacaktır.
Tam bu noktada yoğun tutuklamalar oluyor. Bu tutuklamalar çalışma ve moralinizi nasıl etkiliyor?
Evet, tutuklamalardaki temel hedef, halk içindeki örgütlülüğü dağıtmaktır, modelin ayağını kırmaktır. Mevcut sisteme insanları mahkum etmektir. Bu bir bakıma ‘Halkın ne işi var yönetimde’ anlayışıdır. Hatta devlet tarafından, Demokratik Özerklik, ‘paralel devlet’ olarak algılanmıştır. Meclis yapılanmalarına karşı önyargılar vardır. Kadın meclisleri, halk meclisleri, kent meclisleri... Bunlar sanırsam devletin ve yöneticilerinin gözünü o kadar korkutmuş ki, binlerce arkadaşlarımızı tutuklayarak, bizleri susturmaya çalışıyorlar. Devlet ‘Ben bin kişi tutuklayayım, bunlar biter’ diyor. Bin kişiyi tutukluyor. Fakat bin kişinin daha görev başına geçtiğini görmüyorlar. Devlet, bu modelin, toplumsal örgütlenme boyutunu idrak edememiştir. Devlet meselenin bir kadro meselesi olduğunu ve ‘kadroları tutuklarsam bu iş bitecek’ zannediyor. Oysa halk kendisi örgütleniyor. Halk bitmeyeceğine göre, bu tutuklamalarda da sonu çıkma ihtimali yok.
‘Olay trajediden çok bir komedi’
Siyasi soykırım çerçevesinde yapılan tutuklamalara halk nasıl bakıyor?
Size bu konuda çok açık örnekler vermek istiyorum. Bu baskı ve tutuklama furyasına karşı herkes bu işi artık tiye alan, dalga geçecek bir yol buluyor, başka türlü başedemiyorsun. Bir arkadaşımız şöyle bir hesap yapmış ‘günde ortalama 10 kişi tutukluyorlar, sene de bilmem kaç kışi yapar. Günde ortalama 50 kişi tutuklasalar, şu kadar eder. 2014 seçimlerine kadar hesaplamış, 73 bin kişi tutuklayabilirler en fazla. Arkadaş diyor ki ‘Başkan, biz 3 Milyon oy almışız, varsınlar 73 bin tutuklu olsun. Ayrıca bu tutuklamalardan dolayı tepki de var. Bu tepki bize oy olarak gelecek.“
Diğer bir örnek ise tutuklananların yakınlarını ziyaret ederek, geçmiş olsun dileklerimizi iletmek istedik. Eve girerken ev sahibi olan kadın bizi kapıda karşıladı ve bana şunu söyledi: ‘Başkanım, sakın üzülme, birşey olmaz. İçeride 6 bin Kürt vardır. Bizimkiler onlardan iyi mi, onlar da gitsin.’ Kısacası, bizler evlere moral vermeye girerken, moral alarak çıkıyoruz.
Korkunun yenilmesi mi var?
Aynen öyle. Bir eve gittik, ev bir kaç gün önce basılmış. Evde yaşlı bir kadın, tahminen 60 yaşlarında. Evde de 4, 5 tane çocuk var, 10, 12, 15 yaşlarında. Onlar da torunları... Oğlu cezaevindeymiş, o son baskında gelinini de almışlar. Yaşlı nene torunları ile başbaşa kalmış. O yaşlı kadın da aynı şeyi söyledi: „Başkanım herkes içerde, bizimkiler de olsun, ne olacak...“ Kendisine olayın nasıl olduğunu sorduk. Nene olayı şu şekilde anlattı: „Gelini almış gidiyorlardı. Geçtim kapının önüne. ‘Nereye gidiyorsunuz’ dedim. Polis, ‘işimiz bitti’ dedi. Ben de ‘İşiniz daha bitmedi. Evi dağıttınız. Ben yaşlı bir kadınım. Gelini de götürüyorsunuz. Şu yatakları düzeltin öyle gidin dedim. Onlara yatakları düzelttirdim.’
Olay trajediden çok bir komedi. Daha kötü sonuçlar yaratma şansı yok. Halk kendisini bu baskılar karşısında gülecek şeyler buluyorsa, bu bir başetme, üstesinden gelme yöntemidir. Ben şahsen gurur duyuyorum. Halk işte böyle direniyor.
NİHAL BAYRAM