‘Enerjimize, suyumuza, toprağımıza sahip çıkalım! Demokratik özgür yaşamı inşa edelim!” Bundan sonra her alandaki temel sloganımız bu olacak. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan dönemin sloganı olarak bunu öngörüyor. Her yerde bunun taşınmasını istiyor. Neden? Belli ki değerlerimize sahip çıkma ve özgür yaşam temelinde demokratik toplumu inşa etme durumumuzu zayıf ve yetersiz görüyor. Dönem sloganını böyle somutlaştırması hem bir eleştiri oluyor, hem de somut bir perspektif.

Peki hareket ve halk olarak biz, mevcut sloganın içeriğiyle ilk defa mı karşılaşıyoruz? Elbette ki hayır! Yıllardır bu düşünceler temelinde kendimizi eğitiyoruz. En azından son on yıldır planlı ve örgütlü olarak bu temelde pratik geliştirmeye çalışıyoruz. “Bir Halkı Savunmak” isimli kitap ile “Demokratik Toplum Manifestosu” isimli beş ciltlik kitap bu konuda neleri nasıl yapmamız gerektiği konusunda bizi aydınlatıyor.
Fakat tüm bunlara rağmen, yine de on yıldır pek bir mesafe kat edebilmiş değiliz. Enerjimize, suyumuza, toprağımıza sahip çıkmada yetersiziz. Neden? Çünkü, demokratik konfederalizm esasları temelinde kendimizi, yani toplumumuzu örgütlemiş değiliz. Demokratik öz yönetimimizi kurmuş ve kendi kendimizi yönetir hale gelmiş değiliz. Demokratik ulus inşasını başarmış değiliz. Bu nedenle aslında özgür değiliz. Dolayısıyla kendi gerçeğimize sahip çıkamıyoruz. Kısaca demokratik toplum olarak kendimizi örgütleme ve yönetmede yetersiziz. Çünkü özgür yaşamı inşa edemiyoruz.
Peki demokratik özgür yaşamı neden inşa edemiyoruz? Bu konuda bizi engelleyen temel etkenler ne? Egemen siyaset mi özgür yaşamı inşa etmemizi engelliyor? Yoksa bunun için imkan mı az? Halk böyle bir yaşama çok mu kapalı? Dikkatle değerlendirilirse bunların hiç biri ciddi bir engel olma özelliği taşımıyor. Kuşkusuz egemen siyaset faşist, gerici, sömürgeci ve soykırımcı. Fakat gücünü çok önemli bir biçimde kaybetmiş olduğu da bir gerçek. Bu nedenle özgür yaşam inşasını engelleyebilecek bir güce ve etkinliğe sahip değil.
Diğer hususlar ise egemen siyaset engelleyiciliği kadar bile etkili değil. Çünkü özgür yaşamı inşa bakımından Kürdistan hiçbir zaman bu kadar imkana sahip olmadı. Kırk yıllık özgürlük mücadelesi bunun için tarihin en büyük imkanını biriktirdi. Özgürlük devrimimiz değişik aşamalardan ve zorlu süreçlerden geçerek bugün özgür yaşamı inşa noktasına ulaştı. Dolayısıyla özgür yaşamı inşa etmek bakımından imkan azlığından veya sınırlılığından asla söz edilemez.
Halkın durumuna gelince, tarihin hiçbir devrimi belki de bugün bizim devrimimizin sahip olduğu kadar güçlü bir halk desteğine sahip olmamıştır. Bugün özgür yaşam arayışı ve mücadelesinde Kürt halkının diğer halklara ve insanlığa ilham kaynağı olduğu tartışmasızdır. Bu nedenle Kürt halkının özgür yaşamı inşa etmeye kapalı olduğunu veya böyle bir yaşamı istemediğini söylemek haksızlık olur. Kürt halkı özgür yaşama karar vermiş ve bunun için on binleri feda etme gücünü göstermiştir.
O halde sorun nerededir? Çok açık ki, sorun bu işe öncülük etmesi gerekenlerdedir. Demokratik özgür yaşamı inşa etmesi gereken örgüt ve kurumlardadır. Peki söz konusu örgüt ve kurumlar demokratik özgür yaşamı inşa etme konusunda karşıt veya isteksiz midir? Söze bakılırsa böyle değillerdir. Fakat on yıllık pratiğe bakılırsa da böyle oldukları gözükmektedir. Besbelli ki özgür yaşama karşıtlık veya en azından böyle bir yaşamın inşasında isteksizlik söz konusudur.
Peki bu neden böyledir? İşte işin püf noktası buradadır. Çünkü demokratik özgür yaşam bireyci değil, komünaldır. Ortak çalışma ve adil paylaşım ilkelerine dayalıdır. Demokratik özgür toplum komünal ve paylaşımcıdır. Bireysel çıkara dayalı baskı ve sömürüye kesinlikle karşıdır. İşte bu noktada beş bin yıllık iktidar ve devlet sistemine dayanan ve kapitalist modernite tarafından zirveye çıkartılan bireycilik direnmektedir. Bu da yaratılmış olan çok büyük birikime rağmen demokratik özgür yaşamın inşasını engellemekte ve geciktirmektedir.
Kürdistan özgürlük devrimi işte böyle bir noktaya gelip dayanmıştır. “Nasıl bir yaşam?” sorusuna verilecek cevapla belirlenir bir noktaya ulaşmıştır. Kürt toplumu kendini komünal ve paylaşımcı bir yaşam çizgisinde mi örgütleyecektir, yoksa kapitalizmin her şeyi pazara sürdüğü ve çıkarcı kıldığı bireycilikle mi? Belli ki özgürlük devriminin geleceğini bu soruya verilecek cevap belirleyecektir.
Peki orta sınıfın dayatmakta olduğu bireycilikle özgürlük devrimini ilerletme ve zafere taşıma şansı var mıdır? Besbelli ki yoktur. Son kırk yıllık mücadele pratiğinin sonuçları böyle bir şansın ortada olmadığını göstermektedir. Eğer böyle bir şey mümkün olsaydı, o zaman PKK çizgisi değil, Kürdistan’daki orta sınıf grup ve partileri gelişme sağlayacaklardı. Oysa kırk yıllık mücadelenin sonuçları çok net olarak gösteriyor ki, orta sınıf çizgisi başarısız kalıp iflas ederken, doğrulanan ve başarı kazanan PKK çizgisi olmuştur.
Burada başarısız kalan orta sınıf bireyciliği olurken, kazananın da PKK’nin “Komünal yaşam ve kolektif çalışma” çizgisi olduğu nettir. Dolayısıyla bireyci yaşam ve çalışma tarzının Kürdistan’da özgürlük devrimini yürütmeye yetmediği açık ve kesindir. Bu noktada yeni orta sınıf “Sürecin değiştiği ve birikimin olduğu” iddiasını ileri sürmektedir. Kuşkusuz kırk yıllık devrimci mücadele tarihi öneme sahip birikim ortaya çıkarmış ve yeni süreçleri gündeme getirmiştir. Ancak gerçek böyledir diye, yaratılan birikim bazı güçlerin bireyci yaşam ve çıkarı için kullanılacak da değildir. Bu bir kolektif mücadele birikimidir ve daha büyük özgürlük mücadelelerine seferber edilmek durumundadır.
Süreç değişikliği konusuna gelince, kırk yıllık mücadele ile kültürel soykırım rejimi iyice teşhir edilip önemli darbeler vurulmuştur, fakat kültürel soykırım tümden yok edilmiş değildir. Yani Kürt inkarı ve imhasını esas alan sistem tümüyle yıkılmış değildir. Kürt varlığı ve özgürlüğü tümüyle güvenceye alınmış değildir. Hala Kürdü inkar ve imha sistemi yürürlüktedir. Bu da varlık ve özgürlük savaşını daha bir süre kesintisiz olarak sürdürmeyi gerektirmektedir. Böyle bir savaşın da ancak komünal yaşam ve kolektif çalışma temelinde yürütülebileceği ve başarıya götürülebileceği açıktır.
Dikkat edilirse, inkarcı sisteme dayanan çete saldırıları karşısında vatanı ve özgürlüğü savunabilmek ve gelinen noktada özgürlük devrimini derinleştirebilmek demokratik özgür yaşamın inşasını gerektirmektedir. Ancak komünal ve paylaşımcı özgür yaşam inşasının Kürt toplumunu örgütleyip güçlü hale getireceği ve böyle bir toplumun da varlık ve özgürlük mücadelesini her zaman başarıyla yürüteceği açıktır.
Dolayısıyla toplumu ve devrimi zayıf bırakan bireyci ve çıkarcı-sömürücü yaşam anlayışına karşı ciddi bir ideolojik ve örgütsel mücadelenin yürütülmesi gerekmektedir. Her yerde komünal ve paylaşımcı özgür yaşam inşasını geliştirmek ve bu temelde toplumsal değerlerine sahip çıkar hale gelmek tarihi önem arz etmektedir. Bu da demokratik toplum ve ulusun temeli olan demokratik özgür yaşam inşasını seferberlik halinde ele almayı ve gerçekleştirmeyi zorunlu kılmaktadır.
Demek ki içinde bulunduğumuz dönemin temel görevi demokratik özgür yaşamın inşasıdır. Ülke zenginliklerine de, toplumsal onur ve değerlere de sahip çıkmanın temel yöntemi budur. O halde nasıl yaşamalı sorusuna doğru cevap vermek ve komünal-paylaşımcı yaşam çizgisini her alanda hayata geçirmek gereklidir. Dönemin gerçek devrimci tutumu da, devrimci çalışması da budur.