Sonu bildik "tek, tek, tek" tekerlemesiyle biten "Kürt Açılımı" ya da "Birleşmiş Milletler adım atmasa da ben yaptırımlarımdan vazgeçmem" diyerek Suriye kapısına asker dayama noktasına varan "Komşularla Sıfır Sorun" sürecini ayrıntıda hatırlayalım. Hatta YÖK ya da seçim barajı ya da Siyasi Partiler Yasası gibi AKP'nin başta çatışmalı olduğu alanlara ilişkin birkaç yıl önceki söyledikleri ile taban tabana zıtlaşan bugün geldiği totaliter ters dönüşe ulaşma süreci hatırlanırsa, onun kirli yönteminin iç yüzü çok net ortaya çıkıyor.
***
Otuz yıldır devlet eliyle gerçekleştirilen kirli bir savaş sürmektedir bu ülkede. Yarım trilyona yaklaşan mali ve en az 60 bin civarında olduğunu düşündüğüm insan kaybı tırmanışını sürdürüyor. Ergenekon'un ünlü bebek katilleri Kürt katliamındaki rollerini tek tek itiraf ediyorlar. Eski genel kurmay başkanlarının Kürtlerden gelen "barışın önünü açmak için eylemsizlik" gibi kararları tanımayarak katliama yönelik eylemlerini kesmeyeceklerini pervasızca ilan edip ortalıkta rahatça dolaşabiliyorlar. Bir kısmı cezaevlerine tıkılarak, bir kısmı yandaşlaştırılarak basın susturulmuş, üniversite yönetimleri ve YÖK, eğitim kurumu, Yargı, polis gücü bütünüyle İslam-Türkçü Cemaat'in denetimine sokulmuştur.
Şimdi sıra Anayasa'da.
***
Peki bu ülkede halkların kardeşliğini savunan, eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı, demokratik bir anayasa çıkabilir mi?
Kürt, Ermeni, Arap, Yahudi, Laz, Çerkez, Asuri-Keldani, Roman... Yani kendini Türkiye Vatandaşı olarak tanımlayan ama kendinin özgün kimlik tanımı yasaklanmış farklı halk, ulus ya da etnik gruplar ve Alevi, Hristiyan, Süryani, Êzîdî, yani kendini 'Müslüman-Sünni-Hanefi' olarak tanımlamayan kültürler neredeyse bu ülkenin yarısını oluştururken, onları düşman addeden bir devletin halklara barış vaat eden bir anayasa yapması mümkün değildir.
Günde en az dört beş kadının erkek şiddeti sonucunda öldürüldüğü bir ülkede, kadını bir doğum aracı olarak tanımlayarak 'en az üç' çocukda direnen bu erkek sisteminin cinsiyet ayrımını reddeden bir anayasa üretebilmesi mümkün değildir.
Emeğin değerinin sıfır altında dolaştırıldığı bir sistemin egemenliğinde emeğe saygılı, emekçilerin haklarından yana bir anayasanın yapılabileceğini düşünmek ham hayaldir..
Barışın, ötekiyle eşitlenmenin, emeğin temel alınacağı bir anayasa ancak barışın, ötekinin, emeğin yer aldığı bir platformda gerçekleşebilir. Bu devlet ve onun ruh ikizi üç partisinin ise böyle bir derdi zaten yoktur.
***
Umut yok mu?
Var elbette! Anayasa tartışmaları, parlamentonun kapalı kapılar ardındaki odalarından ya da tepişme salonlarından kurtarılarak özgürleştirilmeli, yani sokağa taşınmalıdır. Yeni Anayasa'nın hazırlanması süreci, sokakta, halkların, işçi ve emekçilerin, gençlerin ve kadınların kitlesel olarak katıldığı eylemli sokak hareketleri ile gerçekleştirilmelidir. Yani meclisin dayatmalarına kendini teslim eden değil, demokratik haklarını kullanıp sıradan kitlesel sokak tartışmalarından genel greve kadar her türden eylemle direnerek kendini meclise dayatan bir Demokratik Özgürlükçü Anayasa Hareketi ile örgütlenip gerçekleştirilebilir.
Bu eylemler sadece halkları kendilerini özgürce ifade etme olanağı vermeyecek, yanı sıra sokağın gücünü Meclis'in önüne dikecektir. Geyik muhabbetlerinin konusu olan Arap Baharı sohbetlerinin peşine takılmak yerine, her halk, işçi ve emekçiler ve baskı altına kendini ifade edemeyen her sosyal grup, herkesi kucaklayacak özgürlüğün yani kendi baharının yaratıcısı olmalıdır.
Böylesi bir kitle hareketinin yaratılması elbette öncelikle Blok'un birinci ve asli görevidir.
Meclis bizim, ülkemizde yaşanan siyasal gerçekleri deşifre etmek için kullanabileceğimiz bir platformdur, doğru ama sadece bu kadar. Bundan ötesi, 'milletin' vekillerinin değil, 'milletin' görevidir.