İster darbeyle ister seçimle gelmiş olsun, bütün diktatörlerin, faşist partilerin ortak kaderi seçimle gitmemiş olmasıdır.
Bu, adeta faşist iktidarların kanunu ve kaderi gibidir.
Hitler’den Saddam’a kadar geniş yelpazede bütün örnekler bu kuralı doğruluyor.
7 Haziran ve peşi sıra yapılan 1 Kasım tekrar seçimleri ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Türkiye’de de kuralın bozulmayacağını gösterdi.
Evet AKP seçimle geldi ancak seçimle gitmeyecek.
Bu, kesin bir biçimde görüldü.
Türkiye’de AKP faşizminin yenilgiye uğratılmasının tek gerçekçi yolu, halkların ortak mücadele platformunun kurulmasından geçiyor.
HDP, siyasi alanda bunun mümkün olduğunu kanıtladı.
Ancak AKP’nin faşizan karakteri ve uygulamaları, parlamento zemininde verilen siyasi mücadelenin diktatöryal iktidarı yıkamayacağını gösteriyor.
Bu açıdan Rojava pratiği hayli öğretici.
19 Temmuz’da Kobanê’de Halk Savunma Birlikleri(YPG)’nin ilan edildiği döneme benzer bir süreç Kuzey Kürdistan’da yaşanıyor.
Botan’dan başlamak üzere Kürdistan kentleri ve ilçeleri Sivil Savunma Birliklerini(YPS) ilan ediyor. Rojava Demokratik Özerk Kantonlara benzer biçimde öz yönetim direnişi devam ediyor.
Rojava devrim güçleri ve Suriye demokratik güçleri geçen yılın son dönemlerinde çok önemli iki adım attı. Önce Demokratik Suriye Güçleri(QSD) ilan edildi ardından Suriye halkları, Demokratik Suriye Meclisi’nde mücadelelerini ortaklaştırdı.
QSD, kısa bir süre içerisinde önemli başarılar ve sonuçlar elde etti.
Benzer bir oluşumu Türkiye’de gerçekleştirilebilir mi?
Evet geliştirilebilir.
Kaldı ki KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın 2015 yılının son günlerinde Le Monde’a verdiği mülakatta bunun sinyalleri var.
Benzer biçimde PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan da, ‘bütün demokratik güçleri AKP faşizmine karşı ortak mücadele etmeye çağırıyorum’ demişti.
AKP iktidarının, DAİŞ eliyle Rojava’da, Saray’ın Jitemi ile de Kuzey Kürdistan’da estirdiği terör, uyguladığı vahşet ve barbarlık, halkların ortak mücadele platformlarını dağıtmayı hedefliyor. Aynı zamanda halkları ve farklılıkları düşmanlaştırarak, birlikte yaşayamaz hale getirmek istiyor.
Kapitalist modernitenin milliyetçiliğe dayalı ulus devlet zihniyetine karşı demokratik modernitenin çözüm modelini geliştiren Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ise, demokratik modernite olarak tanımladığı paradigmayı demokratik ulus perspektifiyle modelliyor. Yönetim biçimini ise devlet olmayan demokratik özerklik olarak adlandırıyor. Yani devlet değil demokratik halk otoritesi, yönetimi.
Bu model Rojava’da hem öz yönetim hem de öz savunma bağlamında şimdiden büyük başarılar elde etti. Kuzey Kürdistan’da benzer gelişmeleri yaşamanın arifesindeyiz.
Evet Türkiye Suriye değil. Rojava ile Kuzey’deki süreç birebir örtüşmüyor ancak her ikisinde de saldırılar aynı perspektifli. Ulus devletçi egemen güçler(ister BAAS olsun, ister AKP) halkların birlik ruhuna kastediyor. O halde yapılması gereken QSD gibi sonuç alan bir modeli diğer parçalarda uygulamaktır. Başka Türlü sonuç almak pek mümkün görünmüyor.
Türkiye sol güçlerin bu potansiyeli vardır. Gerilla güçleri ve silahlı direniş birlikleri vardır.
Eğer Kuzey’de YPS, YPG gibi bir rol üstlenebilir, benzer biçimde QSD gibi bir platformda halkların direniş güçleri bir araya gelirse, ‘Demokratik Türkiye Özgür Kürdistan’ yakındır demektir.
Böylesi devrimsel bir gelişmenin yaşanması için, Türkiye’deki devrimci dinamiklerin harekete geçmesi ve Kürt Özgürlük Güçleriyle geçmiş dönemlerde de örnekleri olduğu gibi Faşizme Karşı Birleşik Cephenin oluşması gerekiyor.
Aynı modelin Güney ve Doğu Kürdistan’da, Irak ve İran’da sonuç almaması için hiç bir neden yok.