Türkiye Cumhuriyetinin kurucu meclisi 23 Nisan 1920 yılında kurulan meclistir. Bu mecliste Kürtler, Çerkezler, her inançtan topluluklar bulunuyordu. Türkiye ve Kürdistan'da yaşayan tüm kimlikler bu mecliste yerini alıyordu. Bu meclis yeni Türkiye'nin kurucu meclisiydi. Nitekim bu nedenle her 23 Nisan bayram olarak kutlanmaktadır. 

Türkiye bu meclis öncülüğünde ulusal kurtuluş mücadelesi vermiştir. Eğer bir Türkiye'den söz edilecekse, bu meclis ve bileşimini içermek durumundadır. Çünkü bu meclise dayalı olarak mücadele verilmiştir. Yeni Türkiye'nin meşruiyeti de bu meclisle sağlanmıştır. Eğer bir ulusal birlikten söz edilecekse o da çok farkı kimlikleri içeren bir ulusal birliktir. Kürtler de, Çerkezler de, başka topluluklar da kendi kimlikleri, kendi dilleri, kendi kıyafetleri ve kendi değerleriyle bu birlik içinde yer almışlardır. Tüm farklı birliklerin kendi özyönetimleri de kabul edilmiştir. Zaten Türkiye meclisine gelen Kürt aşiret reisleri ve beyleri bulundukları bölgeyi bizzat yönetmektedir. Türkiye'nin kuruluşunda bu zihniyet ve bu maya vardır. Yedi düvele kafa tutmadan söz ediliyorsa, bu böyle gerçekleşmiştir. 

Bu kuruluş zihniyeti, ruhu ve felsefesinden ne zaman kopulmuştur? Bunu iyi anlamak lazımdır. Lozan görüşmeleri sona doğru giderken İngilizler Musul ve Kerkük karşılığında Türkiye'ye diğer kimlikleri yok etmeye dayalı ulus-devlet kurma izni ve desteği verince, kuruluştaki Demokratik Ulus diyebileceğimiz zihniyet terk edilmiştir. Aslında ilk meclisin ruhu ve amaçlarına ters bir anlaşma sonucu tek bir kimliğe dayalı ulus yaratma politikasına yönelmiştir. Kürtleri ve diğer kimlikleri yok etme karşılığında Musul ve Kerkük bırakılmıştır. Bu kirli anlaşmayla Musul ve Kerkük’ün bırakılmasına en başta da Kürt vekiller karşı çıkmışlardır. 

Şimdi Türkiye'de milli duruş adına, Misak-ı Milli adına Kürt düşmanlığı yapılmaktadır. Ancak İngiltere ile kirli pazarlık sonucu Misak-ı Milliden vazgeçilip Kürtleri yok etme politikası izlendiği gizlenmektedir. Kurucu meclisteki milli tutum yerine dış güçlerle yapılan ve milli çıkarlara uymayan politikalar temelinde Kürt düşmanlığı yapılmıştır. Kurucu meclisin ruhuna uymayan şey nasıl ulusal politika olabilir? Çünkü o zamanın ulusallığı şimdiki gibi tek millet deyip herkesi Türkleştirmek değildir. O zamanın Türkiye’si üzerinde yaşayan tüm kimliklerin ortak çıkarı vardır. O zamanlar birlik anlayışı diğer kimlikleri yok etmeye dayalı birlik anlayışı değildir. Kurtuluş savaşını veren ve yeni Türkiye'yi kuran irade Kürt’üyle, Türk’üyle, Çerkez’iyle, Alevi’si ve Sünni’siyle ortak tutum takınmıştır. Ancak bu iradede hiçbir kimliği reddetme yoktur. Aksine her kimlik farklılığıyla kabul edilmektedir. Kurucu meclise dayalı irade değil de, dış güçlerin dayattıkları kabul edilince, onlar Musul ve Kerkük’ü bırakırsanız biz de sizin ulus-devlet kurmanıza ses çıkarmayız denilince, bugünkü zihniyet, politika ve uygulama ortaya çıkmıştır. Yani kurucu meclis iradesinin tersi bir durum yaşanmıştır. Dış güçlerin iradesi hakim olmuştur. 

Türkiye o günden bugüne kurucu meclisin iradesine ters bir politika yürütmüş, Kürtlerle kavgalı olmuş, diğer kimlikleri yok saymış, Türk ve Sünni bir ulus yaratmaya çalışmıştır. Ancak tüm bu politika ve uygulamalar sonuç vermemiş, ne Kürtler ne de Aleviler yok edilebilmiştir. Şu anda Kürtler direnmekte, Aleviler direnmekte, tüm farklı kimlikler, kültürler ve inançlar direnmekte ve kendileri olarak var olmak istemektedirler. 

Cumhuriyet Halk Partisi kendisini Türkiye'nin kurucu partisi olarak görmektedir. Türkiye'nin kurucu meclisi de 1920 meclisidir. Cumhuriyet Halk Partisi sürekli ulusalcılıktan söz etmektedir. Yakın zamana kadar da ulusallık adına Kürt kimliği inkar edilmiştir. Ulusallık tam da 20. Yüzyılda Mussolini, Hitler ve birçok ulus-devletteki anlayış olarak anlaşılmıştır. Birinci Dünya Savaşı böyle bir tek kimliğe dayalı ulusalcılık fetişizmi ortaya çıkarmıştır. Aslında bu düşünce, o yılların ortaya çıkardığı arızi bir durumdur. Belki o yıllarda bir anlamı olan bu ulusalcı yaklaşımın artık bir tarihsel temeli de, ihtiyaca cevap veren bir yanı da, bugüne cevap verecek bir yanı da kalmamıştır. Bu dar ve tekçi ulus anlayışı Türkiye'yi zorlamakta ve birliğini tehlikeye sokmaktadır. Hem kurucu meclise uygun olmayan hem de bugün Türkiye'ye zarar veren bu ulusal anlayışın bırakılması gerekmektedir. Eğer CHP kurucuyum diyorsa, bu kuruculuğu güncelleştirmesi ve Türkiye'ye tüm farklılıklarıyla gerçek anlamda sahip çıkması gerekmektedir.

CHP demokratım, sosyal demokratım diyorsa, kurucu parti olarak bugün rolümü oynamak istiyorum diyorsa demokratik bir ulusalcı anlayışa sahip olması gerekir. 20. Yüzyıl ortalarındaki arızi ulusalcılığı bırakıp kurucu meclisin ruhuna uygun bir demokratik ulusalcılığa evrilmesi gerekir. Demokratik Ulus olunabilir. Çok farklı kimlikler Demokratik Ulus altında birlik olabilirler. Bu demokratik ulusçuluk Türkiye'nin sorunlarını çözer. CHP’nin de kurucu olmasına uygun bir tutum içinde olmasını sağlar. Ulusalcılık bırakılmasın, bir ulusalcı yaklaşım gösterilsin, ama demokratik ulusçu, demokratik ulusalcı olunsun! CHP bu zihniyete kavuşmadan demokratik karaktere kavuşamaz. 

AKP'nin Türkiye'yi getirdiği nokta ortadadır. AKP'nin tek tek diyen zihniyeti, Kürt sorununu çözme yerine ezme politikası izlemesi Türkiye'yi bir çıkmaza sokmuştur. AKP'nin politikası Türkiye'nin birliğini sağlama ve Türkiye'yi demokratikleştirme konusunda bir yaklaşım içermemektedir; Türkiye'yi otoriter ve faşist bir yapılanmaya götürmektedir. AKP de farklı bir tekçilik politikası izlemektedir. Sünni-Türkçü bir politikaya yönelmiştir. Bu da kurucu meclise ters bir politikadır. AKP'nin hem iç hem de dış politikası Türkiye'yi büyük tehlikelerle karşı karşıya getirmiştir. Eğer CHP bu politikadan rahatsızsa ve 1920 meclisi temelinde kurulmuş yeni Türkiye'nin kurucusu olduğunu söylüyorsa, önceki dönemlerin koşullarında çıkmış bazı anlayışları bırakıp bugünkü koşullara göre bir Demokratik Ulus anlayışıyla Türkiye'nin demokratik kuruluşunda rolünü oynamalıdır. Yeni rolünü demokratik ulusalcılıkla, yani Demokratik Ulus anlayışıyla Kürtleri, Alevileri, Çerkezleri, Süryanileri, Ermenileri, Êzidîleri kapsayan ve her kimliğin kendi dili ve kültürüyle özyönetimine, yerel demokrasiye kavuşacağı bir yeni Türkiye anlayışıyla hareket edilmelidir. O zaman Türkiye'de diğer demokrasi güçleriyle birlikte bir seçenek haline gelir.

CHP klasik ulusalcı anlayışı bırakıp demokratik ulusalcı bir çizgiye gelmezse marjinal hale gelmekten kurtulamayacaktır. Bu demokratik ulusalcılıkta Alevilerin de kimliği ve kültürü olduğu gibi kabul edilip inanç ve ibadet özgürlüğünü tam sağlama olacaktır. Kuşkusuz bu demokratik ulusalcılıkla kültürel İslam, demokratik İslam anlayışını da politikasına yedirirse o zaman Türkiye'nin tümüne seslenmiş bir demokratik anlayışla bugünkü durumdan kurtulur, kurucusu olduğu Türkiye'de söz sahibi olur. Yoksa 1930’lu yılların katı ulusçuluğuyla tüm farklı kimlikleri, inançları yok etmeyi hedefleyen ulus-devlet anlayışıyla CHP’nin varacağı bir yer yoktur. Amiyane deyimle hem kiliseden hem de camiden olma durumuyla karşı karşıya gelecektir.

Bunları şunun için belirttik; sürekli AKP'ye rahatsızlıktan söz ediyor. AKP'nin demokratik olmadığını, baskıcı olduğunu söylüyor. AKP'nin Türkiye'yi getirdiği nokta eleştiriliyor, ama bir alternatif politika konulmuyor. Kuşkusuz AKP'nin eleştirilmesi önemlidir. Çünkü Türkiye'yi uçurumun eşiğine getirmiştir. Ancak bu eleştirilerin anlamlı olması için tutarlı bir demokratik tutumun ortaya konulması lazım. Bu, CHP’de yoktur. Yine bu dönemde AKP'ye karşı bir demokrasi bloku kurulması gerekirken, AKP'nin milliyetçi ve şovenizmi dalgalandırmasının etkisiyle izlediği politika demokrasi mücadelesine güç vermeyerek AKP'nin değirmenine su taşımaktadır. 

CHP ve çıkmaza giren 1930’lu yılların ulusalcılığı bir kavşağa gelmiştir. Ya eskide ısrar edip marjinalleşip aşılacak hale gelecektir ya da Demokratik Ulus anlayışına gelerek demokratik ulusalcılıkla Türkiye açısından yeni bir rol üstlenecektir. CHP’nin bugünkü noktada kalmasının koşulları kalmamıştır.