
Milliyetçiliğin ve Ulus Devlet’in ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Ulus devlet modeli kendi içerisinde düşmanlığı taşıyor. Çünkü önce yok sayıyor, sonrada yok sayılmak ve öyle görülmek istenmeyenlerin direnişi gelişince de üzerlerine giderek eziyor. Yetmeyince her türlü kıyımı gerçekleştiriyor. Böyle bir sistem dünyanın neresinde olursa olsun ortaya çıkaracağı sonuç budur. Ruanda’da, Nijerya’da, Irak’ta, Suriye’de ve de Türkiye’de Erdoğan ve benzer zihniyetlerin açığa çıkardığı gerçeklik bu olur ve bunun dışında başka bir sonuç çıkmaz. Doğası gereği tekçilik faşizmi getirir, faşizm ise halkların düşmanlığıdır.
Ulus devlet yapısı tekçi olan bir sistemdir. Bu sadece siyasal yapı için geçerli olan bir durum olmaktan öteye, dini inançlara da yansır. Öyle ki başka inançlara yer verilmez. Tersine diğer inançlar hedeflenerek tasfiye edilmek istenirler. Erdoğan ve şürekasının yaptığı bu değil midir? Diğer inançlara Alevi, Êzîdî, Hıristiyan, Yahudilere ne kadar hakaret yağdırdılar!
Devlet ulus modeli kimin ya da kimlerin siyasal çözüm modelidir? Kapitalistlerin ve onların modernite projelerinin. Kapitalistler zamanında eğer kendilerince tek ulusa dayalı devletler oluşturmasaydı, tek para birimi, tek ağırlık birimi, tek konuşma dili, tek dini inanç derken bu kadar teklik oluşturmasaydı, doğası gereği tekçi olan pazarlarını da oluşturamazlardı. Dolayısıyla halkların çok doğal yürüyen, insana, yüreğe ve ahlaka dayalı halkların ekonomik modelini ezip geçemezlerdi. Tabii ki kar da edemez, ceplerini dolduramazlardı. Hiç yatırıp milyarlar vuramazlardı. Uluslarda sahte duygular ve hisler uyandırarak kendi yanına çekmesini bilen kapitalist modernite bunu yapmasaydı, halkların varlıklarına el atamayacak ve soyamayacaktı.
Dikkat edelim, Erdoğan’ın en çok kullandığı yol bu yol değil midir? Tekçilik neredeyse genlerine işlememiş mi? Her bir parmağı ayrı faşizan bir içerik taşıyan dört parmağıyla işaret ettiği tekçiliğin sembolleri değil midir?
Eğer dile getirdiklerimiz tekçiliğin sembolleriyle ise o zaman bu tekçilikleri hedeflememiz gerekmez mi? O zaman yapılması gereken nedir? Yapılması gereken, bu tekçiliği savunan yapıların karşı kutbunda yer alan bir zihniyetle meydana çıkararak önce zihniyette yani düşünce ve ideolojide alt etmek gerekmez mi?
İşte bu tekçi zihniyetin karşı kutbunda yerini almış/alacak olan yeni düşünce ve yaşam biçimi demokratik ulus düşünce ve yaşam biçimidir.
Demokratik ulus modeli, “Demokratik ulusçuluk anlayışı, kendisini etnik temele dayandıran ulus-devlet anlayışına bir darbedir. Etnik kökene dayanan ulus-devlet paradigmasına karşı olan yeni bir paradigmadır. Etnik temele dayanmadan ulusun yeniden tanımlanmasıdır.” Başkan Apo’nun deyimiyle: “Sınıf, cins, etnik ve kültürel tahakküme dayalı ulus gerçekliği yerine, halkların komünal demokratik değerlerini tanıyan, cins özgürlüğüne açılmış etnik-ulusal baskıyı aşmış, kültürel dayanışmayı esas almış” bir modeldir.
“Demokratik ulus demek, ulusun hemen hemen her ferdinin örgütleşmesi demektir. Devletin kendisi yerine örgütlendiği ve politika yaptığı bir gerçeklikten, ulusun her farklılığının kendi çıkarına göre örgütlendiği ve politika yaptığı bir durum yaşanır. Demokratik ulusun temeli, öz yönetimine kavuşmuş halk gruplaşmalarıdır. Köy, mahalle, kasaba, kent yerleşimlerine dayalı komünal demokratik örgütlülükler geliştirilir. Komün ve meclisler bunların başında gelir. Politikanın yerelden üretilmesi kadar, kendi yerleşim yerleri hakkındaki tüm kararların alınması ve uygulanması yapılır. Merkezi devlet yönetiminden beklemeden kendi işini yapmanın organlarıdır. Yine sınıf, cinsiyet, mezhep ayrımlarını gözetmeksizin, özgür ve eşit yurttaşların bir araya gelişine ve öz yönetimini sağlama ilkesine dayandıkları için toplumsal statüleri, eşitsizlikleri ve özgürlüksüzlükleri azaltma organı olarak işlev görürler.”
Unutmayalım ki, demokrasi sağlandıkça eşitlik ve özgürlük de artar. Toplum içinde demokratik ulus anlayışına denk hoşgörü, dayanışma ve sadakat, yerleşim yerine bağlılık, ekolojik bilince dayalı yaşam, toplumsal barış hep bu komünal örgütlülüklerden yayılır.
Şimdi Türkiye seçimlerinde açığa çıkan gerçeklik bu değil midir? Halklar bir yönüyle megaloman bir kişilikten kendilerini kurtarmak için HDP projesini desteklemiş olsa da gerçek manada halkların projesini pratikleştirmek için oylarını kullanmışlardır.
Bu bağlamda iki ayrı yaşam projesi yarışmış ve ilk kez Türkiye halkları sandıklarda halkların birliğini yani çok renkliliği savunan ve bir yaşam tarzına kavuşturan demokratik ulus modeline evet demişlerdir.
Demokratik ulus projesine "Evet" demek, çatışmaya "Hayır" demektir. Barışa "Evet" demektir. Tekçiliğe "Hayır" diyerek çoğulculuğa "Evet" demektir. Cinsiyetçiliğe "Hayır", kadın özgürlüğüne "Evet" demektir. Zoraki dayatmaları kabul etmemek, gönüllü olarak seçileni tercih etmektir. Merkezi yapıları reddederek, yerellerin kendi kendilerini yönetmesini onaylamaktır. Bu bağlamda kazanan gerçek yurtseverlik, vatanseverlik ve insan severliktir.
Başkan Apo: “Egemenlerin sahte milliyetçilikleri uğruna değil, halkların ortak vatanı uğruna özgürlüğü ve hak eşitliğini esas alan, her düzeyde ortak birliktelik ve eylemlilik yöntemiyle mücadele etmek, gerçek yurtseverlik anlamına gelmektedir” derken kast ettiği kesinlikle demokratik ulus modeli temelinde, çok renklerin bir arada yani farklılıkların bir arada yaşamasıdır.
Özetle, kazanan ve zaferi elde eden demokratik ulus, kaybeden ve sandığa gömülen tekçi milliyetçi yapı ve yapılardır. Gerçeklik bu olduğuna göre bundan böyle demokratik ulus modeline gönül vermiş herkesin daha fazla bir cesaret ve özgüvenle halkların kardeşliğine yüklenmesi en doğru demokratik tutum olacaktır.