Carlos Fuentes için yazar, akademisyen, kuramcı, politikacı vb. birçok tanım yapılabilir. Kanımca bunların da ötesindeki ya da bunların tümünün oluşturduğu Fuentes’e bakmak, anlamaya çalışmak gerek. Ölüm töreninde O’nun “sözcüklerle dünyayı değiştirme çabası”ndan söz edildi. Bu yerinde bir tanımlamaydı. Zira O’nun için roman, dil, zaman ve daimi bir değişim sürecinde yeni dünya hayali kurmaya muktedir bir türdü.
Fuentes, kültürün; sosyal ve siyasal değişimler için çok yararlı olabileceğine dair fikrini çoğu zaman dillendirdi. Bu anlamda özellikle romanı iki anlamda geleceğin türü olarak gördü: Yeni dil ve fikirlerin daima gelişme gösteren bir türü ve yaratıcısını, geleceği hayal etmeye davet eden bir tür. Ayrıca Latin Amerika toplumunun yüzleştiği süregelen krizlere dair geliştirilecek çözümlere katkı sağlayabilecek bir tür.
İlahi fedayla insan tarihi doğacak
“Öteki Latin Amerika romanlarına kıyasla karnavalesk bir ritüel ruhun izinde olduğunu, ardı arkası kesilmeyen bir yenilik arayışını amaç edindiğini ve kendisini sürekli özgürleşmeye adadığını iddia etmek yanlış olmaz.” (Lertora)
Bu bağlamda Fuentes’in kitaplarında ele aldığı üç önemli konudaki fikirlerinde bu değişim çabasını görmek mümkün: Tarih, hayat ve özgürlük.
Bir Afrika sözünde “Aslanlar kendi tarihlerini yazana dek, av hikayeleri hep avcıları övecektir” denir. Çünkü tarih, kimin hangi bakış açısıyla, kimden yana ele aldığına göre değişir, yazılır. Özgür bir hayattan yana olanlar ile karşıtlarının mücadelesinden başka bir şey değildir tarih. Sorun onu hangisi tarafından yazıldığında... Fuentes’in Terra Nostra adlı kitabında tarihe ilişkin “Eski tanrılar ve onların ilahi tarihi, insanın fedasıyla olmuştu. Şimdi de ilahi fedayla insan tarihi doğacaktır. Benim ve izleyicilerimin başına gelenlerin bir önemi yok. Bizim yarattığımız şeye tarih denir” yazılır.
Hayata dair...
Gerçeğe kanat takmak, hayale biraz ağırlık vermek, insanın yaşaması için gerekli dengeyi sağlamaya yetiyordu. Zira insan, hayatı kimi zaman gerçeğin ağırlığı altında yitirirken, kimi zaman da hayalin hafifliğinden toprağa ayağını basamıyordu bir türlü. Fuentes’in romanında gerçek, düşlerin içinde ağırlığını yitirirken, tümden kaybolmuyordu, kendini daha fazla hissettiriyordu okuyucuya.
Özgürlüğe dair...
Bu konuya ilişkin de Terra Nostra’dan bir alıntı; “İnsanın ilk yürüdüğü sahildir özgürlük. O özgürlüğün adı cennetti. Adım adım yitirdik onu. Adım adım yeniden ele geçireceğiz. Ölüme rağmen özgürlük varolacak. Onun adı dilden dile dolaşacak. Şarkılarda söylenecek. Aşklarda yeniden canlanacak. O özgürlüğün hayali kurulacak. O özgürlük arzulanacak. Özgürlüğün için savaş! Yenileceksin! Özgürlük namına sana önerdiğim zafer budur!”
Fuentes’in sözleri, tarihin derinliklerinde dolanıp yeniden yaşadığımız çağa yetişir. Düş ile hafifletilen gerçekler, kambur gibi yapışmaz sırtımıza. Çünkü gerçek, O’nun sözlerinde büyülü düşlerle bezenerek bize ulaşır. Düşlerle bezenen sözler, ayaklarımızı yerden kesmez. Meksika’nın tarihini okurken, insanlığın köklerine ve farklı coğrafyalara da uzanırız. ‘Neden’leri çok olan kötülüklerle de karşılaşırız, hiçbir ‘mantığa’ sarınmadan yapılan iyiliklerle de...
Sözcükleri kadar tarzı da sıradışıdır Fuentes’in. Kapitalist sistemi acımasızca eleştirirken, özgürlük üzerine kurduğu sosyalistliğiyle kendini sosyalist olarak tanımlayanları da eleştirmekten geri durmaz.
Tarihi yeniden yazmak
Fuentes’in sıradışı yapıtı Terra Nostra’nın yeri ayrıdır. Milan Kundera’nın, “ölmekte olan roman sanatını tamamen yenileyen ve roman tarihini değiştiren üç büyük yapıttan biri” olarak tanımladığı Terra Nostra, düş ile gerçeğin iç içe geçtiği bir roman. Batı tarihini ve kültürünü eleştirir. Çağlar ve yüzyıllar boyunca reenkarnasyon geçiren kişilerin, tarihsel süreklilik içindeki rollerini, tutkularını, aşklarını, yeni dünyalar keşfetmeye ve yeni bir insanlık tarihi kurmaya yönelmiş o bitmez tükenmez meraklarını anlatır. Meksika tarihinin ruhuna yolculuk yaparken, tarih ile hesaplaşır. Kitabı, zaman içinde zaman sarmalı ve reenkarnasyon geçiren karakterleriyle akıcı bir bütün haline getirmek ciddi bir çabanın ürünü. Venezuela’da Romulo Gallegos Ödülü‘nü kazanan Terra Nostra, insanlık tarihine dair farklı bir okuma olarak da ele alınabilir.
‘Dörtlü çete’den biri daha eksildi
Carlos Fuentes Macias, 11 Kasım 1928’de Panama City’de doğar. Babasının görevi nedeniyle gençlik dönemine dek pek çok Güney Amerika başkentinde yaşar. Bu nedenle Latin Amerika’nın genel durumuyla genç yaşta tanışır.
Fuentes, ilk eseri 1954 yılında yazdığı Los Dias Enmascarados‘tur. 1959 yılında ikinci kitabı Las Buenas Conciencias‘ı yayımlar. Orta sınıfı konu alan kitabını 1960 yılında yazdığı Aura takip eder. 1975’te Terra Nostra / Bizim Toprak adlı romanı kaleme alır. 1985 yılında yazdığı Koca Gringo uzun süre en çok satanlar listesinde yer alır. 1910-1920 Meksika Devrimi sırasında kaybolan gazeteci Ambrose Bierce’nin öyküsünü anlatan roman, 1989’da sinemaya uyarlanır; başrollerini Gregory Peck ile Jane Fonda paylaşır.
El Boom, 1960-1970 yılları arasında Latin Amerika’da gelişen Boom edebiyat akımının dörtlü çetesi (Gabriel Garcia Marquez, Cortazar ve Mario Vargas Llosa) olarak adlandırılan üyelerinden biri olur.
Fuentes, 1977 yılında Meksika’nın Alfonso Reyes Ödülü‘nü alır. İspanya’nın en önemli edebiyat ödülü olan Cervantes Ödülü‘nü 1987 yılında, İspanya’da verilen Prince Asturia Ödülü‘nü de 1994’te alan Fuentes, 1997 yılında Fransa’nın Ulusal Liyakat Nişanı‘na değer görülür.
ABD’nin Columbia, Harvard, Princeton ve başka üniversitelerinde dersler verir. Çok sayıda deneme ve senaryo da yazan Fuentes, bir süre Meksika’nın Fransa büyükelçiliğini yapar.
Carlos Fuentes, ardında Artemio Cruz’un Ölümü, Doğmamış Kristof gibi çok sayıda dikkat çekici roman, öykü, deneme ve oyun bıraktı.
DENİZ BİLGİN: Düş ile gerçeğin arasında sözcüklerle dünyayı değiştirmek