Ölenler hiçbir şey duymayacaklar, asıl kalacak olanlardır o zehirli ‘bilgi’yi taşıyacak olanlar. Yaşayıp yaşamadıkları asla bilinmeyecek olanlar. Birbirine yabancılaşan yaralı ruhlar yığınına dönüşecekler, farkında olmadan... Asıl zor olan bu.
Günlerdir yağmur yağıyor. Pencereden, hınçla yağan yağmura bakıyorum. Öylesine hızla yağıyor ki, yağmur damlalarında küskün bir yalnızlığı duyumsuyorum. Yoksa yalnız bırakılmanın verdiği bir hınç mı bu. Her şey griye kesmiş, bulutlu havayla birlikte. Sokaklarda biriken yağmur damlaları ince ince akıyor. Sarı gagalı siyah bir kuş ötüyor, karşı evin bacasında mekan eylediği bir kuytulukta. Uzak bir zamanın gece yarısında öten kuşları anımsıyorum, yıldızlarla kaplı göğün altında yankılanan seslerini..
Hala ısınamadığım bir diyardayım. Geçilemeyen sınırların ötesinde. Ne zormuş insana yasaklanması kendi yurdunun. Vatansızlık düşüncesi ile yeniden köklerine dönme arzusu arasında bir arafta. Kalbim o yurdun adı, yağmurları, rüzgarları, dağları ile daha hızlı çarptığında, yurtsuzluk düşüncesi dünyanın hacmine sığmayan bir boşlukta yitiriyor kendini. Uzaklaştıkça başladığım yere dönme tutkusu da artıyor. Tüm yolculuklarda yitirdiklerimi orada bulacakmışım gibi. Bazen de hep gitmek istiyorum. İstediğim yerde olamayacaksam, hiçbir yerde kalmak istemiyorum. Bir ırmak gibi akmak istiyorum yollardan, sokaklardan sızan şu yağmur damlaları gibi.
Hala sözlerini düşünüyorum. Yurdun ve yurtsuzluğun tarifini ne de güzel yapardın. Sen demiştin; “bu dağlara güven, çiçeklere, ağaçlara, taşlara... Sensin bu...” Yüreğim sınırsız, bayraksız bir dünya hayaliyle koşuyordu; her yerde yaşayabilirdi, dünyanın herhangi bir yerinde bir taş parçasını yatak eyleyebilirdi... Yurdumun patikalarını arşınlarken hissetmemiştim bunun ne demek olduğunu... Bir tek sürgünlük iliklerime dek hissettirdi bana, yurdundan uzaklığın nasıl bir kimsesizlik olduğunu... 
Böyle anlarda öyle bir ağırlık çöküyor ki üzerime, bu ağırlığı hafifletmek için takacağım kanatlar yok. Yazar Carlos Fuentes, ‘’yaşamak için hayale biraz ağırlık, gerçeğe kanat takmak gerek’’ diyordu. Oysa benim gerçeğe takacağım kanatlar, kırık birer ağaç dalı gibi dibine düşmüş, kımıldamıyorlar. O an beni bu ağırlıklardan alacak, başka bir zamana götürecek sen’i özlüyorum. Her anında incindiğim yeryüzünde mutluluğa giden yol gibisin. Henüz yürümeye başladığım bir yol. Nice yollar katederek vardığım başlangıç. Bende kalan sözlerinin her bir harfinden patikalar örüyorum, henüz çok yol olduğunu bilerek. Bir zaman diliminde yıkıldığımda, gülüşünden beslendiğim yaşam sarnıçları kuruyorum.
Uzaklara gittiğimde bir eylül günü çıkıp gelişini hatırlıyorum. Ormanların sarı ve kırmızının tonlarına büründüğü o an, eylülü en güzel zaman yapmıştı. Göğe doğru uzanan ağaç gövdeleri yeşil sarmaşıklarla kaplıydı. “Seni asla yalnız bırakmayacağım” demiştin. Oysa yine bir eylül günü gitmiştin. Eylülün güzel zamanı tersine dönmüştü.
Yine bir eylül zamanı dayandı kapımıza. Bir yanı acı bir yanı neşe; bir yanı hayat bir yanı ölüm; bir yanı mavi deniz bir yanı dökülen yaprak; bir yanı gökkuşağı bir yanı zifiri karanlık, bu zamanın ikiliğinde bölünen hayatım ben de. Bir yanı mavi gözlü, kıvır kıvır sarı saçlarıyla hayatı sevdiren güzel çocuk Eylül, diğer yanı içimde kocaman bir boşluk yaratan gidişin.
Ölüm hiç bu kadar zor olmamıştı, hiç bu kadar dayanılmaz kılmamıştı yaşamı. Zaman içinde yol aldıkça sadece özlem artıyor, tenine batan bir diken misali.
Kimi zaman bir kayıbım sadece. Her gün giderek yükseltilen betonlar arasında bir kayıp. Çoklu hücrelere tıkılmış gibi. Muhteşem dünyadan uzakta. İnsan varlığımdan kaynaklı yanılgılarla yaşam arasında.
Zamana açılan bu kapı, bu yalnızlık merdivenleri, soluk kent sokaklarının renkli kapıları... Zamanın lekesini sil ellerimden, suskunluğumu bağışla bana, kalbim gördüklerinden yorgun, kendini yavaş yavaş yok eden bir zehir gibi, dünya bir toz zerreciğinde çarpıyor bedenime, sokakların soluk yalnızlığında ölüyorum. Ne zaman yetişecek damarlarıma öz suyum, ölüyorum.
Bu ‘yabancılığın’ derin vadisine sürükleyen kıtada, köklerime uzandığım köprüsün. Yüksek dağların doruklarında yazın dahi erimeyen kar kütleleri olur. Güneşin ışığına direnen, dağ zirvelerinin serinliği olan. Damla damla sızarlar kayalardan, birikirler birikirler. Yeşil bir göl olurlar, etrafını rengarenk çiçeklerin sarmaladığı gölcükler.
Seni düşününce bu gölcükler geliyor aklıma. Sessiz adımlarla aktın yaşamda, seninle yaşayanlara gölcükler bıraktın. Her hatırladıklarında mutlu oldukları, hatırlamaktan hoşnutluk duydukları, hep özledikleri, görmek istedikleri gölcükler... Dağların arasında kıvrıla kıvrıla ufka dek uzanan patikalarda yürüyen siluetini... Sokakların griliğine yokluğun ekleniyor. Belki de bir esintisin ya da bir düş. Bir görünüyorsun bir kayboluyorsun; mutluluk ya da yaşam gibi.
Az sonra yağmur diniyor, pencere aralığından ılık bir rüzgar esiyor. Sarıya dönüşen yapraklar yere düşüyor tek tek... Ayrıldığımız o eylül günü meşe ağacının gölgesinde kuru yaprakların üzerine oturmuştuk. Yağmurlu bir akşam sonrası güneşin buharlar çıkara çıkara kuruttuğu yapraklar. Elinde defter, anadilimizde satırlar düşüyordun sayfalara: “Asıl yaşam bu topraklardadır. Dünyanın neresini dolaşırsan dolaş, kendini hangi yollara vurursan vur ama bir gün döneceğin yer burası olacak. Bu sensin...”
Zaman senin sözcüklerinden örülmüş bir yoldu. Toprak lekeli sayfalara düştüğün satırlar, yaşamın kendisi oldu. Uzaklaştıkça daha çok yaklaştım sana ve hayata başladığım o nehir kıyısına... Kadim kitabeler gibi hep yeniden okuyorum yazdıklarını, hep yeniden düşünüyorum söylediklerini, hep yeniden hissetmeye çalışıyorum sevgini...