Yüreğin oluklarında akışkanlığını koruyan bir acının hatırlanmasıydı hayat. Suskunluk nehrinden içe akan çığlıklar. Yüzleşilmemiş ölümler, sürgünler, acılar, ayrılıklar... Kimsesiz kalmış topraklar, ‘unutulmaya’ yüz tutmuş bir dil, yakınlarını kaybetmiş insanlar ülkesi. Yaşlıların derinden bir iç çekerek, suskunluğa gömüldükleri yer. Giderek uzayan uykusuz gecelerdir zaman. Yüzünü gökyüzüne kaldırıp, ellerini açarak yakarmaktır. Bu karanlığın bitmesi için ağıt yakmaktı ince ince.
Mevsimlerin, çiçekler zamanı, karlar zamanı, sararan yapraklar zamanı, meyveler zamanından ibaret olduğu mekanlardı. Yıllar, bu zamanların içinden yürümekten ibaretti. Henüz küçük dilimlere bölünmemişken zaman, Merxo köyü ile Axvanos vadisi, Zargoitler ile Laç Deresi arasındaki süreyle ölçülürdü. Gece karanlık, gündüz aydınlık iken. Suni ışıklarla donatılmamışken hiçbir yer, bu yüzden yıldızlar daha güzel görünürdü.
Her mevsim güzel kuşların mekanıydı. İnsanların yaşadığı acıların izlerini taşırdı kuşlar da. Öyküler hep iç içe geçerdi bu yüzden. Acıdan kuşa dönüp de diyar diyar uçan insanlar; insanlara hayatı öğretmek için dile gelen kuşlar... Meşe ağacının dalına konup uzun saatler ötmeden duran kuşlar; ötüşüyle cümle alemi mest eden kuşlar... Yanıp kavrulduğunda köylerdeki hayat, insan misali göçmek zorunda kalan kuşlar... Gündüzün ve gecenin, karlı dağların ve yeşil ovaların, uzun yolların ve kendi mekanlarının, aşkın ve hüznün kuşları... Baharda özlemle beklenen çeşit çeşit göçmen kuşların, sabun ‘hırsız’ı kargaların, evlerin saçaklarını dolduran serçelerin, güzel ötüşlü kekliklerin, gecenin sesi baykuşların, yüksekleri mekan eyleyen kartal ve şahinlerin, daha nice renkte ve cinste masal kuşlarının mekanı...
Gece yarısı kuşlarının yurdu...
***
Orada bir masaldı hayat, ama bir türlü sona gitmeyen, masal içinde masal... İyi ile kötünün sonsuz gibi görünen savaşı içinde... Düşler, düşlere giden yollar, puslu dağ başları ve açlıklar vadisini aşmak, pusulu yolları yürümek, ateş püskürten demir yaratıklardan sakınmak, yeraltındaki tuzakları geçmekti. Durmadan birilerinin eksildiği masallar.
Bu yüzden ‘kötü’nün mekan eylediği şehirlerden hep doğaya ve geceye sığınırlardı gece yarısı kuşları.
Çiçekler zamanında bir kadın, ufka dek dayanan meşe ormanlarının ortasında bir kayaya tünemiş şarkı söylüyor, mırıldanarak... Gün ışığında kırlangıç kuşları eşlik ediyor ona. Beyaz köpüklü çağlayanlar... Gecede ay ışığı ve suya yansıyan aksi eşlik ediyor, yeryüzüne yakınlığıyla yıldızlar...
Sesi dağlarda değil içinin ıraklarında yankılanıyor. Eksilen düşlerini onarmak istercesine dalıyor uzaklara... Biliyor ki, düşler de yavaş yavaş solar, yaşanacaklar bir bir çekip gittiğinde.
Bir tek Merxo köyünün gece yarısı kuşları ötmeye başladığında susuyor. Gecenin, börtü böceğin, suyun, ormanların sesiyle tamamlanıyor bu güzel ezgiler... Belki de suskun coğrafyanın dili oluyorlar her gece sürdürdükleri ötüşleriyle. Kimi zaman hüzün, kimi zaman sevinç, kimi zaman umarsız bir boşluk oluyor gece. 
Ömründe duyduğu en güzel seslerdi. İsimlerini bilmediği ve bedenlerini hiçbir zaman görmediği, hep merak ettiği gece yarısı kuşları. Sık ormanlıklarda meşe ağaçlarıydı sahneleri... Gün ışığında duyulmamıştır sesleri, neresidir mekanları bilinmemiştir.
Gözlerini kapayıp ormana baştan başa hayatı dolduran gece yarısı kuşlarının sesine bırakıyor kendini. Ninesinin anlattığı kadim zamanların kuşlarını düşünüyor.
Bir zamanlar her bahar köylerinin göğünü saran göçmen kuşlar düşüyor gönlüne. Çığlık çığlığa.. Resim defterlerine ellerine aldıklarında maviye boyadıkları gökyüzüne çiziktirdikleri siyah çizgiler gibi... Küçücük kaldıkları yeryüzünde epeyce yüksekte uçarlardı. Katar katar, ya sıcak yurtlara doğru giderken ya da soğuk yurtlardan gelirlerdi. Kuşların gelişiyle kafalarında kurdukları hikayeleri hatırlıyor. Kuşların uçuş hizasında koştuklarını yeşil kırlar boyunca... Çocuklarla hep birlikte „rese rese rese“ (kalın iplik) diye bağırdıkça, onlar uzun bir sıraya girerlerdi. „Purezin purezin purezin“ (elek) diye bağırınca, onlar yuvarlak olurlardı. Kendilerini duyduklarına o kadar eminlerdi ki, çocuk kalpleri onları nefessiz bırakana dek koşarlardı artlarından... Bazen farklı şekillerde uçtuklarında dahi sesleri kısılana dek bağırmayı sürdürürlerdi, olur ya belki sesleri ulaşmamıştır diye düşünerek... Çiçekli kırlarda koşmaktan soluksuz kalınca, kuşların dağların ardından kayboluşunu izlerlerdi.
***
Biliyor kadın, az sonra gözlerini açtığında yeniden başlayacak geceyi bölen korkunun sesleri, toprağı yaracak, çiçekler tutuşacak, insan çığlıkları gece yarısı kuşlarının sesine karışacak. Susacak şu az aşağıda çağlayan ırmak, yatağında kıvrıla kıvrıla akarken bedenler taşıyacak. Belki koca gövdeli bir çınar ikiye bölünecek, soluk ışıklı köy evinde dizleri üzerine çökmüş bir kadın ağıt yakacak, bir kuş döne döne toprağa düşecek...
Yine de susmayacak gece yarısı kuşları... O kadından önce de sonra da meşe ağaçlarına konup şarkılarını söylemeye devam edecekler. Sabah güneş doğduğunda dağların ardından, gövdelerine yayılan sıcaklık ile uykuya dalacaklar. Rüya içinde rüya, masal içinde masal misali devam edecek hayat...