Fransa Gündemi


Tıpkı derinleşen tekinsiz bir kıyı gibidir ölüm... Yazarsın, konuşursun, olmasaydı dersin ama acının düştüğü hiçbir yüreği bunlarla bastıramazsın... Belki zamana bırakırsın… ama o öyle bir şeydir ki karayla buluşup tıpkı bir elbise gibi üzerine yerleşir... Yüz sekseninci günlere girerken üzerinde elbiseye dönüşmüş acılarıyla üç Kürt kadının aileleri onlardan çocuklarını alan Paris’e geldiler. Paris, uzun ve soğuk bir kışın yakasını neredeyse bir hafta önce bırakarak yazın sıcaklığıyla buluşmuş ama yine de üşütüyor insan olanı... Birileri onu moda ve burjuvazinin şaşalı tarihi ile tanırken, Kürdistanlı ve Türkiyeli devrimciler Paris’i barikatlarıyla tanırlardı. Öyle ki, devrimciliğe ilk adım atan birçok gencin elinde Paris Komünü adlı kitap yıllarca bir rehbere dönüşmüştür. Şimdi bu kent, insan olana üç Kürt kadın devrimcinin katliamını hatırlatıyor.
Kırık yıldızların üstünde yalın ayak yürüyen çocuk şenliğiyle gülüşünü hiç eksik bırakmayan Rojbin’in annesi geldiği Kürdistan Kültür Sanat Akademisi’nin duvarlarına dokunuyor; “Kızımın kokusu geliyor buradan... kızımın evi, kızımın evi...” ... Leyla’nın babası acısını gözlerine gömmüş, “ben çocuğumu getiremeyeceğimi biliyorum. Ama adalet yerini bulsun ki başka çocuklar ölmesin” diyerek yanındaki aynı acıyı taşıyan yakınlara sesleniyor. Ablaları Sara’ya yoldaş olmuş, kardeşler merdivenleri çıkıp diğer aillere sarılıyor... Tüm deneyimler; ailelerin, bir annenin ve babanın acısı karşısında asılı kalıyor zamanda... Bu durumda ne söylenir, ne yatıştırır ki bir anneyi, bir babayı ve yüreği yananları... “EY SEHÎD JI NAVÊ WE RE” diyen Rojbin’in babası Hasan Doğan; acısını, çağrısını bir şiirin dizelerine dökmüş:
Ey şehîd ji navê we re
Ey parîs ji navê te re
Ev dijminen hov li ber çevên te, me qetil kirin
Çima kes deng dernaxe
Ey şehîd ji navê we re
Ey parîs ka ew hiqûqa te
Gurên boz li ber çavên te sê keçên kurd qetil kirin
Çima hûn qatîlan aşkere nakin
Carek dilê me şikestiye ew ji bîr nabe
Ey şehîd ji navê we re
Hûn sembola gelê me ne


Bu feryatların karşısında bütün kelimeler kifayetsiz kalıyor...
Altı ay sonra... Bir umut; belki Fransa sessizliğini bozacak... Aileler 8 Temmuz günü adliye sarayı Palais’de soruşturma hakiminin karşısına geçiyor. Her birinin kafasında çocuklarının katledilişinin ardında binlerce soru... Bir açıklama bekleyen aileler 4 saat boyunca bugüne kadar bildiklerinin ötesinde bir cümle duymuyorlar. Aileler, “bunları biz daha önce ilk açıklamada duymuştuk” diye tepki duyduğunda ise olayda tek silah kullanılması yeni bir bilgi gibi aktarılıyor.
Oysa olayda tek silah kullanıldığı katliamdan birkaç gün sonra Fransa’da günlük gazete olan Liberation gazetesinde çıkan bir haberde polis kaynağına dayandırılarak yayınlanmıştı. Konuya dair bilgi paylaşımları konusunda sorun olduğunu ifade ediliyor. Örneğin Hollanda, Almanya en önemlisi de Türkiye... Herkes hep birlikte bir suskunluğa dalmışsa, bu işin vebali de günahı da ortaktır kanısı insanda daha bir güçleniyor.
Üç Kürt devrimcinin katliamının arka-planına dair bir şey söylenecek mi diye bekleyen tüm Kürdistanlılara aileler şahsında, aynı plak yeniden dinletilmiş oluyor. Kürtlerin bütün çağrılarını karanlık sulara bırakmış gibiler... Tekrar tekrar kurulan aynı cümleler, tatmin edici olmayan açıklamalar, aslında daha büyük bir hakikatin altını çiziyor; bu katliamın arkasındaki gücün büyüklüğü ve derinliğini...