Sonbahar ve Dêrsim... Şehir yazın tüm o kalabalığından, kaosundan kurtulup sessizliğe ve yalnızlığa bürünüyor. Yapraklar sararıyor, yağışların başlamasıyla Munzur berraklığını yitiriyor, dağların doruklarını sis kaplıyor. Derin bir hüzün çöküyor kente. Burada olduğum süre boyunca bir taraftan gerillanın alanlara hakimiyetine tanıklık yapmış, bunun halkımız üzerindeki moralin nabzını tutmaya çalışmıştım. Kimi zaman da doğanın merhametine sığınmak için gittiğim ziyaretlerde yaşlı ninelerimizin yakarışlarına, ağıtlarına, gözyaşlarına tanıklık etmiştim.
Kentte olup yönünü dağlara vermemek olmazdı. Böylece bir sonbahar gününde yönümüzü dağlara veriyoruz. Hava bulutlu, belli ki yağmur kötü bastıracak. Öyle de oluyor. Büyük bir çaba ardından Şiyar ve arkadaşlarına ulaşıyoruz. Gök gürültüsü kopuyor ve yağmur başlıyor. Fazla ıslanmamak için sırtımızı bir kayalığa dayıyoruz. Yağmur dindikten sonra reşoda (kara çaydanlık) demlenen çay eşliğinde derin sohbetlere dalıyoruz. Şiyar Dêrsim, bir gerilla olduğu kadar Mezopotamya Yayınları’ndan çıkan iki kitabın da sahibi bir yazar: Dêrsim’in Çığlığı (roman-2011) ve Gecemde Gölgem (şiir-2009). Bu kez bir gerilla ile savaşı değil edebiyatı konuşmak istiyorum. Ancak sonbaharın gerillada yarattığı duyguyu da merak etmiyor değilim. Şiyar Dêrsim ile uzun bir sohbetin ardından aşağıdaki söyleşi çıktı ortaya.

Öncelikle sonbaharın gelişi sizlerde karşılığını nasıl buluyor?

Sonbahar bizim için birçok şeye gebe. Kışın habercisi, yağmur mevsimi. Yani zorlu bir sürecin  de başlangıcı bizim için. Diğer yandan bizim gibi doğa ile iç içe yaşayan insanlar için sonbahar farklı. Mevsimin renkleri, duygularımızda da etkisini buluyor. Değişik duygularla karşılıyoruz. Yağışlı havalar karamsarlık, hüzün yaratsa da mevsimlerin tadına varabiliyoruz. Her mevsimin yaşamımızda ayrı bir tadı var.

Dêrsim’in Çığlığı adlı kitabınız 2O011’de Mezopotamya Yayınları’ndan çıktı. Biraz geriye gidersek, kitabı yazım sürecini anlatır mısınız? 

Dêrsim’in Çığlığı kitabını, 2004 yılında yazmıştım. Çok iddialı bir kitap olarak, yani bir roman düzeyinde görmedim. O dönem açısından birikmiş duygularımız vardı. Şehit yoldaşlarımıza karşı biriken sorumluluklarımız vardı. Alelacele onları yerine getirmek, biraz o duygularımızı yazıya dökmek için kısıtlı imkanlar içinde gerçekleştirdiğim bir çalışma oldu.
 
Yaklaşık 3 yıl birlikte mücadele ettiğiniz Şerif Yalçın (Mahir) arkadaşınızı yazmışsınız. Kitabı yazarken ne gibi zorluklar yaşadınız?

Kitap, anı-biyografi tarzında oldu. Mahir arkadaşımızın özellikle geçmişine dönük çok fazla bilgim yoktu. Ancak dağ yaşamına ilişkin bilgiler mevcuttu. Kuşkusuz duyduklarım, dinlediklerim vardı. Ama bir Dêrsimli olarak çocukluğunu, gençlik dönemini yazmakta çok zorlanmadım. PKK’yi solumuş, emek harcamış, ter dökmüş bütün Dêrsimli gençlerin üç aşağı beş yukarı başından geçenlerdir. Dêrsim’de yaşayan her kişinin yaşayabilecekleridir. Mahir arkadaşın yaşamı, Dêrsim’in bir özeti gibi oldu.

„Şimdi olsaydı kitabın yüzde 95’ini değiştirirdim“ dediniz, neden?

Evet, daha farklı, daha iyi yazabilirdim diye düşündüm. Ancak dediğim gibi kısa sürede kaleme aldım. İlk kitap denememdi. Kağıt-kalemle uğraşmanın ilk dönemleriydi. Birçok acemilik oldu. Edebi, roman bakımından eleştirilecek yanları var. Zaten o anlamda iddialı olmadığımı söylüyorum. Roman tekniğini çok iyi kullanamadım, daha akıcı kılınabilirdi.
Keşke derinleştirebilseydim. Değiştirmek istedim. Ama diğer yandan yazma işine başlamamın ilk evreleriydi. O açıdan elleyemedim, o gücü kendimde bulamadım belki de.

Tekrar ele alma imkanınız olsaydı, ne gibi değişiklikler yapardınız?

Mahir arkadaşı yazarken, kırktan fazla şehit arkadaşı da yazdım. Bir nevi taraflı yazmak zorunda kaldım, duygularım farklı bir yönteme el vermiyordu. O dönemin atmosferi içinde daha çok sevilen yanlarını yani övgüler silsilesi biçiminde yazmıştım. Şehit arkadaşlar, noksan bıraktıklarından ziyade hep başardıkları ile dilimize düşer. Bu anlamıyla eksik bir çalışma oldu. Biraz da Mahir arkadaşın bir insan olarak yetersizliklerini, yapamadıklarını, kızgınlıklarını yazmak isterdim. Bunları da ekleseydim daha iyi bir portre ortaya çıkardı. Ancak dediğim gibi o dönemin atmosferinde bunu çok fazla düşünemedim, biraz da acele oldu.


Kitabı ne kadar sürede yazdınız? Sizi etkileyen koşullar neydi? 

İki aylık bir sürede, geceleri yazdım. O zaman askeri koşullarımız açısından fırsat bulmakta zorluk çekiyorduk. Sağlık açısından rahatsızlıklarım da vardı. Nietzsche, hep hastalığını kendi özgürlüğü olarak görüyor, tüm yazılarını hastalığına borçlu olduğunu söylüyor. Benimki de biraz öyle oldu. -Kendimi Nietzsche ile kıyaslamıyorum tabii- Öylesi süreçlerin insanların duygu ve düşünceleri üzerinde yaptığı etkiyi anlatmak istedim. Biraz yalnızlaşmanın, ortamdan uzaklaşmanın getirdiği etki midir, tam bilemiyorum. Yaşadığım o durumların etkisi oldu.

Kitabın içeriğine dönersek, Dêrsim’i birçok yönüyle anlatıyorsunuz...

Kitapta, yoğun bir Dêrsim vurgusu var. Kitapta isimleri geçenlerin hepsi şehit arkadaşlarımdı. Yaşayan hiçbir arkadaşı o dönem açısından çalışmaya aktarmadım. Bir kaç kez kontrol ettiğimde yaşayan arkadaşlardan sadece Tekoşin (Ruhal Akyıldız) arkadaşın olduğunu farkettim. Yani kitapta adı geçen ve yaşayan tek arkadaş oydu. Sonra değiştirmeyi düşündüm, ama vazgeçtim. Benim için değerli bir arkadaştı. Kitap Güney Kürdistan’da 2004 yılında basıldı. Tekoşin arkadaş, kitap basıldıktan 15-20 gün sonra şehit düştü. Bu kitabın böylesi bir acısı, anısı da oldu.
Kırktan fazla şehit arkadaş var. Mahir arkadaşın yaşamında etkileyici olan kişilerle birlikte Dêrsim’de iz bırakan arkadaşları da kitaba aktarmaya çalıştım. Bir nevi şehitler kitabı da oldu. Bundan dolayı benim için çok değerliydi. Mahir arkadaş şehit düştükten sonra birçok arkadaş gibi ben de çok zorlandım. Değerli paylaşımlarımız oldu, ben de izler bıraktı. Bunları bir çalışmaya dönüştürmek sorumluluktu, borçtu benim için. Hep söylerim, o borcumuzu milyarda bir bile yerine getirmişsek ne mutlu bize... 

Dêrsim coğrafyası sizin duygu dünyanızı nasıl etkiliyor? Kaleminizde nasıl karşılığını buluyor?

Doğru, Dêrsim coğrafyasının insanın duyguları üzerinde önemli etkisi oluyor. Gördüğünüz tüm doğa güzellikleri, yazı ile karşılığını bulmak istiyor. Belki de birçok şeyin yazıya dökülmeden gözlerle, hislerle, duygularla sınırlı kalması daha iyi. Yani her şeyin edebi karşılığını bulmak zorunda değiliz. Zaten bu güzelliklerin hepsini şiire, romana dökmek kolay iş değil. 


Son dönemde gerek edebiyat alanında gerekse de müzik de, Dêrsim  üzerine çokça ürün ortaya çıktı. Takip ettiğiniz kadarıyla nasıl değerlendiriyorsunuz?
En çok da bu coğrafyanın acıları, gözyaşları ile yoğrulan hikayeleri anlatılıyor. Ancak diğer yönlerini de yazmak gerekiyor. Belki acılarımız, akıttığımız gözyaşları kadar değil ama güzellikleri de yazıya aktarmak gerekiyor. Bunun şiirini, romanını, hikayesini üretmek gerekiyor. Bir coğrafya tüm yönleri ile anlatıldığında kendi ifadesini bulabilir. Dêrsim ve Alevi insanında acılarıyla başbaşa kalmak, bunun içerisinden çıkamamak, bir yaşam tarzı haline gelmiş. Bir nevi acılarımızı sever hale gelmişiz, yaşama tutunmanın bir ifadesi olmuş. Bu yüzden de daha çok acılar yazılıyor. Ancak bu yaşam tarzının, algılayışın değiştirilmesi gerekiyor. Bu psikolojiden kurtulmak gerekiyor. Dêrsim’in güzelliklerini, mücadele gücünü, direnişini yansıtmalılar. Çünkü o psikoloji bizi geriye itiyor, sosyal, kültürel, siyasal anlamda da çok zayıf düşürüyor. Dêrsim’de edebiyatla uğraşanların direniş ve başarı gerçeğini, onu güçlü kılan yanlarını, insani-moral değerlerini daha fazla işlemesi gerekiyor. Bu fazlasıyla zayıf.
Sürekli bir geçmiş vurgusu, Dêrsimli insanın geleceğini doğru örgütlememeye yol açıyor. Katliama uğramış tüm halklarda böyle. Geçmişle yüzleşme önemli. Ama bununla birlikte geleceğini de kurması lazım. Bu durum, halkların günümüzde istedikleri düzeyde yer bulamamaları, kendilerini  doğru yaşama dahil edememelerine yol açıyor.

Bu konuda gerilla daha avantajlı diyebilir miyiz?

Bu nokta da gerilla biraz daha şanslı çünkü gerillanın sürekli zorluklardan -yüzde bir de olsa- güzel şeyleri çıkartan, kendine güç kaynağı yapan bir tarzı var. Bu siyasal, sosyal ve kültürel anlamda da böyledir. Gerilla, moral kaynağını besleyecek noktalara eğiliyor. Gerillada edebiyatla uğraşan arkadaşları da, bu tür yanlar daha fazla etkiliyor. Tabii bunun artması lazım.


DÊRSIM MUNZUR