Küçük bir anı ile başlayayım; Henüz yirmili yaşlarımda Eskişehir’de tekel bayii üzerinde irice bir tabela görmüş kocaman sevinçle koşmuştum. “Tunceli” yazıyordu. “Merhaba” deyip, Dersim’in “neresinden?” olduğunu sorunca; iri kıyım dayı çok öfkeli biçimde “ne Dersim’i ne neresinden kardeşim?” diye tepkilendi. “Tabela da Tunceli yazıyor” dedim, iyice çıldırdı. “Ne Tunceli’si kardeşim, Tunç-eli’dir Ç’nin noktası düşmüş.” Sonra baktım adam alabildiğine sarkık bıyıklı ve devletin tam ‘tunç eli’ gibi öfkeli.
Bu günlerde herkes Dersim ve Tunceli ile yatıp kalkıyor. Mesele modern barbarlığın kimyasallarla yakıp yıktıkları halkın bütün duygu düşüncesinde Dersim, Tunç-eli olarak değişmiş, nasıl yeniden Dersim olurdu? Sizin Tunç-eliniz bizim Dersimimiz değil de ondan.
TC devleti, Dersim’i kırmanın hesabını 1935 kanun ile çıkardı. Büyük Dersim coğrafyasını daraltıp Tunç-eli’ne boğdurttu. İşte karın ağrısı yapan, ırkçı ve Kemalist kalemşorların medeniyet olarak övündükleri kan ile bezedikleri Tunç-eli’nin, yeniden Dersim olması telaşıdır. Tunç-eli; devleti, onun yasalarını temsil eder. Dersim; halkın yüreğinde, birliğinde, itikat inanç ve dilinde en meşru haliyle devrimcilerin, ormanların, suların, bezuvarların, kartalların, dağların temsiliyetidir.
Hanginiz hayvanlarınıza, doğanıza, tapıyorsunuz? Medeni katiller. Sabiha hanım kendisi demiyor mu; “o şakilerin, keçilerini bostanlarını her şeyini bombaladık. Buğday tarlalarını yaktık, hepsini kırdık.” İşte Tunç-eli ile bütün yaşam kaynaklarını kestiğiniz yer Dersim’dir. Hangi uygarlığın, kaçıncı dişisiniz ki Dersim’e medeniyet getirecektiniz? Önce siz barbarlığınızı törpüleyin.
1935 Tunceli kanunu 38 madde ve idamdan sürgüne her tür yetki ile donatılmış umum müfettişi Abdullah Alpdoğan’a verilmişti. Barbarlığın belki en keskin ve vahşisini yaşayan yeni Türkiye Cumhuriyeti, millet vekili, Ali Şükrü Bey’i başta Rum-Pontus halklarının ve sonra Koçgiri’nin katili çeteci Topal Osman’a öldürttü. Sonra teşhir olmasın diye onu da katlettiler. Gene Dersim Milletvekili Hasan Hayri Gangozade’yi Elâzığ’da Şark Islahat Mahkemesince idam ettiler. TC devleti Osmanlı’dan arta kalan barbarlık ile cebelleşirken Dersim’de medeniyetin beşiği sallanıyordu. Kendisini temize çıkarmanın hesaplarını kendisinden daha ileri olanlar üzerinden gerçekleştirmek en kolayıydı. Zira inanç olarak özellikliydi Dersim. Bu spesifik heterojen kültür doğa toplumu, devletin ırkçı, cinsiyetçi, dinci tutumunu kabul etmiyordu. Osmanlı’dan sonrada büyük bir yanılgı ile yeni TC’nin seküler olabileceğine kani olup 1. Emperyal paylaşım savaşında Deli Halit Paşa ile doğu cephesinde savaştılar. Ancak adım adım devletin niyetini anladılar. Süreç, Dersim’in coğrafi kültürel inançsal bütünlüğünü parçalayıp Tunç-eli ile terteleye (soykırım) dönüştü.
Mayıs ayı ve Dersim anma etkinliklerinden birkaç başlık.
Yukarda kısmen değindim. Devlet Dersim’i kırmanın politikasını bakanlar kurulu kararı ile, coğrafik, demografik, ekonomik, sosyal kültürel bütün dengeleri hesaplayarak gerçekleştirdi. 4 Mayıs 1937 “gayet gizlidir” ibareli bakanlar kurulu kararı ile Dersim’de yapılan kırımın tarihini “roza şae” olarak anıyor Dersimliler. Dolaysıyla yapılan bir sürü etkinlik te gördüğüm tablo; Koçgirisiz, Gımgımsız, Mamaxatunsuz bir Dersim anlatılıyor. İşte bu anlatılan Tunç-eli dir. Devletin belirlediği sınırlarda Dersim Tertelesini anmak, Dersim’i daraltıp devletin Tunç-eli sınırlarına çekmektir. Çok önemli diğer bir mesele ise Dersim Tertelesi Türk Aleviler tarafından “Kürt” Müslüman Kürtler tarafından “Alevilik” sorunu olarak görülüyor. Sahiplenme maalesef derinden algılanmıyor. Anmak ve anlamak arasında bocalayıp kalıyor.