
Cumhuriyet tarihi birçok kentte kötü anılar miras etse de, Dêrsim’i ayırmak gerekiyor.
Dêrsim, Osmanlı’dan bu yana ‘hedeflenen’ ve mütemadiyen güvercin tedirginliğinde yaşamış bir kent. Kürt-Kızılbaş-Komünist olmanın hesabı kabarık çıkmış ve bedeli de en sarsıcı haliyle ödenmiş. Travmalarla şekillenmiş bir topluma sahip.
Bu sene, 4 Mayıs için Dêrsim’e geldiğimde, herkesin bildiği katliam noktalarından biri ile ilgili aldığım duyum üzerine gazeteci arkadaşlarla genç, çocuk, kadın yüzlerce Dêrsimlinin zehirli gazlarla katledildiği bir mağaraya doğru yola çıktık.
Hem böylesi bir trajediye ‘tahammül’ edebilmenin, hem de tarihin sorumluluk bilinciyle tanığı olmanın kafa karışıklığı ile yoldaydık. Dêrsim kıyımının aydınlanması ve sorumluların yargılanması için uğraş verenler olarak, tanığı olmayı seçmeliydik.
Zorlu bir yolculuktu. Mağara Laç Vadisi’ndeydi. Burası, kıyım sırasında acımasızlığında ötesinde en büyük vahşetin yaşandığı noktalardan biriydi.
Tanıkların anlatımlarından, devletin resmi raporlarından bilindiği kadarıyla; “mağarada fare gibi zehirledik” denilen yer, burası. Gittiğimiz Qeme Hesen mağarası... Yukarıdan vadiye doğru inmeye başladığımız sarp kayalıklar ile bezenmiş eşsiz bitki örtüsü muazzam bir görüntü oluştursa da, aklımız mağarada canları alınan insanlarımızın kemiklerinin bulunup bulunamayacağındaydı. Yaklaşık beş saatlik bir yürüyüş ile mağaraya inmeyi başarmıştık. Mağaranın ön kısmına geldiğimizde tarihin, yani acının izlerini görüyorduk. Yutkunuyorduk. Adımlarımız zorlanıyordu. Mağaranın içinde katledilen, uçurumdan atlayan analarımızla, çocuklarımızla karşılaşacağımız duygusu ruh dünyamızı sarmıştı.
Topraktan kemikler fışkırıyordu
Mağaraya girdiğimizde anlatılardan, raporlardan hatırladığımız ne varsa, sanki yaşayanı gibiydik. Kısık sesimizden başka şey duyulamazdı; ama çığlıklar, biraz sonra ölenlerin çığlıklarını ruhumuzla duyuyorduk.
Mağaranın derinliklerinde ilerlemeye karar verdik... Hislerimiz yanıltmayacaktı. Mağaranın farklı kıvrımlarında bulunan toprağı eşmeye başladık. Hakikati arıyorduk. Her Dêrsimlinin dinlediği bu barbar tarihe gözlerimizle şahit olacaktık. Bir süre devam ettik. Toprağın altından kemikler fışkırıyordu adeta. Çocuklara ait olduğu belli olan kafataslarına da ulaşınca, kendi varlığımız bile dayanılmaz kılınıyordu. Daha derinlerde bulduğumuz, belki de gizlenmiş kadın ve çocuklara ait kemikler yanımızda bulundurduğumuz torbalara sığamayacak kadar çoktu. 50 metre kadar indiğimiz derinlikte farklı bölümlerde insanlara ait kemikler olduğu yerde duruyordu. Ve biz bu manzara karşısında daha fazla dayanamadan yeniden mağaranın girişine döndük.
Yaşanılanların kelimelerle ifade edilmesi kolay değil. Bildiğimiz gerçekler ile ilk kez bu kadar yakınlaşmıştık. Seslendirdiğimiz ağıtlarda dile getirdiğimiz o büyük kıyımın kemiklerini ellerimizle topluyorduk.
Uçurumdan yukarıya çıkışımızda aklım hep mağaradaydı. Uçurumdan atlayan kadınlar gözlerimin önünden geçiyordu.
Mağarada yaşadıklarımızdan sonra Dêrsim kıyımını yeniden düşününce bunun sonuçları ve etkilerinin açığa çıkartılmadığına öfkemiz arttı.
4 Mayıs ve Dêrsim fermanı
Bugün Dêrsim ve Dêrsimli yeni bir yaşam kurmaya çalışıyor. Tüm yaşanmışlıklara rağmen umudu diri tutmaya çalışıyor ama yetmiyor. Bir kentin geçmişin acılarından kurtulabilmesinin, umutla yarınlara bakmasının yegane yolu yüzleşmekten geçiyor. Bu yapılmadan sağlıklı geleceğe imkan da, umut da kalmıyor. 4 Mayıs, böylesi bir yüzleşme için önemli günlerden biridir. 4 Mayıs Dêrsim kıyım fermanının imzalandığı gün. Öyle bir gün ki, bugün Dêrsimliye umut olarak sunulan aktörlerin aslında soykırımdaki rollerinin de ispatı.
4 Mayıs 1937’de toplanan bakanlar kurulu bir ilke daha imza attı. Dêrsim, adına kanun çıkarılan tek il olduğu gibi, 4 Mayıs’ta devletin resmi kararı ile kıyıma uğratılan tek yer. 1935’te çıkarılan tunç-eli kanunu ile geleceğin işaretini veren cumhuriyet yönetimi 4 Mayıs 1937’deki bakanlar kurulu kararı Dêrsim’i haritadan silme kararı almıştı.
Dünyada ezilen halklar çok kıyım gördü ama Dêrsim gibi devletin resmi kanunu ile kıyıma uğrayan yer galiba olmadı. Hitler, Yahudileri katletti ama resmi olarak inkar etti; Fransa Cezayir’i hiçbir zaman resmi olarak üstlenmedi. Gel gör ki, cumhuriyet yönetimi katliam kararı için de mesai harcadı.
4 Mayıs 1937 Dêrsim kıyım fermanının altında Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün, Başbakan olarak İnönü’nün imzası var. Ortalama bir Dêrsimli için bugün bu isimlerin ifade ettiği anlam ile bugün bu siyaseti savunanların Dêrsim’deki etkisi, yine Dêrsim’deki travma toplumunun kendisini ifade ediyor.
Bugün bir travma toplumundan bahsediyorsak ve sürekli ütopyasının peşinden koşan, umudun savaşçısı olan Dêrsim ve Dêrsimli için bu tespiti yapıyorsak asıl trajedi burada oluşuyor.
Gelin özür dileyin Dêrsimli’den
Bir halkın gelecek umutları yaşanılan acılar ile boğulmak isteniyor. Katledilen on binlerce kefensizimiz uykusuz gecelerimizin rehberi gibi. Asılarak katledilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerini dahi bilmiyoruz. Bir sabah hüznü ile kırlardan topladığımız çiçeklerimizi sunacağımız, yüreğimizin dinmeyen fırtınalarına bir nebze olsun ilaç olacak bir mezar taşımızın olmamasının acısını hala yaşıyoruz. Hala ismini söyledikçe yüreğimizi kanatan tunç-eli ismiyle yaşamak zorundayız; bir şey hatırlatılmak istenircesine.
Acılarımızı ağıtlarımızda yaşayan, dağımıza taşımıza sinen insan çığlıkları, acının bülbülü olan pepuk kuşunun haykırışları unutturmuyor bize.
Huzurlu bir toplum, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir gelecek isteniyorsa işte fırsat yönetenlere; gelin özür dileyin Dêrsimli’den. Acılarımızı istismar etmeden; siyasal ranta çevirmeden yüzleşin. Yüzleşin ki, atalarımızın acı ile inleyen ruhları bir karabasan olarak üzerinizde dolaşmasın. Karar sizin. Ya yüzleşeceksiniz ve yeniden bir gelecek inşa edeceksiniz; ya da geçmişin günahlarını taşımaya devam edecek; böylece geleceği de karartmaya devam edeceksiniz.
Türkiye’de geleceğe dönük yeni bir süreç ve dönem başlarken biz Dêrsimliler de umutlu olmak istiyoruz. Çözüm sürecinin kökleşebilmesi, barışın yeşermesi bir yönüyle de egemen olanların geçmişle yüzleşmesinden geçiyor.
Yeni dönemde Dêrsim trajedisiyle yüzleşmek barış sürecinin gelişmesi için önemli bir fırsat. Neden, katliamcı zihniyetin temsili olan tunç-eli isminin değiştirilmesiyle başlanmasın. Tunç-eli ismi yerini gerçeğe, Dêrsim’e bırakmalı.
FERHAT TUNÇ
Bu mağara katliamın tanığıdır
1937-1938 yılları arasında Dêrsim'de yaşanan katliamın en büyüklerinin yapıldığı yerlerden bir olan Qemere Hesen Mağarası'nda insanlara ait kemikler olduğu gibi duruyor. Munzur Nehri tarafının uçurum ve sarp kayalıklardan oluşmasından kaynaklı mağaraya ulaşım zor. Çok derin olan mağaraya ulaşmak için yarım gün yürümek gerekiyor. Mağarada ilerledikçe insan kemikleri ile karşılaşılıyor. Kol ve bacak, kalça ve omuz, kaburga ve omurga, kafatası ve çene kemiklerinin olduğu mağarada çok sayıda çocuk kafatasına ait kemik de bulunuyor. Mağarada ayrıca kemiklerin yanısıra katliamda kullanılan mermi kovanları da bulunuyor.
26 yıl önce amcası ile birlikte mağaraya giden İsmail Ateş, "Beni 26 yıl önce amcam buraya getirdi. Çok zorlu ve yorucu bir yolla buraya ulaştık. Burada görünenler insanın yüreğini parçalıyor. Çünkü küçük çocuk kemikleri, kafatasları, çok kötü bir görüntü var. Kendimizi çok zor tuttuk. Çok zor bir durum. Bu tarihe canlı bir kanıttır. Herkes görecektir. Bir de diyorlar 'fareler gibi mağaralarda zehirledik'. İşte gelsinler görsünler geçmişleriyle yüzleşsinler. Ne kadar acı, ne kadar zor, zulüm yaptıklarını görsünler" diyerek karşılaştığı manzarayı özetledi.
'Dêrsim soykırımı ile yüzleşmek bu toplumun geleceğidir'
Özgür Demokratik Alevi Derneği (ÖDAD) üyesi Ergin Doğru ise şöyle devam etti: "Şu an önünde durduğumuz mağara, Dêrsim soykırımının canlı yaşandığı yerlerden biri. İnsanlık vicdanının utanması gerektiği noktalardan biridir. Bugüne kadar Dêrsim ile ilgili gelişmeler noktasında suskun kalan veya üstünü örtmeye çalışanlara karşı bu mağara canlı bir yanıt. Bu mağaraya yüzlerce Dêrsimli'nin kapatılarak askerler tarafından kuşatılıp son anına kadar çatıştıktan sonra zehirli gazlarla katledildiğini biliyoruz. Şimdi artık bu gerçeklikleri görmeden, Dêrsim soykırımı ile yüzleşmeden bu devletin, bu toplumun bir geleceğinin olması mümkün değildir. Dêrsim soykırımı ile yüzleşmek bu toplumun geleceğidir."
YASİN KOBULAN/DİHA/DÊRSİM