15 Temmuz darbe girişiminin ardından, Türkiye yepyeni bir kaosa evirildiği gibi Kürt sorununun çözümü de tam anlamıyla bir kördüğüme dönüştü. Askeri darbenin “püskürtülmesi” ile beraber zaten hegemonik bir yönetim şekline dönüşmüş AKP ve Saray yönetiminin darbesi, kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Öyle ki püskürtülmüş askeri darbe ile sivil darbe arasında daha iyi, daha kötü kıyaslamaları yapılmakta, darbenin istenen sonuca ulaşmamış olması bazı kesimlerde üzüntüye yol açtı.

Yaşanan bu çelişkili ortamda, merak edilen en kritik konulardan bir tanesi, yaklaşık 17 yıldır İmralı Adası’ında tek kişilik hücrede tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın sağlık durumuydu kuşkusuz. Darbe girişimindeki bir grubun İmralı Adası’na operasyon yaptığı, Öcalan’a yönelerek Kürt ve Türk halkları arasında bir iç savaş çıkarmayı amaçladıkları en çok dillendirilen sansasyonel mevzuydu. Hükümet yetkililerinin çelişkili açıklamaları, Öcalan’la bir türlü gerek ailesini, gerek avukatlar ve Müzakere Heyetini görüştürmeye yanaşmamaları bu ihtimali güçlendiren ve kaygıları arttırıcı bir unsurdu.

Bu vesileyle, 50 Kürt siyasetçinin Diyarbakır’da başlattığı açlık grevi eylemi, sonuç almaya yönelik etkili ve ciddi bir hamle oldu. Başladığı günden itibaren oldukça ses getiren, tüm kesimlerce ilgi gören bir eylem tarzı olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Lakin diğer yandan sivil darbe, tüm hızıyla “gereğini” yerine getiriyordu. HDP’li milletvekillerine yönelik zorla getirilme kararları, 11 bin küsur eğitim emekçisinin açığa alınması ve son olarak halkın iradesinin bir yansıması olan 28 belediyeye kayyım atanması, yürürlükte olan fiili durumun sivil darbe olduğunun en açık göstergesiydi.

Tam da bu noktada, hükümetin, Öcalan ile ailesini görüştürmesini doğru okumak durumundayız. Elbette bu tarihsel bir eylemdi. Amacı netti. Öcalan’la, kardeşinin görüşülerek sağlık durumundan haberdar olunması eylemin başarıya ulaştığını gösteriyor. Ancak, bunun devlet cephesinden gerçekleşmiş politik bir manevra olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekmektedir. Lakin sivil darbe mekaniği, tüm şiddetiyle iş başındayken, böylesi bir girişimi “iyi niyet” olarak algılamak imkansızdır. Hatta bunu devletin Kürt muhalefetini bastırmaya yönelik bir girişim olduğunu unutmamak gerekiyor.

Kürdistan bir yangın yerine dönmüşken, on binlerce Kürt kamu emekçisi görevden uzaklaştırılmışken ve dahası Kürdistan’daki halk iradesine belediyeler yoluyla “el konulmuşken” yapılan İmralı görüşmesi, tepkilerin ciddi bir toplumsal muhalefetine ulaşmasının önüne geçme maksatlıdır. Dolayısıyla bu yeni bir “Ali Cengiz” oyunundan ibarettir.

Açlık grevleri eylemleri, öfkelerin, tepkilerin gün geçtikçe arttığı eylem biçimleridir. Açlık grevleri, belli bir süre sonra kontrol edilemez bir halk hareketini de beraberinde örgütlediğini göz ardı etmememiz gerekiyor. Yani açlık grevleri sadece açlığa yatanların eylemiyle sınırlı kalmaz, bu süre zarfında sosyal patlamanın zemini de hazırlar. Hele bu eylemin Öcalan’ın sağlık durumu gibi ciddi ve hassas bir nedenle başlamış olması, ciddi bir sosyal patlamanın arifesinde olduğumuzun en önemli göstergesiydi. Hatırlanacağı üzere, yine benzer bir taleple 2012 yılının ikinci yarısında KCK’li tutsaklar tarafından başlatılan açlık grevi toplumsal bir patlamaya neden olmuş, devlet sadece cezaevlerinde değil, tüm kurum kuruluşları ile tıkanma noktasına gelmişti.

AKP iktidarı böyle bir potansiyel taşıyan açlık grevi eylemini sonlandırmak dolayısıyla yeni bir Kürt kalkışmasının önüne geçmek üzere yine Öcalan’a sığınmıştır. Bu sığınma içerisinde büyük bir korkuyu barındırdığı gibi, Kürt sorununun çözülememesinden kaynaklı işlemez hale gelen devlet mekanizmasına rahat bir nefes aldırmaya yöneliktir. Yine kayyumlar için duyulan tepkilerin yalnızlaştırılmak istenmesidir, yerel yönetimlerin direncini kırmaya yöneliktir. Kamu emekçilerinin tepkilerini sınırlandırmaya, eylem gücünü azaltmaya ve direnişlerini sadece kendilerinden ibaret tutmaya yöneliktir. Tüm bu kesimleri, Kürt Hareketinin organizeli gücünden yoksun bırakmaya yöneliktir. 

Bütün bu bahsini ettiğimiz nedenlerden dolayı İmralı görüşmesini, devletin olumlu bir adımı olarak değerlendirmek imkansızdır. İçerisinde birçok çelişkiyi barındırdığı gibi, darbe mekaniğini tüm hızıyla devam ettiriyor. Kürtlere karşı şiddet tüm hızıyla devam ediyor. Kürtlerin mücadele ve direnişle elde ettiği kazanımlara, darbe yöntemleriyle el konuluyor. Öcalan’ın durumu ve politik pozisyonuyla ilgili bir düzenleme yapılmıyor. O halde, madem bir darbe mekaniği ile karşı karşıyayız, hepimiz için tehlike devam ediyor.