
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, ateşkes, esirlerin bırakılması, güçlerin çekilmesinin ardından ikinci aşamanın adımlarını atması beklenen devletin aksine uygulamalarda ısrar ettiğini söyledi.
Yeni karakollar, koruculuk, keşifler ve askeri takviyeye dikkat çeken Karayılan, yasal değişikliklerin yapılması, Kürt siyasetçilerin bırakılması, Öcalan’ın koşullarının değişmesi gibi düzenlemelere gidilmediğini söyledi.
Karayılan, “Aslında devlet, bu uygulamalarla deyim yerindeyse süreci sabote etmek için elinden ne geliyorsa yapıyor. Savaşa hazırlanıyor. Bu, bizde ciddi kaygılara neden oluyor. Toplumumuz da aynı kaygıları taşıyor” diye konuştu.
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Türk devletinin hemen yapması gerekenlerle birlikte önümüzdeki 2-3 hafta içerisinde, özellikle de TBMM kapanmadan gerekli adımları atmasını beklediklerini belirterek, “Bunların herhangi bir gerekçeyle devreye girmemesi, oyalama ve sürece yayma tutumları karşısındaysa biz tabii ki bunu yeniden değerlendirmek durumunda kalacağız” diye uyardı.
Karayılan, Demokratik Çözüm Süreci, konferanslar, Rojava’daki gelişmeler ve Gezi Parkı direnişiyle ilgili sorularımızı yanıtladı.
BDP’lilerin son ziyareti ardından basına “sürecin gidişatından memnun olmadığınız” yansıdı. Neden memnun değilsiniz?
Doğrusu biz 2-3 haftadır kendi içimizde ciddi bir biçimde tartışıyoruz. Çünkü devletin ve hükümetin sürece yaklaşımı bizi oldukça kaygılandırıyor. Sonra BDP heyeti geldi ve aktarımları oldu. Baktık ki Önderliğimiz de, aynen bizim gibi sürece dair ciddi kaygılar taşıyor. Bu aşamada çok kesin ve net bir şey söylemek istemiyoruz, ancak devletin ve hükümetin sorunun çözümüne dönük güven verici herhangi bir adım atmamış olması çok ciddi bir problemdir. Biz, Ocak ayının ortalarından bu yana devlet karşıtı herhangi bir askeri faaliyet yürütmedik. Elimizdeki devlet görevlilerini bıraktık. Güçlerimizi Güney’e çekiyoruz. Bütün bu önemli ve stratejik tutumlara rağmen, devlet ve hükümet tarafının sorunun çözümüne dönük bırakalım adım atmayı, kaygı uyandıran, güvensizliği derinleştiren tutum ve davranışları daha fazla öne çıktı.
Nedir bu tutum ve davranışlar?
- Mesela, gerilla çekildiğine göre karakolların ve taburların azaltılması, en azından var olan şekilde kalması gerekirdi. Ama bakıyoruz “fırsat bu fırsat” denilip habire yeni karakol projeleri pratikleştirilmektedir. Bugün Kürdistan’ın birçok ili ve ilçesi gerçek anlamda birer askeri kışla durumundadır.
- Koruculuk sisteminin, o insanlar da mağdur edilmeden lağvedilmesi gerekir. Bu, şarttır. Bu olmadan Kürdistan’da toplumsal uzlaşma ve normalleşme mümkün değildir. Ama buna rağmen yeni korucu kadroları alınmaktadır.
- Medya Savunma Alanları dediğimiz Güney bölgelerinde daimi bir şekilde keşif vardır. Bu keşifler neyi amaçlamaktadır? Askerlikte keşif demek, bir eyleme hazırlanmak demektir. O zaman ben de gerilla güçlerine, “siz de gidin devlet ve güvenlik kuvvetlerini keşfedin, eyleme hazırlanın” diyebilirim. Böyle mi diyelim yani? Böyle süreç gelişir mi? Peki böyle gelişmezse devlet niye bunu sürdürmektedir? Şimdi diyecekler ki, “sınır hatlarını kontrol ediyoruz.” Tamam da Kandil 150 km. sınırdan uzaktır ama sürekli keşif altındadır. Demek ki sınırla bir ilgisi yoktur. Yürütülen bir faaliyet ve bir proje vardır.
- Önder Apo’ya dönük tecrit uygulaması halen devam etmektedir. Bakın, ailesinden dört ay sonra zor bela sadece kardeşi gidebilmiştir. 27 Temmuz 2011’den bu yana her hafta başvurmalarına rağmen, avukatları Önderliğin yanına bir kez dahi gidememiştir. Önderliğin yanında bulunan diğer arkadaşların aileleri de görüştürülmüyor. Eğer sorun gerçekten çözülecekse bu İmralı tecrit sisteminin değişmesi gerekiyor. Önderliğin dışarıyla, bizimle rahat iletişim kurması ve görüşebilmesi gerekiyor. Bu konuda da herhangi bir yenilik yoktur. Tecrit halen devam ediyor.
- Madem altı aydır bir süreç başladı, tek mermi patlamıyor, gerilla geri çekiliyor ve birinci aşama bitti; o zaman Kürt siyasetçilerin serbest bırakılması gerekiyordu. Bırakalım siyasetçilerin bırakılmasını, ölümcül hastalığı olan birçok tutsak ölüme terk edilmiş durumdadır. İşte en son Amed ve İstanbul’da ‘KCK davaları’ görüldü. Artık bu mahkemeye tavır almak lazım.
Türk sömürgeci mahkemelerinin aynı tutumu Roboskî Katliamı davasında da görülmektedir. Tarihte de hep böyle yapmışlardır. Kürtleri öldürmüşlerdir, yanlarına kar kalmıştır. Bu, böyle olmaz. Ölen insanların yakınlarına ‘hadisenin yaşandığı yere gittiler’ diye para cezası bile verilmiş. Bu kadar da olmaz!
- Halen yürürlükte olan bir sürü anti demokratik, sırf Kürt düşmanlığına dayalı geliştirilen kanunlar da vardır. İşte ‘Terörle Mücadele Kanunu, Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu gibi Kürt halkına karşı geliştirilmiş yasalar da vardır. Bunların hiçbirinde herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Açıkça görülüyor ki sürdürülen barış sürecine rağmen, yürürlükte olan şey, Kürt karşıtlığı siyasetin olduğu gibi komple sürdürülmesidir.
- Bakınız, Başbakan Gezi olaylarıyla ilgili konuşurken, konuyla ilgili ulusalcıları bile eleştiriyor; “siz nasıl Atatürk’le terörist başının fotoğrafının yan yana olmasını kabul ettiniz” diyor. Halen “terörist başı” diyor, ulusalcı diye tanımladığı kişileri bile bu konuda tavır almadığı için eleştiriyor. Bu ne demek! Eğer sen Kürt sorununu çözeceksen, topluma ve ulusalcılara da kabul ettirmeye çalışman gerekmez mi? Eğer gerçekten o ulusalcı denilen çevreler Önder Apo’yu kabul etmişlerse bu iyi bir şey değil mi? Sonuçta Önder Apo, Kürt halkının temsilcisidir. Ve şu anda resmi olarak devlet ve hükümetle bu vasıfla diyalog sürdürmektedir. Halen bölücülükle ve terörizmle suçlama, bu zihniyetin kendisini ele vermesidir.
- Diğer bir husus da hiçbir şey gizlenemez. Her şey açıktır. Bizim de dünyanın her tarafında kurumlarımız vardır; devleti, hükümeti izliyoruz. Örneğin hükümet, Kürt karşıtlığı, PKK karşıtlığı siyasetinde herhangi bir değişiklik yapmamıştır; uluslararası platformlarda halen Kürt karşıtı siyasetini sürdürüyor. Tüm uluslararası platformlarda savaş dönemindeki gibi tutumunu sürdürüyor. Rojava Kürdistanı’na karşı Türk devleti karşıtlık tutumunu sürdürüyor. Bugün kendisiyle bağlantı içerisinde bir takım silahlı gruplar Efrîn’i kuşatmaya almak istiyorlar. Ama bu kuşatmanın önemli bir kısmını Türkiye yapıyor. Kaçakçılığı önleme adı altında, kuşatmaya dönük her türlü tedbiri alıyor. Çünkü oradaki 1 milyonluk Kürt nüfusunu aç bırakmak istiyor. Böylece Kürtlerin oradaki çete gruplarına teslim olmasını sağlamayı hedefliyor. Bu insanlık mıdır, bu dostluk mudur, bu barış mıdır, bu kardeşlik midir? Bunlarla ne alakası var; bu, düşmanlıktır.
Neyi yansıtıyor bütün bunlar?
Aslında devlet, bu uygulamalarla deyim yerindeyse süreci sabote etmek için elinden ne geliyorsa yapıyor. Savaşa hazırlanıyor. Açık açık görülen budur. Bu, bizde ciddi kaygılara neden oluyor. Görüyorum ki toplumumuz da aynı kaygıları taşıyor.
Bütün bunlar olurken biz nasıl rahat olalım! Ben hükümetin bütün yetkililerine soruyorum; bütün bu karşıt faaliyetler geliştirilirken biz süreci nasıl tıkır tıkır sürdürelim. Bu olacak şey midir? Biraz empati yapalım. İnkar siyasetinizde, sömürgeci zihniyette ısrar edecekseniz biz kabul etmiyoruz ve bu bizim savaş gerekçemizdir.
Önder Apo’nun çözüm projesi olarak devlete de bize de sunduğu üç aşamalı projenin birinci aşaması tamamlanmıştır. Dolayısıyla ikinci dönem başlamıştır. Yani devletin yapması gerekenleri hayata geçirmesi gerekmektedir. Şimdiye kadar bir şey yapmaması ve az önce izah ettiğim gibi tam tersi pratiklerde bulunması bizlerde ciddi kaygılar yaratmıştır. Ama biz süreci sürdürüyoruz, süreç durmuş değil. Şimdi sıra devletin yapması gerekenlere gelmiştir.
Bu sürecin de iki ayağı vardır; birisi biziz, diğeri ise devlet ve hükümettir. O ayağın devreye girmesi gerekiyor. Ciddi, köklü, gözle görülür adımların atılması lazım. Bunu çok acil bir biçimde bekliyoruz. Biz hemen yapılması gerekenlerle birlikte önümüzdeki 2-3 hafta içerisinde, özellikle de TBMM kapanmadan bazı adımların atılmasını bekliyoruz.
Bu saatten itibaren artık hükümetin ve devletin yapacaklarının devreye girmesi gerekmektedir. Bunların herhangi bir gerekçeyle devreye girmemesi, oyalama ve sürece yayma tutumları karşısındaysa biz tabii ki bunu yeniden değerlendirmek durumunda kalacağız.
Bu konuyla ilgili Türk devletine ve kamuoyuna dönük bir çağrınız var mı?
Türk devletini ve hükümetini göreve davet ediyorum.
Kürdistan’daki siyasi parti ve demokratik kurumların birliğini oluşturan Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı da gerçekleşti. Biz, bir bütünen Kürt halkı olarak barışçıl çözümden yanayız. Ancak sürekli buna ayak direten Türk devleti olmuştur. Fakat saldırılara karşı direnmek ve kendimizi savunmak zorundayız. Meşru savunma çerçevesinde direnmek doğal bir haktır. Zaten bu olmazsa saldırılar karşısında var olabilmek de mümkün olmayacaktır. Benim bu söylediklerim aynı zamanda tüm yurtsever halkımıza ve Kürdistani değerli demokratik kurumlara, yine Türkiye’de halkların kardeşliğinden, demokrasiden ve barıştan yana olan çevrelere, yine ilgili uluslararası çevrelere de bir çağrıdır: Mevcut durumda AKP hükümetinin ve Türk devletinin şimdiye kadarki tutumu olumsuzdur. İkinci aşamanın görevleri çerçevesinde hükümetin devreye girmesi ve adım atması gerekiyor. Bizim beklentimiz ve uyarımız budur. Tüm demokrasi güçleri ve kamuoyu bunu takip etmelidir. Eğer ki devlet ve hükümet bu biçimde, şimdiye kadar olduğu gibi, konuyla ilgili ketum davranırsa sürecin tıkanmasının sorumlusu biz olmayacağız. Bunun bilinmesi gerekmektedir.
Konferans temel bir güç olacak
Amed’deki konferansın sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle konferansı tüm hareketimiz adına selamlıyorum. Yansıdığı kadarıyla başarılı bir konferans olmuştur.
Konferansın almış olduğu kararlar sonuç bildirgesine yansıtıldı. Biz, bu kararlaşma çerçevesini genel olarak uygun görüyor ve katılıyoruz. Hareket olarak bu kararların arkasındayız ve destekliyoruz.
Konferans bileşenlerinin bu çerçeveye pratikte de sahip çıkmaları, mücadele içerisinde bunu takip etmeleri ve bu biçimde demokratik çözüm sürecinde önemli bir rolü üstlenmelerini bekliyoruz.
Kuzey Kürdistan için gerçekleşen bu konferans halkımızın geleceğinde tayin edici bir role sahip olabilir. Bu düzeyde konferansın gerçekleşmiş olması, demokratik ulus gerçekliği ve çözümü için önemli bir gelişmedir. Demokratik ulus, tekçilik değil, çoğulculuktur. Yani tek bir halk değil, birçok halkın ve değişik inançların, mezheplerin eşit ve özgür bir biçimde yaşadığı çağdaş bir modeldir. Bu açıdan Asuri, Süryani, Ermeni, Arap, Türkmen, yine Êzîdî ve Alevi halkımızın temsilcileri başta olmak üzere tüm inanç ve mezheplerin, değişik kültürlerin katılmış olması demokratik ulus gerçekliği açısından önemlidir.
Ayrıca katılan siyasi parti ve sivil toplum kurumlarının bir çözüm perspektifinde ortaklaşmış olmaları geleceğe dönük olarak giderek pekişen bir ulusal-demokratik birliğin gerçekleşmesinin temeli olabilecek niteliktedir. Bizce küçük, büyük demeden katılmış ve ortaklaşmış bulunan tüm katılımcıların duruşu değerlidir. Biz, Kürt sorununda önemli bir aşamaya geldiğimiz, çözüm sürecinin gündeme geldiği tarihin bu önemli aşamasında ulusal-demokratik birliğin her şeyin üstünde olduğunu düşünüyoruz. Burada önemli olan örgüt çıkarları değil, demokratik ulus çıkarlarıdır. Kesinlikle bu çerçeveyi esas alacak, her koşul altında demokratik ulus değerlerini en üstte tutacak ve her zaman ortaklaşmayı esas alacağımızı vurgulamak istiyorum.
Bundan sonraki süreçlerde bu bileşim, daimiliği kazanarak süreci takip etmeli, sürece ilişkin kararlar almalı ve süreç hakkında, sürecin yönlendirilmesinde bir rol üstlenmelidir diye düşünmekteyiz. Ben bu temelde konferansa bundan sonraki pratik açısından da üstün başarılar diliyorum.
Konferansın dosta, düşmana verdiği önemli bir mesaj vardır. Daha önceden belirtildiği gibi bir tür meclis gibi rol oynayacak olan bu konferans bileşiminin demokratik çözüm sürecinin başarıya taşınmasında da temel bir güç olacağına inanıyorum.
Avrupa’daki konferansın hazırlıkları sürüyor, takvimi belirlendi, neler söylemek istersiniz?
Yurtdışı Demokrasi ve Barış Konferansı da önemli bir rol oynayacaktır. Kürt sorunu aynı zamanda uluslararası bir sorundur. Yine Türkiye’nin demokratikleşme süreci biraz da uluslararası süreçlerle yakından bağlantılıdır. Bu açıdan barış ve demokratik çözüm sürecinin yurtdışı ayağına da önemli oranda ihtiyaç vardır. Demokrasiden, barıştan, halkların kardeşliğinden, tüm mezheplerin, inanç gruplarının, etnisitelerin eşitliği ve özgürlüğünden yana olan Kürdistanlı ve Türkiyeli bütün kesimlerin yurtdışında bu konferansa katılması gerektiğini düşünüyorum.
Konferansın daimiliğini sağlayacak hem bir komisyon kurulabilir ve hem de o ulaşılan taslağın pratikleşmesi için herkes kendi cephesinden mücadele yürütür. Yine zaman zaman bir araya gelinebilir. Ayrıca Demokratik Çözüm Süreci’nin uluslararası ayağını oluşturmak, dıştan bu anlamda bir diplomatik faaliyetle destek sunmak ve yine değişik biçimlerde ve değişik düzeylerde Demokratik Çözüm Süreci’ne katkılar sunmak kendi başına çok önemli bir şeydir.
Ulusal Konferans’ın hazırlıkları hangi aşamadadır? Pürüzler var mı?
Çeşitli düzeyde ulusal konferansın ön tartışmaları yapılmaktadır. Eğer bu yürütülen tartışmalar olumlu sonuçlanırsa umarım önümüzdeki günler ve haftalarda konferansa hazırlık komitesi oluşturulabilir. Evvela oradan başlamak gerekiyor. Hazırlık komitesi artık toplantı zamanını ve diğer tekniki anlama gelecek esasları belirler. Biz sonbahardan önce toplanmasını önemli buluyoruz. Umarım bu hedefe ulaşılır. Her ne kadar şimdi bir pürüz olmasa da yine de ihtiyatlı yaklaşmak gerekiyor.
Rojava’da tarihsel direniş var
Rojava’da başta Efrîn olmak üzere birçok yerden Kürtlere saldırı haberleri geliyor. Neler oluyor?
Kürtlerin ordaki stratejisini -üçüncü çizgi- birçok kesim hazmedemedi. En başta da Türk devleti. Bu Kürt iradeleşmesinin önüne geçmek için çok yoğun çabalar sergiledi. Türk devleti, özellikle silahlı muhalefeti destekleyerek Kürt bölgesine yönlendirdi. Şimdiye kadar yürütülen bu saldırıların hepsi püskürtüldü.
Türk devletinin çabaları sadece bu kadar da değildi. Aynı zamanda Kürtler arası birliği bozma, içinde PYD’nin de yer alması nedeniyle tüm örgütlerin bir araya gelmesinden oluşan Desteya Bilind’a karşı tavır alınması durumu da yaşandı.
Giderek daha fazla güçlenen ve örgütlenen YPG güçlerine de iki de bir saldırı yapmaktadırlar. Bir taraftan zaman zaman rejim güçleri saldırıyor. İşte Halep’te olanlar. Öte taraftan silahlı muhalefet güçleri de Efrîn’e girmek istiyor. Şimdi Efrîn’i kuşatmışlar. Güya aç bırakarak, teslim almaya dönük bir politika yürütüyorlar. Çünkü Efrîn’in bir tarafında Türkiye var. Diğer tarafta da sözüm ona silahlı güçler tüm yolları kapatıp halkı ve direnen güçleri aç bırakarak bütün olanakları keserek teslim almaya dönük bir politika yürütüyorlar. Gerçekten bunların amacının ne olduğunu, Kürt halkına dönük geliştirdiği bu saldırılarla anlamak mümkündür.
Bu çerçevede Efrîn’de YPG güçlerinin halkla tamamen bir dayanışma içerisinde sergilemiş olduğu direniş çok tarihsel bir direniştir. Çok değerlidir. Orada, Kürt halkı açısından bir onur ve kimlik savaşı yürütülmektedir. Bir haysiyet direnişi geliştirilmektedir. Bu çok değerli direnişe ve Efrîn halkımızın sergilediği bu kahramanlığa “ben insanım” diyen herkesin sahip çıkması gerekmektedir. Özellikle tüm Kürdistan halkının bütün parçalarda, Efrîn’de geliştirilen bu kahramanlık direnişine sahip çıkması bir insani ve yurtseverlik görevidir.
Suriye’deki Kürtlerin kendi içlerindeki birlik için neler söylenebilir?
Aslında Kürtler arası çok ciddi bir sorun yoktur. Fakat bazı grupların farklı davranmaları durumu söz konusuydu, bunun yarattığı bir takım rahatsızlıklar vardı. Örneğin, şimdi Efrîn’de Kürt köylerine dönük yapılan saldırılarda bir takım ihanetçi Kürtlerin de bulunduğu söyleniyor. YBu, kurulmuş olan Kürt birliği içerisinde çeşitli rahatsızlıklara sebebiyet veriyordu. Yine bununla bağlantılı olarak değişik pratik sorunlar da çıkabiliyordu. Şimdi bu sorunları çözebilmek için kendi aralarında tartışıyorlar. Tartışmalar şu anda ağırlıklı olarak ikili yapılmaktadır, daha sonra da herkesin katıldığı bir toplantı olacaktır. Bugün itibarıyla yürütülen bir takım çalışmalar olduğu için şimdiden benim tartışmalar hakkında fikir belirtmem doğru olmaz ama amacı var olan sorunları çözmeye dönüktür.
Desteya Bilind çatısı altında herkesin yer alması ve herkesin önünün açık olması, içeride koalisyon tarzında tek bir yönetimin olması, tek bir askeri güç perspektifiyle herkesin savunma çalışmalarında bulunması, yine hiç kimsenin değişik grupların içerisine güç koymaması, yani değişik güçlerle hareket etmemesi, herkesin birlik çatısı altında, birliğin yönetim gücü olan Desteya Bilind’in perspektifi çerçevesinde yürümesi için yürütülen bu tartışmaların sonuç alıcı olacağına inanıyorum. Çünkü var olan sorunlar ağır sorunlar değildir. Bir araya geldiklerine ve tartıştıklarına göre önemli oranda çözüm gücünün oluşacağını düşünüyorum.
Bu konuda bizim de çözüme dönük önemli katkılarımız söz konusudur.
Gezi, otoriter zihniyetin reddidir
G ezi Parkı’nda başlayan ve tüm Türkiye’ye yayılan olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP Hükümeti, Önder Apo’nun Newroz’da yayınladığı çağrı çerçevesinde bir gelişmeyi yaşasaydı ve aynı zihniyetle toplumsal olaylara yaklaşmış olsaydı Gezi Parkı etrafında gelişen süreç, bu boyutlara ulaşmadan çözülebilirdi. Yani öyle tekçi, baskıcı, toplumsal olaylara karşı hemen şiddeti kullanmadan, polisi, gazı, copu devreye sokmadan, daha sivil, daha demokratik ve çözümleyici bir üslup ve yaklaşım geliştirilmiş olsaydı, olaylar bu boyuta gelmezdi diye düşünüyoruz.
Ama AKP Hükümeti’nin Kürdistan’da gelişen Demokratik Çözüm Süreci çerçevesinde Türkiye’yi sivil-demokratik bir yapılanmaya doğru götürme konusundaki çizgiye ne kadar tutarlı yaklaştığı konusu tartışmalı bir durumdur. Nasıl ki Kürdistan’da yumuşama ve ateşkese rağmen keşifler yapılıyor, karakollar yapılıyor ve korucular örgütlendiriliyorsa; Türkiye’de de işte Gezi Parkı çevresinde gelişen bir toplumsal tepkinin üzerine hemen polis sürüldü ve orantısız güç kullanıldı. Halkın buna karşı tabii ki demokratik tepkisi ortaya çıktı. Yani hükümetin tekçi, baskıcı, dediğim dedik tarzda toplumsal alana müdahale tutumu ve öteden beri sürdürdüğü tarzının Gezi Parkı’nda toplumsal patlamaya yol açması biçiminde cereyan eden bir süreç olarak görmek gerekiyor. Yoksa dış güçlerin tertiplediği, çeşitli çevrelerin AKP Hükümeti üzerinde hesapları neticesinde gelişen bir senaryo olduğu yönündeki değerlendirmelere sapma, doğru sonuçlara götürmez. Burada açıkça, başta gençlik olmak üzere toplumun çeşitli kesimlerinin bir demokratik tepkisi biçiminde ortaya çıkan bir durum söz konusudur. Süreç geliştikten sonra AKP’den rahatsız olan iç ve dış bazı çevrelerin bu direniş sürecinden yararlanma istemi mümkündür. Her süreçte her çevre değişik biçimlerde yararlanmak istiyor olabilir. Ama işin özü o değildir. İşin özü halkın ve gençliğin bir talebi var, bu talebi doğru anlamak gerekiyordu. AKP bunu beceremedi, süreci doğru yönetemedi. Bu da zihinsel duruşla çok yakından bağlantılı bir durumdur. “Ben devletim, polisim var ve istediğimi yaparım” yaklaşımı, bir de şiddeti kullanma tutumu karşı şiddeti ortaya çıkarmıştır. Bunu doğru değerlendirmek büyük önem taşıyor.
Gezi Parkı çerçevesinde gelişen direniş sürecinin Türkiye demokrasi tarihinde önemli bir aşamayı ifade ettiğini, bunun yeni bir durum olduğunu, geleceğe dönük de önemli verilerinin olacağını düşünüyoruz. Tabii ki bu sürece dahil olan bütün kesimlerin durumu aynı değil; farklı düşünce yapılanmasında olan çevreler de vardır. Oluşan bir birlik ya da örgütlü bir durumdan ziyade değişik grupların değişik düzeyde, herkesin kendine göre dahil olduğu bir toplumsal süreç oluyor. Gelinen aşamada özellikle de direnişin belli bir düzey kazanmasıyla birlikte hükümet sarsıldı. Geç de olsa ciddiyeti kavradı; çeşitli görüşmeler yaptı, bazı tavizler verdi. Örneğin Gezi Parkı’nda yargının kararının bekleneceği, yargının kararı olumsuz olsa bile halkoylaması yapılacağını belirtti. Aynı zamanda Taksim Dayanışması ve bir takım sanatçılardan oluşan kesimlerle görüşmeler yapıldı. Aslında bu bir tavizdi.
Direniş güçleri bunu bir başarı sayıp bu noktadan itibaren Gezi Parkı’ndaki durumu değiştirerek bu demokratik mücadeleyi farklı bir aşamaya taşıyabilirlerdi. Yani oradaki eylemsel duruşu olduğu gibi sürdürme değil de, sonlandırarak ve farklılaştırarak, geleceğe dönük kitlenin demokratik refleksini daha örgütlü hale getirme ve ileriye dönük bir sürece dönüştürme imkan dahilindeydi. Ancak böyle yapılmadı. Bize göre burada hatalı bir taktik yaklaşım yetersizliği yaşandı. Hükümetin bir takım girişimlerini, daha doğrusu bazı tavizlerini, daha iyi değerlendirip eylemsel sürecin başarısını ileriye taşımayı öngörmek daha doğru olurdu. Ama böyle yaklaşılmadı, sürdürülmesinden yana kararlar kılındı. Bu da beraberinde şiddet dozajının daha da arttırılmasına, Taksim ve Gezi Parkı’nın dağıtılmasına yol açtı.
Burada hükümetin politikasında da zaten doğruluk yoktur. Belli bazı görüşmeler ardından tekrar şiddeti dayatma, baskıyı gündemde tutma, çeşitli taktiklerle oradaki yapılanmayı dağıtmaya dönük bir politika yürütmüştür. Gezi Parkı’ndaki direnişçilerin de bunu görmemesi sonucu yapılan şiddetli baskıyla oradaki yapılanma zorlandı. Her ne kadar şimdi Türkiye’nin değişik yerlerinde direniş sürüyor da olsa -ki bu da önemlidir- hükümetin yanlışlarını daha doğru değerlendirme olsaydı, bize göre ayın 13-14’ünde aslında bir değişim olabilirdi. Bunun olmaması direniş güçlerini zorladı. Ama ne olursa olsun bize göre bu önemli bir çıkıştır. Tekçi-otoriter zihniyetin toplumsal kesimler tarafından kabul edilemeyeceğini bir kez daha ortaya koyan bir süreçtir.
Bunun doğru yola kanalize edilmesi ve demokrasinin gelişmesine dönük daha doğru yöntemlerle sürdürülmesi halinde Kürdistan’da gelişen süreçle birleştirilebilinirdi. Ama şimdi iki ayrı kulvarda yürüyen iki ayrı süreç gibi gözüküyor -ki bu beraberinde bazı rizikoları da taşır-. Bir takım ulusalcı kesimlerin etkisiyle süreç lokal bir biçimde götürülmeye çalışılıyor. Bu durum demokratik tabana oturmayı önleyecek bir durumdur. Bu lokal kopukluk beraberinde farklı sonuçlara yol açabilecek bir yöne doğru gitmesini sağlar. Bu açıdan yapılacak olan en önemli şey, bu sürecin, Kürdistan’daki demokratik çözüm süreciyle bütünleştirilmesi, yani Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü eksenine doğru yönlendirilmesidir. Aksi takdirde alacağı sonuçların yeterli olmayacağı gibi, süreç karşıtı ters bir yöne sapma ve demokratik özelliğini kaybetme durumu da yaşanabilir.
Yine Türkiye’deki sol ve demokratik güçlerin ancak Kürt halkıyla bütünleşmesi temelinde demokratiklikleri gerçeğe dönüşebilir. Yoksa kendi üzerindeki baskılara karşı dur, Kürt halkının ezilmesini savun yaklaşımı demokrasi olamaz.
ESP’ye operasyon
ESP’ye karşı da bir operasyon başlatılmış durumda. Bu da devletin çözümsüzlük politikası çerçevesinde bir sonuç mudur?
Devletin değişmeyen egemenlikçi, baskıcı, yasaklayıcı politikasının bir sonucu olarak gelişen bir operasyondur. Önemli bir husus ise çözümden yana olan, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ne sıcak bakan parti ve örgütlerin hedefleniyor olmasıdır. Daha önce SDP’ye de bu biçimde bir yönelim oldu. Şimdi de ESP’ye. Biz, ESP’ye yönelimi kendimize yönelim gibi kabul ediyoruz. Bu tür operasyonlar çözümü değil çözümsüzlüğü beslemektedir. ESP’li devrimcilere dönük geliştirilen bu operasyonu şiddetle kınıyorum. Ama bilinmeli ki devrimciler, operasyon, tutuklama ve baskıyla dize getirilemez.
Barzani’ye mektup
Bu haberlerdeki biçimiyle herhangi bir mektup söz konusu değildir. Kimler ne için böyle asparagas bir haber yapmıştır, bilemiyoruz.
Ancak Önderliğimiz bir süre önce giden BDP heyetiyle bize gönderdiği bir mektupta Sayın Mesud Barzani’ye, Sayın Neçirvan Barzani’ye, Sayın Noşirvan Mustafa’ya ve Sayın Mam Celal’e dönük selam göndermişti, sağlık ve başarı temennileri vardı. Biz de bunları içeren kısa birer mesaj yazdık, ilettik. Bu mesaj, benim adıma gitti. Doğrusu budur.
DENİZ KENDAL/ANF/BEHDİNAN