Türk devletinin hiç değişmeyen bir yöntemi var. Halkı zor ve şiddet kullanarak sindirmek, siyasetçilerini, temsilcilerini hapis, suikast ve işkence ile "etkisiz hale" getirmek. Değişen tek şey bu yöntemi kullanırken başvurduğu ölçek. Bazen daha sert bazen daha yumuşak, bazen daha çok bazen daha az. Ama hep aynı. Ve elbette bunu meşrulaştırmak için binbir yöntem takla. Medya bu meşrulaştırmanın (ve tabi hakikatleri gizlemenin) başında geliyor. Bir de böyle dönemlerde ön plana çıkartılan devşirme ufak bir kitle ve sahte temsilciler!
Son 8 aydır şahit olduğumuz devlet şiddeti de, içerik olarak olmasa da, mantık olarak aynı biçimde meydana geliyor.
Oysa özellikle Kürtçe ile ilgili bir takım adımların, açılımların yapıldığı dönemde sorulan sorular şunlardı: Acaba Türk devletinin üzerine kurulu olduğu ontoloji değişiyor mu? Devlet politikalarında yüzyıllık gelenekten kopuş mu yaşanıyor? Bu açılımları kabaca hatırlamak gerekirse, haftada yarım saat, sonra bir saat olan, Kürtçe televizyon yayını ayrı bir kanal olarak kurulan TRT 6’e (daha sonra TRT Kurdî) evrildi. O zamanki haliyle ilköğretimin ikinci kademesinden itibaren talep olursa ve okul idaresi destekleyip gönüllü öğretmen bulabilirse verilen haftada 2 saat Kürtçe seçmeli dersler başladı. Üniversitede "Yaşayan Diller Enstitüsü" adı altında çalışmalar başladı ve sonrasında doğru düzgün atamalar yapılmasa da Kürtçe öğretmeni yetiştiren bölümler açıldı.
Ancak bu açılımların sadece taktiksel adımlar olduğunu, aynı devlet aklının başka renklerle kendisini yeniden üretme ve sürdürme çabaları olduğunu, siyaset alanında yaşanan gelişmelere bakarak anlayabiliyorduk. Örneğin, dil alanında şahit olduğumuz gelişmelerin olduğu dönemde binlerce Kürt siyasetçi ve aktivist, KCK operasyonu adı altında hapishanelerde rehin tutuluyordu. Duruşmalarda anadillerinde konuştuklarında tutanaklara "bilinmeyen dil" kullandıkları şeklinde geçiyordu. Bahsi geçen Kürt siyasetçiler ve aktivistlerin büyük bir kısmı 2014 yılına kadar bile cezaevlerinde tutuldu. Kamu güvenliği adı altında müsteşarlık kuruldu, yeni yasalar çıkarıldı ve şuan kullanılan baskı ve şiddete hukuki kılıflar hazırlandı. Kürdistan’ın her bölgesinde yüksek güvenlikli ve çok kapasiteli yeni cezaevleri inşa edildi. Karakolların yerine kalekollar inşa edildi ve özellikle sınır hatları çok daha geniş bir askeri alana çevrildi. Bu askerileştirmeyi güçlendiren başka bir uygulama da HES projeleriydi. Orduda yenileme, yeni ultra modern ve yüksek teknolojiye sahip askeri techizatların temini, yeni zırhlı askeri araçların satın alınması ve üretilmesi, kolluk kuvvetlerinin de tıpkı asker gibi güçlendirilmesi, ordu içindeki farklılıkların bertaraf edilip tek sesliliğin sağlanması da yine aynı planın parçalarıydı.
Bu şekilde baktığımızda Temmuz’da patlayan savaşın ne sadece Ceylanpınar’da 2 polisin öldürülmesiyle, ne de Davutoğlu’nun itiraf şeklinde söylediği "Kobanê olaylarından sonra asker ve polislere verilen hazır olun emri" ile açıklanabileceğini görürüz. Aynı şekilde, hükümetinin bahane olarak öne sürdüğü hendek ve barikatların da bu savaşın sebebi olmadığı çok aşikar.
Şimdi, hükümet kanadı, devşirme Kürt siyasetçiler, yandaşlar ve dahi muhalefet çıkıp şu veya bu sebepten dolayı olan bitmeyen savaştan dolayı örgütlü Kürtleri, gençlerini ve hareketini suçluyor, tam da kendisinden beklendiği gibi. "HDP bunu yapsaydı, şunu yapmasaydı" diyor. Ağızlarına yapışmış sakız gibi "PKK şöyledir, böyledir" diyor. Elbette tek amaçları hakikatleri örtmek. Tarihi yeterince bilmeyen, devleti yakından tanımayan insanların kafalarını bulandırarak, vahşetlerini meşrulaştırmak.
Yüzyıllık Türk devletinin temellerinin Kürt topraklarının işgali ve Kürdistan halklarının soykırımı üzerine kurulu olduğunu görmeyen, bu hakikati kabul edip buna göre hareket etmeyen hiçbir hükümet, parti, taraf veya kişi sorunun çözümünden yana doğru pozisyon alamaz. Doğru pozisyonu almadan gerçek, hakaniyetli ve kalıcı bir barış mümkün değil. Bunu bilelim, sonra kimi suçlayacaksak, neyi eleştireceksek öyle yapalım.