Sanki Meclis, Erdoğan’ın babasının malı. Kim gelecek, kim gelmeyecek, niye gelecek, niye gelmeyecek, hepsinin hesabını sormak ona düşmüş. Sanki ‘millet’in tamamını bir kişi temsil ediyor; o da Erdoğan. Hatta meclisi bile tek başına o temsil ediyor. Hızını alamadı, başka partilerin seçmenlerine de, partiler adına da konuşacak kadar abarttı işi. MHP’de bile kalmayan ‘tam itaat’le, emir-komutayla parti yönetme alışkanlığını, diğer partilere de uygulayacak neredeyse. Erdoğan pek sevdi bu ‘tek güç’ olmayı. Ama ne deniyordu; „Kontrolsüz güç, güç değildir”.  Aman yanlış anlaşılmasın. „Kontrol etme”yi, çok abartırsan, kontrolü kaybedebilirsin, demek istiyorum.
Hükümet yargıyı, medyayı, meclisi, futbol kulüplerini, cemaatleri kontrol altına alabilir de Kürtleri kontrol altına alma çabalarına artık bir son vermesi gerektiğini kabul etmeli. Bin bir yolu denediler olmadı. Önce BDP ile PKK’yi, PKK ile halkı, Kürtlerle ‘kendi Kürtlerini’ karşı karşıya getirmeye çalıştı, olmadı. Şimdi de BDP ile Öcalan’ı karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar herhalde. ‘Yandaş’ medya, Öcalan’ın görüşme notlarını „BDP Meclis’e girsin” diye vermeye özen gösterdi. Peki Öcalan’ın, diğer söyledikleri ne anlama geliyor?
Öcalan „Koşulsuz, gidip hemen yemin edin” dedi, sanki. O sözlerin bütünlük içinde bir başka anlamı var. „Bir mutabakat yapılabilir, o zaman meclise gidilebilir. BDP inisiyatif kullanabilir” diyor. Bu inisiyatif, Meclis Başkanı Çiçek ile ve AKP’lilerle yapılan görüşmenin içeriğine göre, gelişen duruma göre kullanılıyor zaten. Bazılarının istediği gibi „inisiyatif alın, yani hemen meclise gidin” durumu değil herhalde kastedilen.    
İşin komiği; BDP’ye „inisiyatif alın“ diyenler- ki inisiyatifin en iyi örneklerinden birini sunuyor- hemen ardından Öcalan kanalıyla baskı kurmaya çalışıyorlar. Bu numaraları yapmaktan yorulmamalarına, herkesi kendi zeka düzeylerinde görme reflekslerine hayranım. ‘Özgüvenleri’ beni gerçekten hayretler içinde bırakıyor.
Bunlarla uğraşacaklarına neden dürüstçe, ahlaklıca ve sorumluluğun gereği olarak, Kürt meselesini çözmek, Türkiye’nin bir tehditten diğerine savrulması yerine, tüm tehditleri bertaraf edecek bir demokratik sisteme dönüşmesine kafa yormadıklarını anlamıyorum.
Çünkü ne kadar direnseler de, sonunda olacağı budur. Başta insan olmak üzere, zaman, efor ve para kaybettirmekten başka bir şeye yaramayacak taktiklere bel bağlamak yerine, bu ülkenin demokratik, barışçı bir çözümden başka şansı olmadığının görmeleri bu kadar mı zor ki hala AKP, BDP’nin son derece yerinde ve hepimizi ilgilendiren taleplerini ‘kabul edilemez’ buluyor? Hala operasyonları durdurmak, yeni cenazelerin gelmesini önlemek için adım atmamasının nedeni ne? Kamuoyunu istediği gibi yönlendirme gücüne güveniyor olabilir ama onca gencin canı pahasına sürdürülen bu politikanın bedelinden kimse kurtulamaz.
Özellikle medyayı, yazan ve düşünen insanları yakından ilgilendiren yasalar da BDP’nin talepleri arasında bulunmasına rağmen, medya hala „kabul edilemez’ başlığı ile ‘haber’ değil haber kisvesi altında yorum yapmaya devam ediyor. Oysa aynı yasalar, artık yalnız Kürt basınını değil kendi mensuplarını da yargı koridorlarına taşıyor.       
Belki gözden kaçmıştır. Son röportajımda eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, krizin asıl sorumlusunun AKP ve demokratik kültürel olgunluğa erişemeyen zihniyeti olduğunu söylüyor. Tüm seçilmiş vekillerin mecliste olmasının ‘ileri demokrasinin gereği’ olduğuna dikkat çekiyor. Ve krizin çözülmesi için meclisin hemen „TMY, TMK, özel yetkili mahkemeler ve tutuklama’yla ilgili yasalarda değişiklikler yapması gerektiğini vurguluyor.
Halen resmi bir sıfat taşımasa da, ‘devleti yakından tanıyan’, önemli bir ismin söyledikleri herhalde bir anlam ifade ediyor. 
AKP ise işi yeni anayasaya havale ederek sulandırmaya, zaman kazanmaya çalışıyor. İstenenin ‘yargıya müdahale’ değil, tam tersine müdahalelere gerek bırakmayacak ‘yasal düzenlemeler’ olduğu gerçeğini gözden kaçırmaya çalışıyor.
Statükonun tam göbeğinde durarak, ayak direyen bir AKP’nin demokratik, çoğulcu, eşitlikçi bir anayasa yapmasını beklemek giderek bir ‘hayal’ gibi geliyor. Tersine bir yüzyılımızı daha kuşatacak, Tayyibist statükonun tahkimine yarayacak bir anayasa „hayalken, gerçek olursa” diye korkuyorum, şahsen… Bunun küçük çaplı örneğini ‘referandum’da yaşamıştık.
AKP, bugün devletin bir kesiminin bile gerisinde kalmış, sadece iktidarını daha da kalıcı kılmanın yollarını arayan bir partidir. Bu refleksle de her tür uzlaşmaya direnmekten, epeydir sürdürdüğü toplumu gererek yönetme alışkanlığından vazgeçmeye niyetli görünmüyor.