Silopi’de 1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlerin kayda değer bir kısmından sorumlu olan Albay Mustafa Levent Göktaş, Ergenekon’a üye olmaktan tutuklanıp Silivri’ye gönderildiğinde bir mektup kaleme aldı. Mektupta 7 Kasım 1996’da evinden çıkan Silopili esnaf Halil Birlik’i ve eşinin kardeşi Mehmet Bilgeç’i sabah 7.30’da yoldan alıp sorguladıktan sonra nasıl öldürüp Ateşalan mevkiine gömüp kaybettirdiğini elbette yazmıyordu. Kürtlere karşı nasıl başarılı bir savaş yürüttüğünü, Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde üç tane kahramanlık madalyası almış olmasına rağmen cezaevinde olmasından duyduğu kırgınlığı “Ama sıfır saygı, sıfır sevgi gördüm. Kimsenin umurunda değil” cümlesiyle aktarıyordu. 

Aynı mektupta, Cudi Dağında düzenledikleri bir operasyon sırasında kaybettikleri bir askerin cenazesini saatlerce aradıktan sonra cenazeyi almak için hayatını nasıl riske attığını da aktarıyordu. Asker cenazesini alabilmek için PKK’li komutan ile telsizle konuştular. PKK’nin kontrolündeki alanda kalan cenazeyi alabilmek için “müzakere” ettiler. PKK’li komutan bir torba ilaç karşılığında cenazeyi almalarına izin vermişti. Göktaş, tek başına zorlu alana inmiş, askerin cenazesini almış, anlaşmaya uydukları için de PKK’lilere el sallamıştı. Mahkemede yaptığı savunmada bu olayı anlatıp “PKK bile mertçe savaştığımızda bize saygı gösteriyor. Ama uyduruk delillerle bizi buraya tıkanlar ve siz bize saygı göstermiyorsunuz” demişti. Savaş hukukunu 1990’lı yıllarda hiçe saymış, Özel Kuvvetlerin en önemli kadrolarının birinin hayatının en çaresiz anlarından birinde PKK’nin savaş hukukuna referans vermesi manidar. Göktaş, diğer Ergenekon sanıkları gibi Mart 2014’te tahliye edildi. Bu insanlar, 1990’lı yıllarda hala sayısını tam olarak bilmediğimiz kadar -sivil veya gerilla- öldürdüler Silopi’de. Bunun gayet askeri bir sebebi vardı: Kontrgerilla savaşı yürütmeden, yani savaş hukuku çiğnemeden, askeri olarak “kazanmaları” pek mümkün değildi. 

Devletin 1990’lı yıllarda adeta buldozer gibi üstünden geçtiği Silopi’de 7 Haziran akşamı seçim sandıkları açıldığında sonuçların ciddi bir şaşkınlığa sebep olmadı. Birçoklarının beklediği üzere, oyların yüzde 89.38’ini HDP aldı. Silopi’de oy kullanan asker, polis ve bazı sivil memurlar çıkarıldığında, halkın tamamı HDP’ye oy verdi. AKP’lilere baktığınızda, Silopi’de halkı tamamen HDP saflarına götüren süreç, devletin PKK’ye karşı yürüttüğü savaş değil, Kürtlere karşı yürüttüğü savaştı. Yeni kent savaşı sürecinde “aynı hataya” düşülmeyecekti. 

Silopi’de sondan önceki sokağa çıkma yasağı 14 Aralık 2015’te başlamıştı. Çatışmalar 27 Ocak 2016’ya kadar sürdü. Haziran seçimlerinden Ocak sonuna kadar Silopi’deki çatışmalarda yaşamını yitiren insan sayısı 42 olarak kayıtlara geçti. Mazlum-Der’in Silopi raporuna bakıldığında, öldürülenler listesinde yaşı 50’nin üstünde olan Kürtlerin isimleri şunlar: İsmail Yevşan (55), Taybet İnan (57), Ömer Masul (65), Hüseyin Güzel (70), Ömer Sayan (70), Süleyman Çoban (70), Hasan Sanır (73), Salih Erener (75), Yusuf Aybi (80). Esas sorumuz şimdiden akılların bir köşesinde dursun: Devlet, isimleri sayılan bu insanların torunlarının ve akrabalarının ne yapmasını bekliyor?

Davutoğlu’nun Silopi’de çatışmalar bittikten sonra ilk değerlendirmesi şuydu: “Silopi bütün sokaklarıyla temizlendi. Şimdi operasyon sonrası sürece geçiyoruz”. Silopi imtihanı burada bitmedi. 4 Mart 2016 tarihinde Davutoğlu programında olmamasına rağmen Cuma namazını Silopi’nin Çarşı Camii’nde kıldı. Kuşkusuz, bu bir “fetih namazı”ydı. Sağında eşi, solunda İçişleri Bakanı Efkan Ala hemen arkasında ise AKP’li bakanlardan Cevdet Yılmaz ile birlikte Silopi Kaymakamlığı önünde yine şu cümleyi kurdu: “Bu şehri yakanlara yıkanlara karşı bu şehrin nasıl imar ve inşa edildiğini de cümle aleme göstereceğiz”. 

Yaşanan sürecin 1990’lı yıllardan temel farkı sadece çatışmaların kentlerde olması değil. Devletin öldürme motivasyonun Türk milliyetçiliğinin yanı sıra İslam sosuyla harmanlanmış olması da değil. Önemli bir fark, devletin yıktığı kentler yeniden yapmayı vadetmesi. O zaman sorumuz şuna dönüşüyor: Devletin müteahhitlik yapma koşullarını Kürt gençleri ortadan kaldırdığında ne olacak? Bu soru, geçen hafta Silopi’de yeniden başlayan çatışmalar sonrasında devletin kendisine en çok sorduğu ve cevabını bulamadığı bir soru. 3 AKP’li bakan Sur’un yeniden inşası için Diyarbakır’da propaganda turu atarken, Davutoğlu’nun Sur’daki fetih namazına saatler kala Özel Harekat Polisleri aracının patlatılması sonrasında da aynı soruyla cebelleştiklerine kuşku yok: Sur’dan ağır yaralı çıkarılmasına rağmen 4 saat boyunca sokakta bekletildiği için kan kaybından ölen Fatma Ana’nın hikayesini bilen insanlardan ne yapmalarını bekliyorsunuz? 

Selahattin Demirtaş, top ve tanklarla yıkılması sonrası Silopi hakkında şunları söylemişti: “Kürt genci ne düşünecek? ‘Oh ne iyi yapmışsınız’ mı diyecek yoksa dağın yolunu mu tutacak? Cevabını sen ver! Neyi başarmış olacaksın? Silopi’de 27 gün sokağa çıkma yasağından sonra 500 genç dağa çıktı. Tek bir genç HDP’ye katılmadı çünkü umudu parlamentoda görmedi demek ki. Orada Kürt sorununu çözdüğünü zannedenler başınıza çok büyük işler açıyorsunuz farkında değilsiniz”. Buna mukabil, devlete şu soruyu da sormalı: Elinizde geçen hafta ellerinde silahlarla Silopi’ye geri dönenlerin, dedelerini ve ninelerini birkaç ay önce yitiren insanların torunları olmadığına dair bir kanıt var mı?

Çocuklarının cenazeleri dahi verilmeyen, morg kapılarında ceset torbaları içinde beden parçaları bekleyen bir halkın tek güncel derdinin yıkık evinin onarılması olduğunu zannetmek için ya tamamen çaresizlik içinde olmak ya da müteahhitlik ihalesinden acil pay almayı bekleyen Kürt vekillere sahip olmak gerekir. Görünen o ki AKP’de her ikisi de gereğinden çok var.