Mehmet YÜKSEL

9 Ekim uluslararası komplonun 20. yıl dönümüne girdiğimiz bugünlerde AİHM, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik İmralı işkencehanesinde herhangi bir kötü muamelenin olmadığı anlamına gelen bir karar aldı. Eş zamanlı olarak Türk devleti de avukatlarının Önder Öcalan ile görüşme talebini sanki Önder Öcalan hücrede değilmiş ve her gün istediğiyle görüşüyormuş gibi, kendisine verilen ‘hücre cezası’ nedeniyle reddetti.

Türk devletinin yaklaşımını anlamak zor değil. Zira Kürtler hakkında aldığı ve var gücüyle pratikleştirmeye çalıştığı karar, soykırım kararıdır. Yaklaşık yüz yıldır, Türk devletinin Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği her şey, anormaldir ve soykırımı başarmak içindir. Bu çerçevede Kürtleri dirilten, örgütlü bir hale getiren ve emin adımlarla özgürlüğe yönelten Önder Öcalan’a çok kızgın oldukları ve kendisini en ağır şekilde cezalandırmak istedikleri bilinmeyen bir durum değildir. Her Kürt anda soykırımcı, sömürgeci Türk devlet rejiminin bu uygulamalarını iliklerine kadar hissetmekte ve yaşamaktadır. Ancak anlaşılmayan ve herkese ilginç gelen husus, AİHM, CPT gibi kurumların kararları ile soykırımcı, sömürgeci rejime neden çanak tuttuklarıdır. Acaba dağıttıklarını söyledikleri hak ve adaletten Kürtlerin payına hiçbir şey düşmez mi? Düşmüyorsa eğer, bu nasıl bir ‘adalet bekçiliği’dir? Demek ki, dağıttıkları adalet değil, adaletse de o herkes için değil, birileri içindir.

Sorgulanan bu tutarsız, vicdansız, hak ve adaletten yoksun duruşlarının altında hiç kuşkusuz ki, hukukun doğası yatar. Kendisini ne kadar gizlerse gizlesin, ne kadar bağımsız olduğunu iddia ederse etsin, hukuk varoluşsal olarak devletçidir. Örneğin TC’nin Kürtler hakkındaki resmi devlet politikası inkar ve imha politikasıdır. Kendisini böyle kurgulamış olan bir TC, buna uygun bir hukuk oluşturmuş ve nihayetinde hukuk sisteminde Kürtlerin haklarına dair hiçbir şey belirtmemiştir. Hatta zihniyet soykırımcı olduğundan, Türk devlet hukuku da bu soykırımcı politikalara meşruiyet sağlama rolü görmüştür. İktidarcı güçler arasındaki mücadelede ve devletin topluma karşı mücadelesinde hukukun nasıl en etkili bir araç olarak kullanıldığını Fethullahçılar, ulusalcılar ve Erdoğan arasındaki mücadelede ve Türk devletinin başta Kürtler olmak üzere tüm topluma karşı yürüttüğü savaşta en açık bir şekilde görmekteyiz. Ancak bu, sadece Türk devletiyle sınırlı bir durum değildir, hukukun uzun vadeli siyaset olması gerçekliğinden ötürü tüm devletçi sistem için geçerlidir. Bu çerçeveden bakıldığında AİHM ve CPT gibi kurumların sürekli bir şekilde Kürtler aleyhine aldıkları kararlar da anlaşılmış olur.

Orada da hukuk siyasidir ve devletlerin temel politikalarına hizmet etmekle çerçevelendirilmiştir. Avrupa uygarlığının mevcut Kürt sorununun ortaya çıkmasında belirleyici düzeyde rol oynadığını bilmeyen yoktur. Irak devleti İngiltere eliyle bir ulus devlet olarak kurgulandı ve Kürtlere yer verilmedi. Suriye devleti Fransa eliyle bir ulus devlet olarak kurgulandı ve Kürtlere yer verilmedi. Türk devleti İngilizlerin gübreliğinde ve yönlendirmesinde bir ulus devlet olarak oluşturuldu ve Kürtlere yer verilmedi. İran da Kürtlere hiçbir hak tanımayan bu ulus devletçi halini İngiltere’nin öncülüğünde edindi. Böylelikle Kürdistan parçalandı, Kürtler varlık sorunu yaşayan bir halk haline getirildi. Bu sömürgeci devletlerin hukuku da bu siyasete uygun bir hukuk oldu ve bu devletler nezdinde Kürtler olmadığından onlardan bahseden bir hukuk da hiç olmadı.

Başını İngiltere ve Fransa’nın çektiği bu hegemonik sistemin Kürtlere reva gördüğü bununla da sınırlı kalmadı, Kürtlerin var olma mücadelesinde de hep sömürgeciliğin yanında oldu. Bunun doruk ifadesi ise Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı seferberlik halinde bir komplo ile soykırımcı TC’ye teslim etmeleri oldu. Teslim ettikleri Önder Öcalan için içinde hiçbir hakkı olmayan bir hukuk düzeni kuruldu. Kamuflajı da ‘mahsum’ ve ‘adalet dağıtıcı’ CPT gibi kurumlar üzerinden yapıldı. Kendi sistemlerinin bir ürünü olan TC’ye de bu İmralı sisteminde gardiyanlık rolü verildi. Şimdi TC ile birlikte bu işkence sistemini en sonuç alıcı bir şekilde uygulamaya çalışıyorlar. AİHM’in verdiği karar tam da bunun için verildi.

Sistemiçileşmeyen, bağımsızlıkçı ve toplumcu Önder Öcalan, bu İmralı sistemi koşullarında daha sistemik bir karakter kazandı, Kürtlerin sınırlarının ötesine geçti. Hegemonik sistemle yaşadığı çelişki daha da kapsamlılaştı. Merkezi uygarlık sistemine karşı demokratik uygarlığı, kapitalist moderniteye karşı demokratik moderniteyi, ulus devlete karşı demokratik konfederalizmi kuramsal ve pratik düzeyde geliştirerek toplumu egemenlere karşı daha bütünlüklü bir şekilde savundu. Halklar Önder Öcalan’ın kuramıyla egemenlere karşı daha da güçlendiler. Hegemonik güçlerin İmralı’dan bir düşüncenin bile çıkmasına izin vermeyen hassasiyetlerini ve AİHM’in aldığı kararları bir de bu gözle ele almaya ihtiyaç var.