
Alevilerin 7 Ekim mitingi diğer mitinglere göre daha kalabalıktı. Bu miting de gösterdi ki Alevi toplumu kendi sorunlarına ve Türkiye’nin demokrasi sorunlarına belirli düzeyde duyarlı hale gelmiş. Yine örgütlerin ortak hareket etmeleri konusunda da bir ilerleme sağlanmış. Miting Türk basınında yer almasa da Alevilerin Türkiye’deki siyasi durumu etkileyecek bir güç olduğu bir daha görüldü. Zaten AKP çevreleri tarafından tepkiyle karşılanması bunu göstermektedir. Ancak, geçmişten beri Kemalizm’e ve onların kontrolündeki devlete yaklaşım ve CHP’nin klasik politikalarının etkisiyle Alevilerin demokrasi ve özgürlük talepleriyle ters kimi olumsuzlukların ve yanlış eğilimlerin Alevi kişi ve kurumlarında devam ettiği de görülmüştür. Devlete ve CHP’ye yaklaşımda ve söylemlerde ciddi yanlışlıklar olduğu kadar sorunlu değerlendirmeler de bulunmaktadır.
Alevilerin bugün düşüncesi, kültür ve yaşama bakışı güzellikler taşıyorsa, toplumcu demokratik bir öze sahipse, bunun en önemli nedeni inanç olarak devlete bulaşmamasıdır ya da az bulaşmasıdır. Aleviler tarih boyu devlet dışı –bir dönemler Bektaşi dergahları aracılığıyla devletle ilişkilenmiş olsalar da- kalmış bir topluluktur. Geçmişte bu nedenle büyük baskılar, zulüm ve katliamlarla karşılaşmışlardır. Devlete bulaşmama, devlet dışı kalma onlara zulüm getirmiştir. Ancak bu bedellere karşılık da toplumcu demokratik, adaletli, eşitlikçi, insani özlerini korumuşlardır. Dün kendilerine zulüm getiren devlet dışı kalma gerçeği demokrasi ve özgürlükler çağı dediğimiz günümüzde ise büyük bir avantaja dönüşmüştür. Sadece kendileri için değil bölge ve dünyada demokrasi ve özgürlüklere katkı sunacak bir konuma sahiptirler. Alevilerin bugün özgürlük ve demokrasi açısından kullanacakları en büyük değer ve avantajları budur. Artık devlet dışı kalmış olmayı ve bu nedenle taşıdıkları güzel değerleri büyük bir miras olarak görmelidirler.
Aleviliğin bugün koruduğu güzellikleri bu çerçevede ele almadan Aleviliği ne tarihsel ne de güncel doğru değerlendirebiliriz. Doğru Alevilik tanımı ve değerlendirmesinin ilk önce buradan başlaması gerekir.
Sanki önceki katliamları Kemalist rejim yapmamış...
Bir değerli konuşmacı devletin kendilerine bakışını anlatırken Alevilerden bir general, bir vali, yüksek kurumların sorumluları yok dedi. Kuşkusuz devletin gösterdiği ayrımı ortaya koymak için bu örnek verilebilir. Ancak bizden de vali olsun, bizden de general olsun, bizden de yüksek devlet görevlileri olsun düşüncesini büyük bir istek ve özlemle ileri sürmek Alevi inancı ve toplumu için sorunlu bir yaklaşımdır. Devlet her zaman demokrasi karşıtı olmuştur. Toplum güç kaybettikçe, yani demokrasi güç kaybettikçe devlet büyümüştür. Devlet olmadan önce ya da devlet dışı kalmış toplumlarda kendi dönemine göre bir demokrasi vardır.
Devlet büyüdükçe, devlet toplumun hücrelerine kadar sızdıkça baskı, zulüm ve sömürü daha da artmıştır. Bu açıdan “ne kadar çok devlet o kadar az demokrasi ne kadar çok demokrasi o kadar az devlet” denklemi doğrudur. Dolayısıyla özgürlük ve demokrasi isteyen bir toplum devlet içinde şu kadar yerimiz olsun talebinde bulunamaz. Toplum şu kadar demokratikleşsin ya da devlet demokrasiye şu kadar duyarlı olsun der. Zaten Türk devletindeki mevcut zihniyet değişmeden demokrasi ve özgürlük gelmez. Bırakalım Osmanlıyı Türkiye Cumhuriyeti 90 yıldır baskı ve otoriterdir, demokrasi karşıtıdır. Bu devlet içinde bizden de şu olsun, bizim de bu devlet içinde yerimiz olsun demek demokrasi ve özgürlük istemek değildir. Hatta devleti önemsemek, devlete olumlu vasıflar yüklemek, devletin demokrasi ve özgürlük karşıtı konumunu meşrulaştırmak olur.
Nitekim bazı konuşmacılar da ‘devletin görevi şudur devletin görevi budur’ diyerek devlete hep olumlu işlev yükleyen bir yaklaşım içinde olmuşlardır. Sanki şu anki devlet değilmiş; sanki Sivas katliamı ve öncesi katliamlar sırasındaki Kemalist olduğu söylenen rejim devlet değilmiş! Tarih boyu devletlerden bu kadar zulüm çeken Alevilerin devletten bu kadar beklentili olması anlaşılır gibi değildir, paradokstur. Bunları söylerken devlet inançlara aynı mesafede olsun demek istenildiğini biliyoruz. Bazı Avrupa ülkelerini bu konuda örnek gösterdikleri anlaşılıyor. Ancak orada inançlara eşit mesafede bir yaklaşım varsa, bu belirli düzeyde gerçekleşiyorsa bu da orada halkların geçmiş yüzyıllarda yürüttükleri mücadele ile olmuştur. Demokrasi mücadelesinin de her ülkede gelişmesinin koşulları ve dinamikleri vardır. Türkiye açısından demokrasi nasıl gelişecekse, devlet demokrasiye nasıl duyarlı kılınacaksa o eksende tüm demokrasi güçleriyle birlikte mücadele verilmesi gerekir. Tüm Aleviler için söylemiyoruz ama belirli kesimler açısından tüm demokrasi güçleriyle birlikte demokrasi mücadelesi verme yaklaşımı değil de devletçi ve demokratik olmayan kimi kesimlerden ya da bizzat devletten bekleyen zihniyetler bulunmaktadır. Bu yanlıştır. Hem de düzeltilmesi gereken ilk yanlıştır.
İnsani yaklaşım ve eşitlik herkes için geçerlidir
İyi niyetle söylenen ve özde doğru olan ama bir yanlış yaklaşımı ifade eden söz de bizim için ‘Alevi-Sünni, Türk-Kürt’ fark etmez söylemidir. Eğer doğru izah edilmezse Türkiye cumhuriyetinin farklılıkları yok saymak için gösterdiği yaklaşımın bir benzerine düşülmüş olur. Bilindiği gibi Alevi-Sünni, Türk-Kürt fark etmez denilmiş ama Türk-İslam bir zihniyet ve toplum gerçeği hakim kılınmak istenmiştir.
Alevi-Sünni, Türk-Kürt farklılıkları olan toplumlardır. Bu farklılıkların temel haklarının tanınması ve oldukları gibi yaşamalarının kabul edilmesi gerekir. Bundan sonra Sünni-Alevi, Kürt-Türk bizim için fark etmez; insani yaklaşım ve eşitlik herkes için geçerlidir, denilebilir.
Şimdiye kadar Alevilerin ve Kürtlerin yaşadıkları sorunlar, farklılıkların ve bu farklılığın gerektirdiği özgünlüğün ve özerkliğinin kabul edilmemesi nedeniyle yaşanmıştır. Biz 72 millete aynı nazarda bakacağız diyeceğiz. Alevi, Sünni, Êzîdî, Hıristiyan, Yahudi bizim için aynı değerdedir diyeceğiz. Ancak bu yaklaşımımız tüm farklılıkların özgünlüğünü ve demokratik haklarını tanıma çerçevesinde olduğunu da vurgulayacağız. Bunu dediğimizde bu sözlerimizin anlamı ve değeri olur. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yıllık demagojisi ve bu demagoji altında farklılıkları ortadan kaldırma zihniyetine güç vermiş oluruz. Demirel de ‘Türkiye’de herkes birinci sınıf vatandaştır, kanun karşısında eşittir’ diyordu. Doğruydu, kanun karşısında eşittiler; ancak bu kanunlarla Alevilerin ve Kürt’ün asimile edilmesi ve kültürel soykırıma uğratılması hedefleniyordu.
Bu konuyu gündeme getirmenin haklı nedenleri var. Çünkü bizim için Türk-Kürt fark etmez derken bu hep Kürtlerin varlığını ve haklarını reddetmek için söylenmiştir. 7 Ekim mitinginde bir konuşmacı TV 10 kameralarında Kürtçe konuştu, sonra Cem Vakfı’ndan olan birisi konuştu. Bazı şeyler söyledikten sonra Kürtçe konuşan konuşmacıya gönderme yaparak hepimiz Türk bayrağı altında yaşıyoruz, dedi. Yani bırakın Kürt’ü Türk’ü hepimiz bu bayrak altındayız, bölücülük yapmayalım demek istedi.
‘Aynı bayrak altındayız’ sözü Alevileri inkara götürür
İşte bu zihniyet Aleviliği de inkar eden zihniyettir. Türk devleti de demiyor mu bir diyanet altında hepimiz camiye gidelim, Sünni Müslüman olalım! Yani bu bayrak altında Türk ve İslam olma dayatması yapıyor. Kaldı ki bir devlet sınırları içinde olmak bir bayrak altında olmak farklılıkların kabul edilmemesi ve hakların gasp edilmesi anlamına gelmiyor. Tek kültür, tek inanç aslında bu ulus-devlet zihniyetine aittir. Eski imparatorluklar, eski devletler böyle tek etnik hatta tek inanç dayatmamıştır. Farklı etnik topluluklar ve inançlar yaşadığı için imparatorluk olmuşlar ve imparatorluklarını sürdürmüşlerdir. Ulus-devlet zihniyeti birkaç yüzyıllık bir olgudur. Eskiden inançlar üzerinde baskı olurmuş, ama farklı etnik topluluklar üzerinde fazla baskı olmazmış. Çünkü imparatorluklar ancak farklılıkları kabul ettiğinde büyür ve imparatorluk olurlarmış.
Bu açıdan Cem Vakfı’ndan olan kişinin belirttiği ‘aynı bayrak altında yaşıyoruz’ sözü aslında Aleviliği de inkara götüren, bugün Aleviliğin de baskı altında yaşamasına yol açan bir söylemdir. Kürtlerin özgürlüğü, özgünlüğü ve özerkliği kabul edilmezse, Alevilerin de özgürlüğü, özgünlüğü ve özerkliği kabul edilmez. Çünkü demokrasi olmaz. Demokrasinin olmadığı yerde Alevililik de sürekli hakim inancın baskısı altında kalır. Asimile edilerek hakim inanç içinde eritilirler. Kültürel soykırıma uğratılırlar. Bu açıdan Alevilerin özellikle devletin -şimdi işbirlikçi siyasal İslam ağırlıklı-, Kemalizm ve CHP’nin kullandığı aynı bayrak altında yaşıyoruz gibi demagojik sözlere karşı duyarlı olmaları ve bu tür söylemleri lügatlerinden çıkarmaları gerekiyor.
Devlet Amed’de AKP’li Dersim’de ise CHP’lidir
Alevi mitinglerine CHP’de gelebilir BDP de gelebilir, konuşma da yapabilirler. Ancak bu mitinglerin ve toplantıların CHP ve Kemalizm propagandası yapma alanı haline getirmeleri yanlıştır. Alevilerin hepsi CHP’li değildir. Bir kısım Aleviler ideolojik ve politik olarak aldatılarak şimdiye kadar CHP etrafında olmaları sağlanmıştır. Özellikle 1970’lerden sonra CHP’ye meyil etmişlerdir. Belki 1970’lerde haklı nedenleri vardı. Bu yıllarda Kürdistan’da da CHP önemli oy almaktaydı. Ancak son on yıllarda hala CHP etrafında tutulmaya çalışılması ve bazı Alevilerin de buna öncülük etmesi amiyane deyimle Stockholm sendromudur. Bu açıkça Dersim’de CHP’ye oy vermede somutlaşmaktadır. Kuşkusuz Dersim açısından bunun özgün nedenleri var. Devlet Amed’de, Siirt’te, Van’da AKP’li Dersim’de ise CHP’lidir.
Alevilerin tümü CHP’li değildir. Tümünün CHP’li olmasını beklemek de doğru değildir. Aleviler BDP’ye de oy vermektedirler. Yine başka sosyalist partiler, demokratik partilere oy veren aleviler de vardır. Yine Aleviler içinde Atatürk’ü sevmeyenler ve Kemalizm’e karşı olanlar da vardır. Özellikle Alevi Kürtlerde bu yönlü eğilimler olmaktadır. Bir Alevi mitinginde, toplantısında, gecesinde, ceminde din ulularının fotoğrafı olabilir ama bir siyasi önderin Alevilerin mitingine bir önder gibi gösterilmesi yanlıştır, kabul edilemez. Bu tür yaklaşımlar Aleviler arasında parçalanma ve sürtüşme yaratmaktan başka bir anlam taşımaz.
Bir konuşmacı hem de Alevi dernekleri adına Atatürk’e ait olduğu söylenen ‘yurtta sulh cihanda sulh’ sözüne Atatürk’ün adını vererek gönderme yaptı. Tamam, ‘yurtta sulh cihanda sulh’ olsun. Kim istemez bunu! Ama Türkiye’nin Kemalist geleneğinde yurtta barış var mıdır? Dersim katliamı yurtta barış mıdır? Şeyh Sait ve arkadaşlarının asıldığı, bir çoğunun öldürüldüğü bir yerde hangi iç barıştan söz edilebilir? Yurtta sulh her halde pax-romana (yani güçlünün barışı) değildir. Doğrudur, Türk devleti kuruluşundan itibaren baskı, zor ve katliamlarla 1970’lı yıllara kadar güçlünün barışını sağlamıştır. Bu pax romana, yani güçlünün barışı ne zaman bozulmuştur? Gençler, emekçiler, Kürtler, Aleviler ve diğer baskı gören topluluklar uyanınca güçlünün barışı bozulmuştur. Ezilenler direnişe geçmiş ve Türkiye’yi demokratikleştirme mücadelesi vermişlerdir. Biz güçlünün barışından değil ezilenlerin haklarının tanındığı demokratik adil bir ülkede barıştan yanayız. Dolayısıyla bir Alevi dernekleri federasyonu başkanının Atatürk’ün dediği gibi ‘yurtta barış, cihanda barış’ cümlesini kurması doğru olmamıştır.
Aleviler demokrasi güçleri ile ittifak ve ortak mücadeleden söz edecekse –ki bu zorunludur- Atatürk’ten ve bir bayrak altında yaşıyoruz demagojisinden uzak durmalıdırlar. Bazıları Atatürk’ü sevebilir. Ancak bunu Alevilik adına yapmamalıdır. Atatürk ve Türkiye cumhuriyeti yüceltilerek Kürtlerle demokrasi mücadelesinde nasıl ortaklaşılacaktır? Kürtlerle demokrasi mücadelesinde ortaklaşmadan Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün müdür? Dolayısıyla Alevi kurumlarının ve kurum sorumlularının CHP ve Kemalist jargonlardan uzak durmaları gerekir.
Aleviler de birlikte mücadele etmeliler
Alevilerin en azından yarısının da Kürt olduğu bilinmektedir. Türkiye’de Kürt sorunu varsa Alevilerin yarısının da böyle bir sorunu olduğu anlamına gelmektedir. Türk Alevilerinin dil, kültür, kimlik başta olmak üzere bazı temel hak ve özgürlükler sorunu olmayabilir. Ancak bu durum ezilenden ve mazlumdan yana olduğunu iddia eden Alevilerin Kürtlerin sorunlarına ilgisiz kalmalarını getirmez. Alevi örgütlenmeleri kuşkusuz inanç örgütleridir. İlk önce inançlarla ilgili sorunlarla ilgileneceklerdir. Bu anlaşılırdır. Ancak Alevilerin sorunu da bir demokrasi sorunuysa o zaman Türkiye’nin temel demokratik sorunlarıyla ilgilenmesi gerekmektedir.
Öncelikle Alevilerin en az yarısının Kürt olması nedeniyle de Kürt sorunu ile ilgilenmeleri temel ahlaki sorumluluklarındandır. Bu gerçekler Alevilerin kavramlar ve semboller kullanılırken diğer demokrasi güçlerini de dikkate alması gerektiğini göstermektedir. Kürtlerin sorunlarına hala şovenist yaklaşan, Kürtlerin temel demokratik haklarını tanımayan CHP, MHP, AKP ya da benzer partilere karşı bir siyasi tutumlarının olması gerekir. AKP, MHP’ye belirli bir tutum vardır ancak CHP’nin şovenist ve antidemokratik politika ve yaklaşımlarına karşı da tutum almaları gerekir. Yoksa Aleviler için istenen özgürlük ve haklar konusunda da samimi olunmaz.
Bir diğer konu da birlik konusudur. Birlik konusu önemlidir. Alevilerin de birlik olarak mücadele etmeleri gerekir. Bu açıdan müsayip örgüt kavramı üzerinden bir birliği geliştirmek doğrudur. Bu konuda bir süredir önemli adımlar da atılmıştır. Ancak bu birlik ilkesiz ve Alevilerin mücadelesini geriye çekici ve geriletici olamaz. Özellikle devlete yakın ya da devletin derinlikleri ve istihbarat örgütleriyle ilişkili kurumlara ve vakıflara dikkat etmek lazım. Geçmiş dönemde devlet, derin devlet, hatta Ergenekoncular başta Cem Vakfı ve Ehlibeyt Vakfı olmak üzere bazı dernekler, kurumlar ve kişilere el atmışlardır. Siyasal İslam’ı tehlike göstererek kimi Alevi çevreleri yanlarına çekmişlerdir. Yine Alevilerle Kürtlerin buluşmasını engellemek, hatta Alevilerin Kürtlerin mücadelesine karşı olmasını sağlamak için devlet ve derinlikleri büyük çaba göstermişlerdir.
İlkesiz birlikler de örgütlenmeye zarar verir
Bu açıdan bakıldığında herkesi yanımıza alacağız diyerek en geriden, en ilkesiz birlikler yaratamayız. Bunlar birlik yaratmaz sadece mücadeleye zarar verir. Hatta birliğe da zarar verir. Şunu da yanımıza alalım diye bir adım geriye atarsak yine bir başkası için bir adım geriye atarsak sonradan öyle bir geriden birlik yaratmış oluruz ki bu Aleviliğin özgürlük ve demokrasi mücadelesinin içini boşaltıp Aleviliği asimile etmek isteyen devlete yakınlaştırır. Örneğin Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı olanlarla birlik yaratarak bir yere varamayız. Aksine geniş Alevi Kürt kesimini rahatsız eden ve bir kısım demokrasi güçlerini uzak tutan bir durum yaratmış oluruz. Bu açıdan demokrasi güçleriyle ortaklaşmayı yaratmayan hiçbir birlik gerçek birlik değildir.
Kürt Özgürlük Hareketi daha başından itibaren Alevilerin hakları ve özgürlükleri konusunda duyarlı olmuştur. Alevilerin inanç özgürlüğünü savunmuşlardır. Bu konuda Kürdistan’da bir zihniyet devrimi de yaratmışlardır. Kürt Özgürlük Hareketi bütün bileşenleriyle Alevilerin özgünlüğünü, özgürlüğünü ve inanç özerkliğini yaşamalarını savunurken, Alevi kurumlarının Kürt halkının sorunlarına duyarsız yaklaşması ya da yeterince duyarlılık göstermemesi büyük bir eksiklik olur. Bu konuda sadece olumlu bazı değerlendirmeler yapmak yetmez. Alevi kurumları ve toplumu içindeki yanlış eğilimlere karşı mücadele etmek de demokratik Alevi kurumları açısından temel bir sorumluluk olarak görülmelidir.
Son Alevi mitinginde olumlu görüntüler, olumlu gelişmeler yanında kaygı uyandıran görüntü ve söylemler de olmuştur. Bu açıdan demokratik toplumcu ve özgürlükçü Alevilerin bu konuda daha duyarlı olmaları özgürlük ve demokrasi mücadelesine zarar veren tutumlardan kaçınmaları gerekir.
MUSTAFA KARASU