30 Mayıs 1998… Çarçela Bayê sırtları… Serhatlı Çiğdem, Rojavalı Adalet, Şırnaklı Herekol, Rojhilatlı Carlos, Türkiyeli Dr. Evin… Bir kobranın saçtığı vahşetle şehit düştüler. Diğer Mayıs ayı şehitleriyle birlikte yüreğimize ekildiler. Kobra saldırısı bir saat sürdü. Aslında ilk iki atışta beş arkadaşı şehit etmişlerdi. Sonradan öğrenecektik, tüm o bir saatlik saldırı Avaşin içindi. Yaralı kurtulan ve kendini sırttan aşağıya yuvarlayan Avaşîn için. Coğrafyayı değiştirmişti kobra, her iki metrede bir yoğun tarama yapmıştı. Tek bir devrimci bile kurtulamasın diye!
Uğruna nice güzel, parlak, eşsiz genç yaşamların feda olduğu devrim neydi? Binlerce çocuğa isim olmuş devrim neydi? Çekici, yakıcı, yaratıcı, vazgeçilmez olan devrim neydi? Bir başka devrimciden adını alan genç Carlos’un yirmi yıl sonra bile hafızalarımızdan silinmeyen izlerle bizde yaşaması onun devrim aşkından değil midir? Türkiyeli bir devrimci olan Dr. Evin’e en ağır savaş koşullarında yaralı yoldaşlarına bir avuç un getirmek için, defalarca yaşamını tehlikeye attıran, narin bir reyhan dalına benzeyen bedeninde taşıdığı yüreğini heyecanlandıran devrim aşkı neydi? Gencecik ömürlerine ve omuzlarına devrim sorumluluğunu yüklemişken muhteşem gülebilen, kara gözleriyle ışıl ışıl kahkahalar atabilen Herekol ve Çiğdem’in dünyasında devrim neydi? Rojavalı Adalet, devrimi en çok adalet için istediğinden mi adını adalet yapmıştı? Devrim adalet mi getirecekti?
Neydi devrim? Halk cephesinde adı bile yürekleri heyecanlandırırken; devlet nezdinde adından bile korkulan devrim nedir? Türkiye’nin geldiği yerlere baktığımda bu soruyu sormak geldi içimden bugün! Tanıdığım en güzel, pırıl pırıl ve temiz, iyi genç arkadaşlarımın bir Mayıs gününde uğruna yaşamlarını verdikleri devrimi düşündüm bugün, her 30 Mayıs’ta düşündüğüm gibi. Çocukluğumda gördüğüm devrimcileri, Deniz Gezmiş’in idamını okuduğum Gülünün Solduğu Akşam kitabının bende yarattığı devrim hayallerini düşündüm. Çocukların, gençlerin devrim düşleri ile büyüdüğü, devrim aşkıyla yollara düştüğü, devrim gerçekleşsin diye öldüğü çağımızı düşündüm. Düşlerimizle örtüşen bir devrim var mı? diye sordum kendime.
Rêber Öcalan’ın "Toplumlar esas olarak politik ve ahlakîdir… Devrim bile yeni toplum yaratamaz. Devrimler ancak toplumun aşındırılan, kadük bırakılan ahlakî ve politik dokusunu asıl işlevine kavuşturmak için başvurulan operasyonlar olarak olumlu rol oynayabilirler. Gerisini ahlakî ve politik toplumun özgür iradesi belirler" sözlerini düşündüm.
"Toplumun aşındırılan dokusu" der demez aklıma politika sanatından uzaklaştırılmış toplum geliyor. Yaşamının nedenini, nasılını kasabının eline bırakmış ve buna demokratik seçim diyebilecek kadar toplum olmaktan çıkarılmış toplum geliyor. Devrimcilik, bu dokuyu görmek ve iyileştirmekle sorumlu olmaktır. Toplumun aşınan, aşındırılan bu dokusu şimdilerde devrimin-devrimcilerin gözlerinin içine bakıyor. Türkiye’de etnik kökeni ve inancı ne olursa olsun tüm toplumsal kesimler devrimi çağırıyor. Tüm yaşam alanları ekolojik devrime davetiye gönderiyor. Türkiye’nin günde en az bir kadının katledildiği eş yaşamları; jineolojik devrimi çağırıyor. Tüm dünyada yaşanan çocuk kırımı, hepimizi insanlık devrimine çağırıyor. Tüm bunların kilit noktası AKP faşizmini yıkmaktan geçiyor. Ortadoğu’da dünyada hangi kirli işi eşelesen altından AKP faşizmi çıkıyor. O zaman başta Türkiyeli devrimciler olmak üzere hayatın her alanının yaptığı çağrıyı duyup cevap olma zamanı.
Türkiyeli bir Dr. Evin geldi bu devrime, yüreğini serdi Zağros’un patikalarına. İskender’in geçemediği tüm geçitleri bir ordu ile değil narin endamı ile aştı. 20 yıl önceydi, bir Dr. Evin geldi halkların devrimine. Bu masal değildi, sınır tanımayan devrim aşkıydı. Zaman; onun devrim aşkını canlandırıp, hastalıklı toplumsal dokulara derman olma zamanı. Zaman, bir "devrime göz dikme", devrim yapabilme cesaretine sahip olma zamanı. Ya AKP faşizmi toplumsal dokuyu yutacak ya da devrim aşkı AKP’yi yıkacak.