
Sürecin mücadelesiz, uzlaşmalı, her şeyin anlaşmayla yapıldığı bir süreç olmadığını çekilme döneminde de ifade ettiğini hatırlatan Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, “Kesinlik amansız, anı anına geçen çok yönlü bir mücadele süreci. Dolayısıyla hükümet/devlet her türlü oyunu, hileyi, baskıyı, şiddeti devreye koyarak lehine götürmek istiyor” dedi.
AKP Hükümeti’nin 2011/2012’deki imha ve tasfiye savaşını 2013 yılında Rojava’da yürütmeye devam ettiğini; Kürtlerin statüsüzlüğü için her yolu mübah gördüğünü kaydeden Kalkan, şunun altını çizdi: “Dolayısıyla ‘on aydır cenaze gelmedi’ demek Kürtler için geçerli değildir. Her şeyi görüyor, anlıyoruz. Zamanı geldiğinde bunların hesabı sorulmayacak, intikamı alınmayacak değildir.”
Duran Kalkan, Kuzey’de resmi ve gerçek anlamda bir ateşkes olmadığını anımsatarak, ekledi: “Anlamını yitirmiş, çok kırılgan, nasıl ortadan kalkacağı belli olmayan bir durumda. Taraflar fiili olarak çatışmıyor ya da çatışmayı kendi lehlerine görmüyor. Her an çatışmalı durum da gündeme gelebilir. Sürecin karakterine, mevsime ve seçim dönemine bağlı. Nedenler değişirse fiili durum da değişebilir.”
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, şunu herkesin iyi bilmesi gerektiğini söyledi: “AKP’de iyi niyet, demokratik zihniyet, Kürt halkını tanıma yoktur. Beyaz Türkçü Ergenekon yerine Yeşil Türkçü Ergenekonculuğu geçiren Türk-İslam sentezcisi bir güç. Cepheden mücadele edemiyor, hileyle, oyalamayla durumu kurtarmaya çalışıyor. Hükümetin/devletin gerçeği budur. Şunu yaptı, bunu yapmadı demek ve tartışmak çok anlamlı değildir.”
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, Kuzey’deki ateşkesin geleceği, devletin savaşı Rojava’ya taşırması ile KCK ve BDP’ye hakaretler eşliğinde Öcalan’ın övülmesinin altındaki hesaplarla ilgili sorularımızı yanıtladı.
BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, KCK’nin mektuplarının Sayın Öcalan’a verilmediğini öğrendiklerini açıkladı (Sonra gecikmeli de olsa verildiği kardeşi vasıtasıyla duyuruldu). Üstelik BDP heyeti ile ilgili tasarrufta da bulunmaya devam etti. Sizce devlet neden böyle bir tutum aldı?
Baştan beri demokratik çözüm sürecine AKP Hükümeti’nin ve devletin tutarsız, ikiyüzlü, oyalamacı, çıkarcı yaklaştığı bir gerçek. Süreci doğru anlamak lazım. Sürecin mücadelesiz, uzlaşmalı, her şeyin anlaşmayla yapıldığı bir süreç olarak algılanması başlı başına yanlış ve yanılgılıdır. Kesinlikle süreç öyle değil, amansız bir mücadele süreci. Anı anına geçen çok yönlü bir mücadele süreci. Dolayısıyla hükümet de devlet de kendi çıkarı için her türlü oyunu, hileyi, baskıyı, şiddeti devreye koyarak aslında bu mücadeleyi yürütmeye çalışıyor. Süreci kendi çıkarına, iktidarının lehine götürmek istiyor. Bu açık ve tartışmasız bir gerçek.
Son mektuplara yaklaşım da böyle oldu. Sürecin biraz uzaması itibariyle mektupları vermiş. Fakat çok fazla bir şey değişmiş değil. Devletin de hükümetin de oyalama, zamana yayma, dolayısıyla süreci boşa çıkartma çabası devam ediyor. AKP Hükümeti bu süreci aslında bir seçim süreci olarak, seçimi kazanma çabası olarak değerlendirdi. Baştan beri tutumu öyleydi, şimdi de öyle yürütüyor. Süreci boşa çıkartmaya çalışıyor.
Demokratik çözüm süreci üzerlerine ciddi, tarihi siyasi ve hukuki görevler yüklüyor; onların gereklerini yerine getirmesi lazım. Sürece bağlılığın gereği bu. Onları yapmak istemiyorlar. Zihniyet olarak da politika olarak da karşıdırlar. Aslında demokratikleşmeye de Kürt sorununun çözümüne de karşıdırlar. Fakat cepheden mücadele de edemiyorlar, şiddetli bir mücadele de yürütemiyorlar. 2011-2012’de yürütmeye çalıştılar başarısız oldular. Şimdi mücadelede tutum değiştirdiler. Tayyip Erdoğan dedi ya, “Silahlar sussun fikirler konuşsun” aslında bunu şöyle anlamak lazım “Silahlar sussun, hileler konuşsun”, “Silahlar sussun, oyunlar konuşsun”. Tayyip Erdoğan için fikir dediği hile ve oyundur. Siyasetten anladığı budur. Onları konuşturuyor. Hile ve oyuna, yalana dayalı olarak süreci kendi çıkarına, seçimi kazanmaya bağlı olarak yürütmek istiyor. Süreci bitirdim diyemiyor, ilişkileri tümden kesemiyor. Çünkü keserse altında kalacak, kaybedecek, seçimi kazanamayacak. Kürt halkının direnişi, PKK’nin mücadelesi karşısında duramayacak, direnemeyecek. Hileyle, hurdayla bu biçimde durumu götürmek istiyor. Bunun anlaşılmayan bir yanı yok.
Bunun karşısında Önder Apo tavır alınca, tutum belirleyip kamuoyunu bilinçlendirince şantaj, baskı ve tehditle demokratik siyaseti etkilemeye, bizi baskı altına almaya çalışıyor. Bunları anlamıyor değiliz. Bu noktada şunu herkes iyi bilmeli, AKP’de iyi niyet yok, demokratik zihniyet yok, Kürt varlığını, Kürt halkının varlık ve özgürlüğünü tanıma kesinlikle yoktur. AKP de CHP gibi faşisttir, milliyetçidir. Beyaz Türkçü Ergenekon yerine Yeşil Türkçü Ergenekonculuğu geçirdi AKP. Türk-İslam sentezcisi bir güç. Niyeti böyle, politikası böyle. Cepheden mücadele edemiyor, hileyle, oyalamayla durumu kurtarmaya çalışıyor. Yapılan budur. Hükümetin ve devletin gerçeği budur. Dolayısıyla şunu yaptı, bunu yaptı demek ve tartışmak çok anlamlı değildir.
Karakol ve baraj yapımları devam ediyor, koruculuğa dokunulmadı, Kuzey’deki Türk askeri yığınağı ve savaş gücü mevcudiyetini koruyor ama ateşkes de sürüyor ve ateşkese Türk devletinin de riayet ettiği gözleniyor. Bu durum ne kadar sürer?
Aslında gerçek anlamda bir ateşkesin olduğunu söylemek bile şimdi artık zordur. Geçmişten gelen, anlamını yitirmiş, çok kırılgan, nasıl ortadan kalkacağı belli olmayan bir durum söz konusudur. Mevcut ateşkes denen şeyi böyle değerlendirmek yanlış olmaz. Bunu şöyle ifade etmek daha doğru; ortada resmi bir ateşkes yok da, fiili olarak taraflar birbiriyle çatışmak istemiyorlar, çatışmıyorlar. Hazır değiller ya da çatışmayı kendi lehlerine görmüyorlar. Çatışmayla sonuç alacaklarına, başarılı olacaklarına inanamıyorlar. Onun için fiili bir çatışmasızlık sürüyor. Durum böyledir. Dolayısıyla kendisini örgütleyip geliştirdiği, çatışmadan başarı elde edeceğini bir tarafın sanısı ortaya çıktığı an bu süreç değişebilir. Bunu bu biçimde bilmek gerekli. Mevcut durum biraz da sürecin karakteriyle bağlı. Yani öyle bir süreç ki, mutlaka başarısı olmalıydı, kesintiye uğramamalıydı, kim keserse altında kalır. Bu nedenle AKP fiili olarak süreci bitirmesine rağmen bu süreç sürüyor, diyor. O da fiili bir çatışmasızlığın sürmesine yol açıyor. Yine mevsimle ve içine girilen seçim süreciyle bağlı. Şimdi gündemde bir seçim politikası var. Mevcut haliyle ateşkes konumu sayılan fiili durum böyle devam ediyor. Çünkü AKP’nin çıkarı bu yönlü. Baştan beri de süreci bir ateşkes süreci olarak gördü, öngördü, gerçekleştirmeye çalıştı. Buna dayanarak seçim kazanmak istedi. Şimdi de bu durumu devam ettiriyor. Aslında halkın demokratik siyasi mücadelesi gelişip AKP üzerinde baskı oluştursaydı bu oyunlar bozulurdu. AKP’nin gerçek yüzü açığa çıkar, hileleri boşa çıkartılabilirdi. Onda da belli bir gelişme olmakla birlikte sınırlılık, zayıflık yaşandı. Durum hala AKP’ye hile yapma, oyun oynama imkanı veriyor. Bu biçimde devam ediyor durum.
Her an çatışmalı durum da gündeme gelebilir. Misillemeler olabilir. AKP zaten bir savaş hazırlığında. Bunları hiç kesmedi. Ordu 2012’de olduğundan daha fazla siyaset üzerinde etkili, yönetiyor. İstediği kadar Genelkurmay Başkanı desin ki, ben memurum, konuşmam. Yönetmek demek konuşmak demek değil ki! Konuşmadan da yönetilebilir. Tayyip Erdoğan konuşuyor, Necdet Özel de yönetiyor. İşin gerçeği bu. O bakımdan durum muğlak, belirsiz. Bu durum ne kadar devam eder, belirsiz. Belirttiğim etkenlere dayalı. Sürecin karakterine, mevsime ve yeni seçim dönemine bağlı. Bu özelliklerdeki bir değişiklik mevcut çatışmasızlık durumunda da bir değişikliği gündeme getirebilir. Zaten resmi bir durum ortada yok, fiili bir durum var. Resmi bir durumun olmadığını Tayyip Erdoğan açıkça söyledi. Önder Apo da 15 Ekim’den itibaren gelin, eğer böyle istiyorsanız bu işi resmiyete dökelim dedi. Ama dikkat edilirse devlet ve hükümet bu işe gelmiyor. Bir resmiyet geliştirmiyor. Onun için de bir resmi durum değil, fiili durumdur. Nedenler değişirse fiili durum da değişebilir.
Türk devleti, Rojava ile sınır kapılarını kapatarak, sınıra bir koridor bıraktı ve duvarlar örmeye başladı. Çetelere direkt ve dolaylı desteği de sürüyor. KCK yönetimi de bu desteği teyit ediyor. Her hafta onlarca Kürt genci, Türk devletinin desteklediği çetelerle savaşta yaşamını yitiriyor. Türk devleti, Kürt savaşını Rojava’da sürdürüyorsa bu süreçte “cenazeler gelmedi” sözünün Kürtler için geçerliliği var mıdır?
Hiç kuşkusuz ‘2013 yazında ve güzünde Kürtler için savaş olmadı, Kürt gençleri ülkelerinin ve halklarının özgürlüğü için kahramanca direnerek şehit düşmediler, Kürt ailelerine kahraman şehitlerin cenazeleri gelemedi’ denemez. 2011-2012’de Kuzey’de savaş nasıl devam ettiyse, 2013 yaz ve güzünde de Rojava’da aynı biçimde devam etti. Rojava savaşını Kuzey’deki savaşın bir devamı olarak değerlendirmek hatalı değil. Yalnız başına böyle değerlendirmek belki yetersiz olabilir. Tabii bir yönü budur. İkinci yönü ise Suriye’deki ve Arap alemindeki gelişmelerle bağıdır. Rojava’daki durum bu iki yönün etkisini taşıyor. Suriye ve Arabistan’daki gelişmelerle bağlı boyutunu da gözardı etmemek kaydıyla Rojava’da yaşanan bu çatışmalı durumu 2011-2012’de Kuzey Kürdistan’da yaşanan savaşın devamı olarak değerlendirmek kesinlikle hatalı değildir. Çok açık ki Türk devleti ve AKP Hükümeti Kürtlere karşı imha ve tasfiye savaşını 2013 yılında Rojava’da yürüttü ve yürütmeye de devam ediyor.
12 Haziran 2011 genel seçimleri ardından PKK’yi imha ve tasfiye ederim umuduyla Kuzey’de Tayyip Erdoğan Hükümeti bir saldırı geliştirmişti. Fakat buna karşı Kürt halkının gerillasıyla, genciyle, kadınıyla, Önderliğiyle topyekun ve kahramanca bir direnişi oldu. AKP’nin PKK’yi imha ve tasfiye planı yenilgiye uğratıldı. Silah zoruyla Kürt özgürlük direnişini bastırma, ezme umutları, hesapları kırıldı. AKP içine düştüğü bu yenilgiden kurtulmak için “Silahlar sussun, fikirler konuşsun” çağrısını geliştirdi. Buna dayalı olarak da Kuzey’de Newroz’dan itibaren yeni gelişen duruma dayanıp bu sefer Kürt savaşını Rojava’da yürütmek istedi. Kürt halkına dönük saldırıların arkasında kesinlikle Türk devleti ve AKP Hükümeti var. Kuşkusuz başka güçler de var, ama El Kaideci güçlere destek veren, onların saldırılarının arkasında olan birinci güç AKP Hükümeti’dir. Bundan hiçbir kuşku yok. Herkes bu gerçeği böyle bilmelidir. Bu anlamda AKP Hükümeti 2011’den itibaren geliştirdiği Kürt savaşını 2013’te Rojava’da yürüttü. Rojava’da gelişen özgürlük devrimini imha ve tasfiye etmek, boğmak istedi. Rojava halkının bir kimlik ve statü kazanmasını engellemek istedi. Bunun için de El Kaideci çetelere her türlü desteği verdi. Fakat görüldü ki bu destek de El Kaideci çetelerin sivil halka dönük saldırıları da Rojava halkını korkutmadı, yıldırmadı, geriletmedi, Rojava Devrimi’ni boğmaya yetmedi. Rojava’da geliştirilen kahramanca direniş sonucunda El Kaideci sürüler de yenilgiye uğratıldılar. El Kaide saldırganlığı ilk defa bu biçimde kırılıp yenilgiye uğratıldı.
Bunun için mi duvar örüyor?
Evet, AKP bu gerçeği gördüğü, Rojava’da da yenilgiye uğradığı; artık çeteleri destekleyerek Rojava Kürtlerinin özgür statü elde etme gücüne sahip olmadığı için şimdi duvar örüyor; Rojava ile Bakur arasına duvar çekiyor. Qamışlı’yla Nusaybin arasına, Kobani ile Suruç arasına, Afrin ile Kilis arasına, Şenyurt ile Dırbesiyê arasına duvar örüyor. El Kaideci çetelerle engelleyemediği Rojava devrimini duvarlarla engelleme hesabı yapıyor. Rojava’dan esen büyük özgürlük devrimi rüzgarlarının Kuzey’e taşmasını, Botan’a, Mardin’e, Urfa’ya ulaşmasını duvarlarla engellemek istiyor. Söz konusu duvarlar rüzgar kıran oluyor, devrim rüzgarını kırmayı umut ediyor. Halbuki bundan önce de Türk devletinin o sınırda tedbirleri vardı. Mevcut duvardan çok daha fazla engel oluşturan duvarcıklar söz konusuydu. Sıra sıra tel örgüler vardı. kilometrelere varan mayın tarlaları vardı, elektriklemeler vardı. Türk devleti o sınırda engel olabilmek için yapmadığını bırakmadı, ama hiçbir çabası Kürt halkının direnişini engelleyemedi, gerilla mücadelesinin sürmesini engelleyemedi. Rojava ile Kuzey Kürdistan halkının dayanışmasını, birliğini engelleyemedi. Dolayısıyla bu duvarlar da engelleyemez. Mao’nun deyimiyle kağıttan kaplandırlar.
Kürt halkı ve gerillası özgürlük direnişiyle bu duvarları şimdiden yerle bir ediyor, bir vuruşla da yerle bir etmeyi kesinlikle bilecektir. Bazı siyasi çevrelerin söylediği gibi, halklar arasına duvarlar ören değil, köprüler kuranlar kazanacaktır. Dolayısıyla Rojava ve Bakur halkı bir bütündür, birlikte kazanacaklar.
Bu gerçeğin ortaya çıkması özellikle Rojava’da son üç aydaki kahramanca direnişle oldu. Yüzlerce şehit verdi Rojava halkı, Kürdistan halkı El Kaideci çetelere karşı ve onları destekleyen güçlere karşı. Onların gerçekleştirdiği topyekun saldırıya karşı kahramanca direniş içerisinde, her gün şehit cenazesi kaldırdı Rojava halkı. Bütün Kürt halkı da buna ortak oldu. Elbette bütün bu gelişmeler bu kahramanca direnişin ve onu geliştiren şehitlerin sayesindedir. Bu gerçekliği çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla ‘on aydır cenaze gelmedi’ demek Kürtler için geçerli değildir. Rojava için de değildir, Bakur için de değildir. Yüzlerce Kürt genci yaşamını yitirdi. Ailelere şehit gitti. Yine birçok şehit cenazesi Bakur’a gitti. Kaldı ki Rojava halkının şehidi bütün Kürt halkının şehididir. Kimse kesinlikle ayırım koyamaz. O nedenle AKP yaptıklarını Kürt halkının, Hareketimizin görmediğini, anlamadığını sanıyor ama kesinlikle doğru değildir. Her şeyi görüyor, anlıyoruz. Bu bir süreçti, Önder Apo bu süreci geliştiriyordu, herkes Önder Apo’ya inandığı ve güvendiği için bu durumu sürdürdü. Yoksa zamanı geldiğinde bunların hesabı sorulmayacak, intikamı alınmayacak değildir. Herkes bu gerçeği çok iyi bilmek durumundadır.
Türk Hükümeti üyeleri ve medyadaki sözcüleri son dönemde özellikle Öcalan’ın örgüt tarafından dinlenmediği, mutlak otoritesinin sözkonusu olmadığı, arkadaşları tarafından boşa düşürüldüğü yönünde iddialarda bulunuyor. BDP ve KCK’ye hakaretler eşliğinde Öcalan’ı övüyor görünmelerinin altındaki hesap nedir?
Öncelikle şunu belirtelim; Önderlik, Parti, Hareket, gerilla, halk tam bir birlik içindedir. Yekvücut olmuş ve özgürlüğe kitlenmiştir. Özgür yaşamdan, demokratik kurtuluştan başka hiçbir şeyi görmüyor ve kabul etmiyorlar. Bunu herkes böyle bilmelidir. Tabii bazılarının Önder Apo ayrı düşünüyor, Kandil ayrı düşünüyor, hatta kişiler ayrı düşünüyor dediklerini biz de duyuyoruz. Bunlar boş laf. İt ürür, kervan yürür diye bir söz var. Bu sözleri biz böyle karşılıyoruz. Şunu gösteriyor; bunu söyleyenlerin amaçları ve niyetleri nedir bu açığa çıkıyor. Bir yandan demokratik çözümden, Kürtlerin haklarından söz ediyorlar ama esasta bu sözleri söylerken Kürtleri bölüp parçalamak, birbirine düşürmek istedikleri ortaya çıkıyor. Ben uzatmıyorum, bu konuda şunu söylüyorum: Herkes çok iyi bilmeli. Eğer bir Kürt-Türk barışı olacaksa bunu sağlayabilecek tek kişi Önder Abdullah Öcalan’dır. Eğer Kürt sorunu demokratik siyasi yöntemle Türkiye birliği içinde çözülecekse bunu gerçekleştirecek tek kişi Önder Abdullah Öcalan’dır. Kürt halkı boşuna “Barışın elçisi, çözümün elçisi İmralı’dadır” demedi. Eğer böyle bir çözüm olmazsa, böyle bir barış olmazsa bilinmeli ki bir daha barış ve çözüm diye bir şey olmaz. Çözümü Kürtler kendi güçleriyle ve elleriyle yaratırlar. Bunu her şeyden önce Türkiye’yi sevenler, aydınlar, kadınlar, gençler bilmeli. Eğer tutarlılarsa Türkiye’yi yönetenler bilmeli. Yoksa her şeyi kaybedebilirler. Kuşkusuz Önder Apo Kürtler için çok çok önemli ve değerlidir. Ama aynı oranda tüm Türkiye için de değerli ve gereklidir. Önder Apo’nun boşa çıkarılması Kürtlere zarar verir, ama daha çok da Türklere, Türkiye’ye zarar verir. Dolayısıyla Önder Apo’nun boşa düşürülmemesi ve sahiplenilmesi tüm Türkiye demokratlarının ve yurtseverlerinin işi olmalıdır.
NURDOÐAN AYDOÐAN/HABER MERKEZİ