‘Birlikte mücadelenin bu kadar tarihsel anlam ve önem kazandığı, PKK olarak biz doğru bir yaklaşım oluşturup pratik adımlar atma asli göreviyle karşı karşıya bulunan Türkiye devrimcilerinin bu görevi yerine getirmemeleri, hatta basit iddia ve ithamlarla, seviyeli olmayan yaklaşımlarla, sorunun önemini ve ciddiyetini gölgelemeleri, Kürt küçük-burjuva reformistlerinin ise, bu konuda bütünüyle Türkiye’deki hareketlere tabi kalmaları nedenleriyle, halklara karşı duyduğumuz yüksek sorumluluğun gereğini yerine getirerek…Görüşlerimizi ve program önerimizi tüm devrimci ve demokratların tartışmasına sunuyoruz… PKK; Türkiye ve Kürdistan devrimci ve demokratik hareketlerinin programsızlıkları ve perspektifsizlikleri nedeniyle, bugüne kadar içine girdikleri çelişkili ve yüzeysel yaklaşımlarının, politik bir gelişmeye yol açmayan, anti-faşist birlik konusundaki tutumlarının önüne bir set çekmek…” için kararlılığını göstermektedir. (PKK’nin 1982’deki Faşizme karşı birleşik mücadeleye ilişkin, Sexwebûn dergisinin Nisan sayısındaki yazısından.)
Yaşamakta olduğumuz çok kritik bir süreçte hayat, Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcilere mücadelede birlik sorununun bölgesel gelişmeler nedeniyle bir kez daha acilen dayatmaktadır. 1982’den beri birlik konusunda bu kadar ısrarlı olan PKK, hala bu ısrarından bir şey kaybetmemiştir. O gün yapılan birlikte mücadele çağrısından bahanelerle kaçmanın, halkların özgürlük mücadelesi açısından ne büyük zararlar verdiğini bugün daha da net görebilmekteyiz. O günden bugüne PKK ve Türkiye solunun geldiği duruma baktığımızda bile, kimin ne durumda olduğunu görmek açısından derslerle doludur.

Birlikte mücadele ısrarı

PKK’nin 40 yıldır süren birlikte mücadeleye çağrı inadı nedendir acaba? 32 yıl önce Türkiyeli devrimcileri 12 Eylül faşist cuntası’na karşı anti-faşist mücadeleye çağırırken, bugün ise Türkiye’yi demokratikleştirme ve Kürdistan’da ulusal birliği ve özgür yaşamı inşa etmeye çağırıyor. Bununla da yetinmeyerek Ortadoğu’yu demokratikleştirmeye çağırıyor. Bu iki göreve birleşik mücadele esprisiyle yaklaşarak, bir yandan sosyalist yaşamın nüvelerinin atılmakta olduğu Rojava’da nasıl bir sosyalizm ve nasıl bir sosyalist inşa sorusunu cevaplıyor, diğer yandan da bunun öz savunmasının kuruluş tarzını gösteriyor.
Ve tabi ki, dört tarafı sömürgeci ve uzantıları olan çetelerin oluşturduğu düşmanlarla çevirili olan Rojava’nın nasıl korunabileceğini de bizzat savaş içinde kanıtlıyor. Bu gerçekliği görememek ya siyasal körlük, akıl tutulması ve perspektif sunamama yeteneksizliğinden kaynaklanıyor. Ya da bunlar görüldüğü ve anlaşıldığı halde, büyük bedeller isteyen görev ve sorumluluktan kaçılıyor. Bunun cesareti gösterilemiyor ve 1982’deki gibi binbir bahane üretme yeteneğini 32 yıl sonra tekrar devreye sokarak; kenardan seyrederek devletin hışımından kaçmaya (kendince korunmaya) çalışılıyor. Bunun siyasi literatürdeki adı çok kabarıktır. Bunun üzerine çok kitaplar yazılabilir ve kişilik çözümlemeleri yapılabilir. Ama biz bunu psikolog ve sosyologlara bırakalım. Özgürlük mücadelesini yıkıcı tarzda eleştiren ve daha da ileri giderek “İmralı ihaneti” diye saldıranların radikal eleştirilerinin altında yatan, aslında bu korkularını gizleme ihtiyacıdır. Bu korkuyu radikal devrimci söylemler kullanarak ama pratikte o söylemlere uygun bir örgütlenmenin gereklerini de yapmayarak gizliyorlar.

Birlikte özgürleşme iradesi

İşte gerek HDK-HDP’nin ve de gerekse PKK’nin birleşik mücadeleyi geliştirme çağrılarına uzak durmalarının, bir incir çekirdeğini bile doldurmayacak eleştiri ve gerekçelerinin arka planında bu korku yatmaktadır. Çünkü CİDDİ mücadele edenin ve bunda samimi olanların başı devletle belaya girer. 1982’de faşizme karşı bir cephe oluşturmaktan kaçanlar, devrimin çok ciddi ve belalı bir iş olduğunu fark edip kaçanlardı. Ama bugün HDK-HDP’de yer alanlar bundan ders çıkartmış, devrim sürecinin ciddiyetini kavramış olan ve bahanelerin arkasına sığınmayanlardır. BDP’nin HDP’yle kucaklaşması demek, Kürtlerin kendi özgürlükleri için verdikleri mücadele birikimini Türkiye cephesine aktararak burada bir radikal demokrasi hareketini yaratma çabası demektir.
Kürdistan’daki devrimsel gelişmeleri Türkiye cephesine aktarma ve birlikte özgürleşmeyi başarmak demektir. Bunun bilincine ise ancak yüksek bir sorumluluk taşıyarak varılabilir. Fakat genel anlamda Türkiye devrimci hareketinin bu stratejik sorumluluğa hazır olabilmesi için kendi gerçekliğiyle zihniyet düzeyinde bir hesaplaşmayı yaşaması gerekiyor. Söylemindeki devrimci dili ile pratiğindeki oportünisliğin zıtlığını çözmesi ve kendisini sadece yasallığa hapsetmemesi ve de birleşik devrimci mücadelenin bugünkü siyasal adresi olan HDP çatısı altında kendi mücadele dosyasını diğerleriyle ortaklaştırarak kendinden menkul olmaktan çıkması gerekmektedir. Devrimci önderliğin yaratılması da bununla doğru orantılıdır. Bir kamyon dolusu teori yaparak, konjönktürel, evrensel, stratejik ve taktik kavramları yerinde kullanmayarak kafa karıştıranlar ise devrim yapmaktan korkanlardır. Bu nedenle, devrimin araçlarını kurmaktan kaçtıkları gibi, varolan araçlarda yer almaktan da uzak duruyorlar. Buna en çok sevinen de elbetteki devlet oluyor ve onların fazla üstüne gitmiyor.

Küçük dünyalardan çıkmalı

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) tehdidi bile onları akıllı davranmalarına; öz savunmanın aciliyetine ve görevlerine ciddi yaklaşmalarına vesile olmuyor. Dün 1982’de PKK adı geçen yazıda şöyle demişti: “Faşizme karşı halkların birleşik direniş mücadelesi, ancak en geniş halk güçlerini kapsayan bir anti-faşist birleşik cephe ile yaratılabilir... Küçük hesaplarla, başka örgütlerin omuzlarına basıp, bazılarını güçten düşürme taktikleriyle bu meseleye yaklaşılamaz... Eğer örgüt ve grup hesapları sürekli ön plana alınırsa...sadece kendi programı, örgüt ve mücadele anlayışı hakim kılınmak istenilirse, buna dürüst olmak denilemez...”
Bugünün koşullarında bu çağrının iki adresi bulunmaktadır: Askeri ve demokratik cephe. Demokratik cephede mücadele etmek isteyenlerin adresi HDK-HDP’dir. Burayı düzen içi, pasif, reformist vb gören “radikal devrimciler” için ise, dağlar dün olduğu gibi bugün de orada durmaktadır. Bunlar samimiyetin de ölçüleridir. Her ikisini de yeterli bulmayarak değişik bahanelerle reddeden “süper radikaller” için de yeni adres Rojava’dır. Yani kelle avcısı IŞİD ve benzeri canilerle yakın döğüş cephesi. Kısacası samimi olanlara cephe çok. Yeterki sadece kendi küçük dünyasından çıkma cesareti gösterilebilsin ve bu meseleye taktiksel yaklaşılmasın.

Bir kez daha geç kalmamalı

Türkiye’de gündem cuhurbaşkanlığı seçimleriyle çalkalanırken ve de Irak ile Suriye’deki çatışmalar etrafına doğru genişlerken, gelmekte olan fırtınaya dayanabilecek ve kasırgada dağılmayacak birleşik bir güce ihtiyaç bulunmaktadır. Kürdistan’da ulusal birlik ve diğer halklarla demokratik ve de devrimci cephe ve birlikler hayati derecede aciliyet arz etmektedir. Eğer 1982’de Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi yaratılabilmiş olsaydı, bugün Türkiye bu durumda olmayacak ve başta komşu ülkeler olmak üzere Ortadoğu da farklı etkilenecekti. O günden bugünü göremeyenler eğer bugünde aynı hataya düşer ve yarınları göremezlerse, yarın belki de olabilecek çok büyük bir yıkımın da sorumlusu olacaklardır. Halklara yönelik tehlike büyüktür. Suriye’den sonra Irak’a ve giderek Türkiye ve genel olarak bölgeye yayılma riski büyüktür. Bunu sadece bir mezhep savaşı olarak görenler, emperyalist devletlerin bölgeye hakim olma stratejisinin kurbanı olabilirler. Ve elbette ki, IŞİD’in saldırılarını anti-emperyalist olarak değerlendirenler de onun kurbanı olurlar.     
Bu konuya ilişkin son sözü PKK’nin Aralık 1982’de adı geçen yazıda ki şu cümlelerle tamamlayarak cumhurbaşkanlığı konusuna geçelim: “...Hayat, halklarımızın durdurulamaz arzusu haline gelen devrimci kurtuluşlarının birleşik devrimci direniş mücadelesiyle mümkün olacağını mutlaka gösterecektir. Hiç bir güç bu anlayışın gelişmesini engelleyemeyecektir. Zafer, mutlaka halklarımızın olacaktır.” HDK-HDP işte bu sözün bir kanıtı ve devrimci Kürdün uslanmaz inadının bir başarısı ve Türkiyeli sorumlu ve teslim olmayan devrimcileriyle kucaklaşması olarak gerçekleşmiştir. Ve özgürleşmenin zaferi de birlikte kazanılacaktır.        

Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin

Cumhurbaşkanlığı seçimleri genel seçimlerin rengini de belirleyecek olması açısından önemlidir. Bu seçimde ezilenler açısından en iyi gelişme, CHP’nin klasik devletçi ve faşist yüzünün daha da belirginleşmiş olmasıdır. En kötü gelişme ise, CHP’de yer alan Alevilerin üç maymunu oynamaya devam etmesidir. CHP içi “sol” muhalefeti temsil edenlerin durumu ise, devleti-kemalizmi kurtarma telaşının dışına pek çıkmıyor. Yani halkların özgürlüğünü esas alan bir zihniyete sahip değiller. Oysa tutarlı muhalefet, kendine bile hayrı kalmamış Kemalizmin inkarcı ve tek tipçi resmi ideolojisiyle radikal hesaplaşmayı gerektirir. Bunu başaramadıkları için hala o parti içindeler ve gerçek halk muhalefetini görmezden gelmektedirler. Çünkü ezilenlerin devlet dışı özgürlükçü muhalefeti, onların makam ve iktidar heveslerine hitap etmiyor.
Onlar devletin eteklerinde ve halkın sırtında yaşamaya alışmışlar. Bu nedenle devletten koplmak onlar için ölümdür. Onlar makam otolarına, meclisin yumuşak koltuklarına ve banka hesaplarına yatan yüklü maaşlardan vazgeçmektense, ezilen insanların alınterini kana kana içmeyi küçük dünyaları için daha karlı görüyorlar. Çünkü onlar için siyaset, ticaret içindir. Bunun riskli olduğunu da iyi biliyorlar. Yani siyasetin aynı zamanda “idam” anlamına geldiğinin farkındalar. Ama tatlı karların onlara sağladığı konforlu yaşam gözlerini kör etmiş. İşte bu nedenlerden dolayı, MHP ile birlikte gösterdikleri Cumhurbaşkanı adayının (E.İhsanoğlu) Sivas Madımak Katliamı sonrasında Kuran’daki şu ayeti dile getirdiğini hatırlayalım: “Allaha şirk koşanları ateşle imtihan ederler.” Hadi diyelim CHP üzerinden devletten beslenenler bunu umursamıyor, peki CHP’yi kan ter içinde sırtında taşıyan Aleviler neden kendilerini yakanları savunan adaya karşı ses çıkartmıyor? İşte derin yara budur.

HDP’nin adayı Demirtaş’ı seç

CHP-MHP adayı ile AKP adayı arasında zihniyet farkı yoktur ve gelenekleri aynıdır. Yani bize diyorlar ki, “ya Muaviye’yi ya da Yezit’i seçin.” Biz de diyoruz ki, ikisini de geç ve HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş’ı seç. Neden? Çünkü bu aday aynı zamanda bir zihniyet, bir duruş, bir ahlak, farklılıkların zenginliğinin temsiliyeti, Kızılbaş-Alevi, Ezidi, Müslüman, Hıristiyan, Ermeni, Çerkez, Laz, Kürt, Türk, Abaza vd Türkiye ve Kürdistanlı halkların barış içinde ve eşit haklar temelinde bir yaşamın savuculuğunu yapıyor. Yani demokratik Türkiye-özgür Kürdistan-Demokratik Ortadoğu ve Dünya halkları Konfederasyonu içinde yeralan tüm halkaların özgürlüğünü savunan bir dünya görüşüne sahip bir adaydır. Bu nedenle, Cumhurbaşkanı’nı seçmek kişiyi değil, kişi şahsında demokratik Türkiye-özgür Kürdistan tercihindeki ısrarı göstermektir.
Cumhurbaşkanı tercihimizle, Kapitalist moderniteye (egemenlerin sömürü ve inkar sistemine) hayır diyerek, nasıl bir sistem istendiğinin de mesajını vermektir. Elbetteki bu yaklaşım, o makamın sistemin bekaası için yasalarla belirlenmiş olanaklarını, halkların lehine kullanmayı da kapsamaktadır. Bu aynı zamanda sisteme karşı demokratik mücadeleyle mevzi savaşı vermek demektir. Sığ yaklaşımları ise o makamı (mevziyi) “radikal devrimci söylemler”le küçümseyerek sistem içilikle suçlamak, politik mücadelenin besleyicisi olan bu enerjiyi, devrimin çıkarına kullanma yeteneğine sahip olmayanların bir eleştirisi olarak değerlendirilmelidir.
Elbetteki bu makam düzen içidir ve onun bir temsilidir. Ama böyle diye de bu olanağı halkların lehine değerlendirmemek ve halkın hizmetine sunma kavgasını reddetmek doğru değildir. Orayı yüksek bir mevzi olarak görmemek ve bu yüksek kürsüden ezilenlere seslenmeyi önemli bir olanak olarak değerlendirmemek, büyük bir politik körlük olurdu. Egemenlere ait makamların ezilenlerin lehine kullanıldığında büyük etkilere yol açacağı, ve bu BDP’li milletvekillerin sokak-meclis birlikteliğinde yürüttükleri mücadeleyle kanıtlanmıştır. Bu aynı zamanda, sistemin makamlarının-kurumlarının gerçek işlevini teşhir etmek ve alternatifini göstermek kadar, yıkılmaz, güçlü, baba ve kutsal olarak tanıtılan inkarcı ve baskıcı devletin, halk karşısında aslında bir hiç olduğunu teşhir etmeyi de içerir. Çünkü bir Cumhurbaşkanı halkların özgürlüğünü esas almak istediğinde, derin ve paralel devletin, lobilerin ve vesayet rejiminden vazgeçmek istemeyenlerin hedefinde olacak ve tezgahlar kurulacak ve işte o zaman, halkın çıkarlarını savunduklarını söyleyen yalancılar daha da net görülecektir.
Elbetki bu durumu ezilenlerin lehine çevirebilmek için de Türkiye ve Kürdistanlı halkların birleşik mücadelesinin aşağıdan yukarıya uygulayacağı devrimci zorlama, belirleyici bir etkiye sahip olacaktır. Devrimi sadece yıkmak olarak anlayanların değişim-dönüşüm ve yeniden yapılanmanın zengin mücadele hazinesini anlamalarını beklemek için de vakit yok. Çünkü yeniden bir ülke kurmakla meşgul olanların, her şeyi “devrimden sonra”ya erteleyen dogmatiklerle laf yarıştırma lüksleri yoktur. Devrim gemisinin lafla yürümediği seksen yıllık mücadeleyle de kanıtlanmıştır. Fazla söze gerek yok!
Kapitalist modernitenin oligarşik sisteminde önemli bir mevzinin de hedeflendiğini gösterebilmek, düzen partilerini daha da teşhir etmek için, HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş’ı desteklenmelidir. Peki kazanmazsa ne olur? Öcalan’ın paradigmasını Türkiye geneline anlatma fırsatını değerlendirmekte önemli bir kazanım olacak ve mücadele daha nitelikli olarak devam edecektir.


HÜSNÜ ÇAVUŞ