Fırat’ın Gazabı, Raqqa’nın özgürlüğü


Alişer Dilovan, Raqqa operasyonundan yazıyor...


1. BÖLÜM


Başlarken...

Akarsu taşkınlarının geride bıraktığı bereketli ve düz arazilere Arapça’da “Raqqa” deniyor. Fırat’ın bereketiyle özdeşleşen Raqqa’ya dair bu betimleme, şehrin Suriye iç savaşından önce ÖSO çetelerinin ve en son DAİŞ çetelerinin eline geçmesiyle epey uzaklarda kaldı. Behlül Dana ve Harun Reşid dönemlerinde ilim ve irfan ile öne çıkan Raqqa, bugünlerdeyse kanla, baskıyla, radikalizmle, sözde cihat adına aldığı göçlerle, kadınların ve çocukların satıldığı köle pazarlarıyla ünlenen en karanlık ve en köksüz çağını yaşar oldu. Bazı analistler Raqqa’yı “terörün Suriye’deki başkenti” olarak tanımlamaktan çekinmediler. Raqqa, tam bugünlerde Demokratik Suriye Güçleri’nin (QSD) kuşatması altında, kurtarılmayı bekliyor. Özgürlüğün ayak sesleri, Raqqa coğrafyasında gümbür gümbür yankılanıyor.

Uzun yıllardır Raqqa’da DAİŞ çetelerinin zulmüne maruz kalan bölge halkını kurtarmak için çoğunluğu Raqqa yerelinden olan QSD bileşeni devrimci güçlerle başlatılan özgürleştirme operasyonu, köylerin bir bir kurtarılmasıyla devam ediyor. Uluslararası ve bölgesel güçlerin gündemine gelen “Raqqa’yı DAİŞ çetelerinden özgürleştirme operasyonunda kimler yer alacak” tartışmaları uzun süre masaya yatırıldı. Raqqa kuşatmasına doğru giderken bu tartışmalar, halen bir biçimiyle sürüyordu. DAİŞ çetelerine Kobanê’de ve Rojava topraklarının tamamında açık destek veren Türk devleti de başlatılacak bu operasyona katılmak istediğini söyledi. Amaç, YPG güçlerinin nihai hamleye katılmasını engellemekti. ABD, operasyonu ısrarla QSD ve YPG güçleriyle yapmak istediğini belirtti ama buna rağmen kulislerde halen konu tartışılmaya devam ediyordu. 

Yüksek siyaset katlarında tartışmalar süredursun, Raqqa’yı özgürleştirme hamlesi üçüncü aşamaya geçti bile. Kuşatma altına alınan Raqqa’da adım adım savaşın finaline gidiliyor. DAİŞ çeteleri Rojava’da ve bölgede yaptığı katliamların hesabını ziyadesiyle ödeyecek ve en büyük yenilgiyi yaşamaktan kurtulamayacak gibi görünüyor. 

Bu yazı dizisi, hamlenin esas olarak ikinci aşamasıyla ilgili izlenimlerden oluşmaktadır. Okura ulaştığında belki de hamlenin final aşaması başlamış olacaktır ama bu aşamaya kadar kolay gelinmediğini ve bedeller ödendiğini bilmek gerekiyor. Rojava’da hiçbir şey bedelsiz gerçekleşmedi zaten...



Takvimler 5 Kasım’ı gösterdiğinde Rojava ve Raqqa’nın çocukları, ‘Fırat’ın Gazabı’ adını verdikleri atılımın ilk aşamasının işaret fişeğiyle harekete geçmişti. 15 kilometre uzunluk ve 30 kilometre genişliği kapsayan operasyonun ilk aşaması, 10 günde tamamlandı. 10 günün sonunda 40’ın üzerinde köy ve mezranın yer aldığı 700 kilometrekarelik bir coğrafya çetelerden temizlendi. Kürt, Arap ve Süryanilerden oluşan birlikler, kendilerine miras kalan toprağı özgürlük savaşıyla yeşertiyorlardı.

Operasyonun ilk aşaması, bir anlamda DAİŞ çetelerine “Raqqa size cehennem olacak” mesajıydı. DAİŞ çeteleri, bölgede savunma hattı oluşturmuş, hazırlıklarını yapmış ve QSD güçlerinin bu bölgeyi özgürleştirmemesi için çarpışmaya girişmişti. Sonuç olarak Fırat’ın Gazabı operasyonunun ilk aşamasında Eylem Odası savaşçıları, tek bir kayıp bile vermeden DAİŞ zulmündeki binlerce sivili kurtardı.


Bin 500 genç katıldı

DAİŞ çetelerinin işgalinden kurtarılan bu geniş coğrafyada Arap ve Kürt halkı birlikte yaşıyordu ve özgürlük onlar için bayram olmuştu. Öyle ki bu bölgenin çocuklarından binlercesi QSD güçlerine katılmak istedi. Bu gençlerden bin 500 kişi, temel askeri eğitimlerini alarak operasyonun ikinci aşamasında yer aldı. Savaşarak özgürleşen bir halk gerçeği oluşuyordu. 

Yaklaşık bir aylık yoğun bir hazırlık süreci sonrasında 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde operasyonda yeni bir aşama başlamıştı. Raqqa’nın batısında başlayan bu hamle, tam 44 gün sürdü. DAİŞ çeteleri darbe üstüne darbe alarak Raqqa sınırlarına doğru geriletiliyordu. 


Gülümsemek bile yasaktı

44 günlük direniş sonrası tamamlanan Fırat’ın Gazabı Hamlesi’nin ikinci aşamasının başında Raqqa’nın batısına doğru Kobanê’den yol almıştım. YPG’li iki savaşçıyla Kobanê’den bir  araçla Raqqa’nın batısına doğru harekete geçtik. İstikamet Raqqa’nın batısında bulunan ve çetelerden temizlenen Mahmutli köyüydü. Yol zorluydu. Zira Kobanê’de başlayan kar yağışı devam ediyordu.

Raqqa hududuna vardığımızda DAİŞ’in işgalden sonra yaydığı puslu, boğucu hava hissediliyordu. Yolculuğumuz boyunca aracımızı durduran bölge insanlarının ağzından dökülen her sözcük, adeta dehşet dolu günlerin birer özeti oluyordu. 

Kelimelerin haysiyetini yitirdiği anları yaşıyordum. Sonra bir ara sözcükler yerine bakışlar konuşmaya başladı. O çok şey anlatan, çok şeye tanık olan, korku dolu ama umuda da göz kırpan bakışlar, göğüs kafesimize baskı yapıyordu. Kimbilir ne kötülüklere maruz kalmışlardı. Hafifçe bir gülümseme hürriyetinin bile çalındığını söylüyordu biri. Biri, çetelerden kurtulduğunu ama oğlunun Raqqa merkezde halen çetelerin elinde olduğunu anlatmaya çalışıyordu, canhıraş bir halde. YPG savaşçıları tarafından uzatılan ekmeği alanlar, kendilerini kurtaran savaşçıların elini de tutmayı ihmal etmiyordu minnet duyarcasına.

YPG aracının geçtiğini gören kadınlar ve çocukların sevinç dolu anlarına da tanıklık ediyoruz. YPG savaşçılarına zafer işaretleriyle sevgi gösterisinde bulunanlara savaşçılar da aynı nezaketle zafer işareti yaparak karşılık veriyordu. Kervan köyünün doğusunda ve Xirbet Ceheşa köyünün batısında bulunan El Tarak köyüne yakın bir yol kontrol noktasında güvenlik birimlerinden bir üye bizi durduruyor. Selamlaşma ardından susuz kaldıklarını söyleyip gülümseyerek, “Bize su vermezseniz geçmenize izin vermeyeceğiz” diyorlar. Yanımdaki savaşçılar da aynı muziplikle “Ne yapalım, elimiz mahkum, geçmemiz gerek. Size istediğiniz suyu vereceğiz” diyorlar. 


Cuma Cudi’nin direnişi

Biz ilerledikçe direniş ve kahramanlıkların yaşandığı mekanlar da belirginleşiyor. İki gün ve bir gece kıran kırana bir savaşın yaşandığı Xirbit Ceheşa köyünün önünden geçiyoruz. Belki direnişin yaşandığı o anlara tanıklık etmedim ama son mermisine kadar savaşarak çeteleri bozguna uğratan Cuma Cudi’yi çok duydum. 

Telsiz anonslarında çatışmaların başladığı ilk günün öğle saatlerinde Cuma Cudi’nin 13 Aralık’ta kahraman bir şekilde şehitler kervanına katıldığı belirtiliyordu. Cuma Cudi’nin ölümünü duyduğumda Nazım Usta’nın ‘Yaşamaya Dair’ şiirinden “Daha orada ilk hücumda, daha o gün yüzü koyun kapaklanıp da ölmek de mümkün” diyen dizeleri dökülüyordu ağzımdan. Kim bilebilirdi ki dövüşülmeye değer bu tuhaf hıncın Cuma’nın son özgürlük savaşı olacağını? 

Tişrin bölgesinden gizlice gelerek Raqqa’nın batısını kurtarmaya yönelik başlatılan hamlede Bisving (B7) güllesinin karnına isabet etmesiyle toprağa düşmüş Cuma Cudi. Henüz 19 yaşındaydı. Dört parçaya bölünmüş ülkesinin birleşmesini istiyordu. 

Onun ölümünün verdiği hınçla silah arkadaşları, büyük bir intikamla geceye ve güne yüklendiler. Direniş köy içerisinde dalga dalga yayılmaya başlarken ertesi gün (14 Aralık) köy, çetelerin işgal yuvası değildi artık. Cuma Cudi’nin yoldaşları çıkan çatışmalarda 4 çete üyesi öldürmüş, 5’ini de sağ yakalamıştı. Çete üyelerinin 2’si motosiklete binerek kaçmayı planladıkları sırada yakalanmışlardı.

Cuma Cudi’yi anlatan arkadaşları, çocukları çok sevdiğini, savaşın ve zulmün içerisinde büyüyen Raqqalı çocukları sevindirmek için çantasında sakladığı şekerleri her gördüğü çocuğa dağıttığını söylemişlerdi. 


Direnişin kahramanı Bager

24 Ocak günü DAİŞ çetelerinin eş zamanlı düzenlediği saldırılardan biri de Mahmutlî köyüne yapılmıştı.

Çetelerin eş zamanlı saldırı düzenlediği o gün, Mahmutlî köyüne en az 20 çete üyesi, 2 Doçka aracıyla sızmıştı. Çatışmalar akşam saatlerine kadar sürmüş ve çete üyelerinin tamamı imha olmuştu. O gün yaşanan çatışmalarda bir YPG savaşçısı şehit düşmüştü. Şehit düşen Bager isimli savaşçı, uzun yıllardır DAİŞ çetelerine karşı pek çok sahada mücadele yürüten biriydi. Ve son olarak Raqqa’ya tabur komutanı düzeyinde gelmişti. Gelişinin 24 saati bile dolmadan bu bölgedeki çatışma ortamıyla tanışacaktı. Eğitiminden aldığı güç ve halkına olan bağlılıkla saldırıların başladığı ilk gün silahını omuzlayarak direnişin en ön hattında yer almaya başladı. Köye sızan çetelere en önde darbe vururken hain bir kurşunla yaşamını yitirecekti. 

Belki birçoğumuz akşam haberlerini izlerken “Falan köy çetelerden kurtarıldı, bilmem kaç YPG’li hayatını kaybetti” cümlesini duyarız. Ama bir köy kaç kez kurtarılır? Pek kimse bilmez bunu. Oysa bir köy kurtarılsın diye adım adım, çarpışa çarpışa kaç can düşer toprağa? Bager, bunlardan sadece biriydi.


Çetelerin televizyon korkusu

Mahmutlî köyü girişinde bir sivilin omuzladığı televizyon dikkatimizi çekiyor. Yanımdaki YPG savaşçısı, Raqqa’nın batısına özgürleştirme operasyonu başlatıldığında DAİŞ çetelerinin bölgedeki tüm televizyonları Mahmutlî köyünde bir depoda topladığını ve deponun bulunduğu alanın çetelerce mayınlandığını söylüyor. QSD’nin 10 Aralık’ta başlattığı hamlenin yankılarının halk arasında yayılmaması için çetelerin gerçekleştirdiği bu uygulama, hem Fırat’ın Gazabı Hamlesi’nden hem de yöre halkından korktuğunun işareti oluyordu. 


Komutan Abud El Hafız, doğduğu sokakları özgürleştirdi


Cirniye nahiyesi istikametine doğru yola düşüyorum. Hani şu DAİŞ çetelerinin üs olarak kullandığı Tişrin Barajı, Minbic ve Raqqa’nın ortasında duran Cirniye. Mahmutlî’den sabah saat 08:00 gibi Rojhat Cilo’nun arabasıyla yola çıkıyoruz. Düne göre güneş daha sakin ışıldıyor. Gökyüzünde tek bir bulut tabakası bile yok. Bu havalarda özgürlük savaşçıları iyi dövüşür. 

Cirniye’ye yol alırken, Mahmutlî köyünden hemen sonraki Kerwan köyüne varmadan kurulan yol kontrol noktasında biriken kalabalığı fark ediyoruz. Aracımızı kalabalığın hemen yanında park ederek ne olup bittiğini anlamaya çalışıyoruz. Çok geçmeden biriken kalabalığın Kerwan köyü sakinleri olduğunu, TEV-DEM komiteleri aracılığıyla bölgede açılan çadırlarda kaldığını ve kimi eşyalarını almak için kontrol noktası birimlerinden onay almak için toplandığını anlıyoruz. Çetelerin bu köye döşediği mayınlar tam olarak temizlenmiş değil. Dolayısıyla kendilerine bu kalabalığın köye toplu girmesinin iyi olmayacağı ve savaşçıların güvenliğinde üçer üçer köye gidip eşyalarını alabilecekleri söyleniyor.


Rengarenk kadın esnaflar

Kalabalığı geride bırakıp Cirniye’ye doğru yol almaya devam ediyoruz. Cirniye sokaklarında büyüyen ve kendi bölgesini kurtarmak için grubuyla 44 gün boyunca aralıksız süren direnişte yer alan QSD bileşeni Şehit Teslim Cumo Taburu Komutanı Abud El Hafız’la görüşeceğiz. 

Cirniye nahiyesine batıdan giriş yapıyoruz. Kent merkezine ilerledikçe insan yoğunluğu dikkatimizi çekiyor. Kimi esnaflar, içinde bulunduğumuz YPG aracını durdurarak bizi çay içmeye davet ediyor. İşimiz olduğunu söyleyip teşekkür ediyoruz davetlerine. Çeteler zamanında sokaklarda siyah renkli tonların hakim olduğu Cirniye’de rengarenk giyinen kadın esnafların da olması dikkatimizi çekiyor. Burada toplumsal yaşam kadar ticaret hayatı da dinamik görünüyor. Savaştan ve DAİŞ zulmünden sonra herkes hayatını yeniden kurma çabasında. Her ne olursa olsun hayat devam etmeli bu topraklarda.


Nerede zulüm varsa…

Komutan Abud El Hafız, çocukluk yıllarında koşup oynadığı, gençlik yıllarında eve ekmek götürmek için babasıyla birlikte çalıştığı o sokaklara geri dönmek için dört yıl önce ayrılmıştı Cirniye nahiyesinden. Omuzlamıştı silahını ve devrimci güçlerin arasında yerini almıştı. Nerede bir zulüm varsa oraya koşuyordu. Bunu bir görev bilmişti kendine. Sırasıyla Girê Spî, Eyn Îsa, Tişrin, Minbic ve Til Semen gibi büyük özgürlük hamlelerinde yer almıştı. Toprağına, yakınlarına kavuşma aşkı ve heyecanıyla “Düşmana sıktığım her mermi, attığım her bomba tam isabet olmalı” diyordu. Ve şimdi doğup büyüdüğü Cirniye’yi de özgürleştirmek ona kısmet olacaktı. 

“Tarihteki gasp ve sömürü düzenleri bize ait olanı bizden alır. Eğer biraz itiraz edersek kırıntı düzeyinde bazı şeyleri geri verirler. Ama devrim gibi büyük işlere kalkıştık mı, bize ait olanı geri alır ve başkasından çalınanın da peşine düşeriz” diyordu Komutan Abud. Cesur ve akıllı biriydi. Kendine duyduğu özgüvenle konuşuyordu.


‘Bizi insan yerine koymazlar’

Takvim yaprakları 22 Aralık 2016’yı gösterdiğinde Abud ve taburundan bazı üyeler ile YPG’den özel bir grup, sabahın seherinde göz gözü görmez sis perdesini delerek nahiyeye güneyden paralel iki kol biçiminde giriş yapmıştı. Savaş uçakları da nahiyenin kuzeyinde bulunan Suriye rejimi döneminde tahıl ambarı olarak kullanılan, çeteler zamanında ise hem halkın mahsulünün zorla gasp edilip toplandığı hem de bomba yüklü araç ve tankların gizlendiği binayı bombalamıştı. Burada yoğun bir çatışmanın yaşandığı duvarlardaki çok sayıda mermi izlerinden anlaşılıyordu. Savaşçılar burada bomba yüklü bir aracı da ele geçirmişti. Enkaz altında zırhlı araçlara ait tekerlekler gözümüze çarpıyor. Çeteler nahiyede aldıkları ağır darbeler sonrasında geri çekilirken halktan intikam alırcasına nahiyenin orta yerindeki su merkezini patlatmış. 

İçinde halen derin sancısını yaşadığı o korku dolu günleri unutamayan ve sadece isminin baş harflerini paylaşmamıza izin veren H.C., “Çeteler kendilerine yakın olmayanları insan yerine koymazlar. Bize hayvan gözüyle bakıyorlardı” diyor. Patlamanın etkisiyle köyün tamamına içme suyu dağıtan şebeke zarar görmüş ve patlama yerinde büyük bir çukur oluşmuştu. Çeteler nezdinde Cirniye halkının hiçbir değeri yoktu, olması da mümkün değildi. 


Abud ailesine kavuştu

QSD bileşenleri, kısa sürede Cirniye’yi tamamen özgürleştirdi. 22 Aralık akşamında, köy artık özgürdü. Cirniye susuz kalmıştı ama artık özgürdü. 

Komutan Abud, 22 Aralık akşamı dört yıldır yüzlerine hasret kaldığı ailesine yeniden kavuşurkenki duygularını bize şu sözlerle anlatıyordu: “Yakınlarımın ıstırap dolu günlerinin bitmiş olmasına çok sevinçliyim. Bölgemizi kendimizi örgütleyerek koruyacağız ve bir daha asla bu soysuzlara kaptırmamak için her şeyi yapacağız.”


Cirniye’nin ilk komünü


Cirniye içinde bir süre yürüyüp önünde durduğumuz bina, köyün tarihindeki ilk komünü. Ziyaretimizden yaklaşık 20 gün önce açılmış. Yeni boyandığı anlaşılıyor. Daha önce simsiyah renkte olduğu ve DAİŞ çetesinin halktan gasp ettiklerini buraya topladığı anlatılıyor. Çetenin gasp merkezi, şimdi halkın ortak aklının mekânına dönüşmüş.

Komünün ilk işi, elektrik sorununa çare bulmak olmuş. Biz oradayken DAİŞ’in patlattığı su şebekesinin onarılması çalışmaları da başlatılmıştı. Cirniye’de hayat, yolunu buluyordu.

Komün binasının önündeki ak sakallı bir amca ile sohbete koyuluyoruz. O da DAİŞ zulmünü yaşayanlardan… Çok geçmeden şimdi komün başkanı olarak görev aldığını anlıyoruz. Adı, Hisên Ubeyd Edu Tarık. O da aramıza katılıyor ve birlikte eski kütüphaneye doğru yürümeye başlıyoruz.

Bu iki katlı bina, DAİŞ işgalinden önce kütüphane imiş; DAİŞ çeteleri ise burayı ‘Hesbê’ (Çetelerin ‘emniyet’ birimi) yapmış ve önüne bir mevzi kazmış. Nahiyenin işgali ardından kitapların hepsi de yakılmış. Bu bina ayrıca köylülere verilen kırbaç cezalarının uygulandığı mekâna dönüşmüş. Komün Başkanı Ebu Tarık da burada 40 kırbaça maruz bırakılmış. “Bana burada işkence yaptılar” diyor, yüzü kasılarak ve o günlerden kalma izleri gösteriyor.


‘Bu iyiliği unutmayacağız’

Komün Başkanı, kütüphane ardından bizi DAİŞ çetelerinin zindan olarak kullandığı bir mekâna götürüyor. Burası, cezası onaylanan yurttaşları kapattıkları yer. İki girişi var ve dört odadan oluşuyor. İçeriye ışık girmesin diye tüm pencerelere duvar örülmüş. Genişliği bir metreyi bile bulmayan hücreler bulunuyor. Bir oda ise esir alınanların sicil kayıtlarını tutmak için kullanılmış. 

Ebu Tarık, özgürlük sevincini gizlemiyor: “Devrimci güçlerin gelmesi, Allah’ın bir lütfudur. Ölünceye kadar bu iyiliği unutmayacağız. Demokratik bir yaşam sürmek istiyoruz. İçimizde çetelerden korku kalmadı. Kürt, Türkmen, Arap, Süryani, Keldani, Çerkes, Alevi ve Dürzi halklarıyla birlikte yaşayacağız.”