Bütün dünyada özellikle Ortadoğu’da savaşların yol açtığı büyük acıların yaşandığı, kar hırsı uğruna ekosistemin bir bütünen tahribi tehlikesi ile karşı karşıya olunduğu bir dönemden, bir zaman diliminden geçiyoruz. Ulus devlet hegemonyacılığının bütün dünyada ama özelde Ortadoğu’da sınırlarla çevrilmiş toprak parçalarını halklar için bir hapishaneye dönüştürdüğüne, baskının ve sansürün bin bir türlüsüne tanıklık ediyoruz. Bölgenin en statüperver devleti olan Türkiye, halklar açısından adeta bir cehennemi yaşıyor. Bütün muhalefet susturulmuş, bütün demokratik yol ve yöntemler yasaklanmış, doğruları söyleyen, halkın çıkarları yanında yer almaya çalışan akademi ve sanat çevrelerine bu duruşunun bedeli ağır ödetilmekte. Dünya tarihinde bir ilk olarak, yedi bin insan bu cehennemi parçalamak, halklar üzerindeki bu tecridi kırmak için onlarca gündür bedenlerini açlığa yatırmış bulunuyorlar. Bütün bu cehennemi koşullar altında insan kalabilmek, bir parça cennet yaratabilmek için mücadele edenler, elbette bütün insanlığın dip diri umudu olarak varlıklarını hissettirmektedirler.

İşte bu kadar ağır koşullar altında Mayıs ayının ilk yarısında Amed’de iki önemli sanat etkinliği gerçekleşti. Amed Tiyatro Festivali ve Filmamed Belgesel Film Festivali. Bu kadar toplumsal ağrının ve acının yaşandığı bir dönemde bir festival yapıyor olmak çeşitli suçlamalara maruz kalmakta ve eleştirilmektedir. Bunlar elbette bu eleştirilerin sahipleri toplumsal duyarlılığı olan ve yaşanan süreçten dolayı ağrı çeken insanlardan gelen iyi niyetli eleştirilerdir. Fakat bu eleştirilerdeki bir yanlışlığa ve iktidarlar tarafından sanat ile ilgili yaratılmış algının etkisi altında kalmaya dair bir tespiti yapmaya ihtiyaç var. Bu eleştirilerin temelini şu hissiyat oluşturmaktadır. “İnsanlar bu kadar acı ve ıstırap çekerken, toplum bu haldeyken bir şenlik, bir festival düzenlemek doğru mudur? Eğlenmek doğru mudur?” Şüphesiz yoğun acıların yaşandığı bir dönemde şenlik düzenlemek, eğlenmek ahlaki ve vicdani bir tutum değildir. Ama yanılgı da zaten tam burada kendini gösteriyor. Festivaller, sanatsal etkinlikler böyle bir özellik taşısalar da sırf şenlik ve eğlence aracı değillerdir.

Sanatın bir eğlence aracı olduğuna dair algı, iktidarlar tarafından sanatı muhalefet görevinden düşürmek için bilinçli olarak yaratılmış bir algıdır. Oysa tam da böylesi karanlık dönemlerde sanata, sanatın yol göstericiliğine ve öncülük rolüne ihtiyaç vardır. Her türlü öncülük mahfilinin, gücünü ve etkisini yitirdiği bir dönemde sanat, güçlü bir öncülük yapma ve toplumu harekete geçirme kapasitesine sahiptir.

Amed Tiyatro Festivali ve Filmamed Belgesel Film festivalleri, programlarının içeriği, halkın festivale yoğun ilgisi, açlık grevleri ve tecrit ile ilgili bir tartışma ve duyarlılık yaratma platformuna dönüşmeleri ile gerçekten de sanatın böylesi karanlık bir dönemde halk üzerinde nasıl umut yaratan bir öncülüğe sahip olduğunu göstermiştir. Eğer bu festivaller eleştirilecekse böylesi bir dönemde niçin yapıldıklarına dair değil neden daha güçlü bir içerik, daha güçlü bir hazırlıkla yapılmadıklarına dair eleştirilmelidirler. Zira pek çok eksikliklerine rağmen her iki sanat festivali de halkın kitlesel bir şekilde bir araya gelmesine vesile olmuş, festivalde gösterilen oyun ve filmler, gösterimlerden sonra yapılan söyleşiler, halkın sürece dair duyarlılığı üzerinde önemli etkiler yaratmıştır.

Öyleyse yapılması gereken şey sanatı ve sanatçıları daha fazla halkla buluşturmak, sanatı bir direniş mevzii olarak örmek ve sanatın toplumsal öncü görevini yerine getirmesini sağlamak olmalıdır.