Biliyorsunuz bu ay, ülkemizin devrimci mücadele tarihinde ezilenlerin çok kan kaybettiği bir ay. Malumunuz Mayıs, ezilenlerin saldırılar ve gözaltılara maruz kalmalarıyla başlar, farklı yıllarda devrimci kadro ve önderlerin katledilişleriyle devam eder.
Özgür, adil ve eşitlikçi bir düzen idealiyle, daha yaşanabilir bir dünya için hayatlarını ortaya koyup, canlarını halklar uğruna feda etmekten çekinmeyenler, halkların en kıymetli değerleridir. O değerleri layıkıyla yaşatmak, mücadeleyi devralıp ilerletmek kadar onları sürekli anarak, gelecek nesillere anlatabilmekle mümkündür.
Devrim yürüyüşünde yitirilen mücadele önderlerini andıkları için bir sürü sanatçı hakkında, on yıllarca hapis cezası istemleriyle davalar açıldı bu ülkede.
Açılan bu davalarda, sanatçılardan Pınar Sağ Aydınlar ve Grup Munzur elemanlarına İbrahim Kaypakkaya’yı anmaktan, 20 yıla varan hapis cezalarının verildiğini basından okumuşsunuzdur.
Göstermelik de olsa hiçbir yargı sürecine tabii tutulmadan daha gözaltında-işkencede katledilen bir devrimcinin anılması, devlet nezdinde “suçluyu övme fiili” olarak kabul ediliyor.
Ezilen halkların kurtuluşu için mücadele etmek, demokratlığın ve insan olmanın bir gereği olsa da bu durumun, iktidarını kaybetme korkusundaki egemenlerin işine gelmediğini biliyoruz.
Bunun için, yasalar yapılırken hakim sınıfların çıkarları esas alınır hep. Ve onların iktidarını hedef alabilecek bütün mücadeleler, onların yasalarına göre “suç” teşkil eder. Ancak onların yasalarına göre de olsa “bir suçun vuku bulduğunu” saptamak için ortada bir yargılamanın ve göstermelik de olsa bir mahkeme kararının olması gerekmiyor mu?
Suçun nasıl oluştuğu ve ne tür kanıtlarla suçun sabit olduğuna, hangi yargı organları karar vermiş ki; “suçluyu övmek”ten bahsedilebiliyor?
Buna karşılık devletin mahkemelerince yargılanıp, “suçlu” bulundukları için idam edilen Menderes’leri anmanın herhangi bir yargı takibine sebep oluşturduğuna tanık olmadık.
Hiç kimsenin asılmasından yana değilim ve idam cezasının savunulacak bir tarafı yoktur. Sadece yaşanan çifte standart uygulamalarına vurgu yapmak adına, uygun bir örnek olduğu için söylüyorum. Gerçekten “suçluyu övmek” gibi suç teşkil eden bir eylem varsa; suçluluğu bizzat devlet tarafından tespit edilmiş ve hatta o yüzden öldürülmüş Menderes’i her fırsatta öven başbakan da “suçluyu övmek” eyleminde bulunmuş olmuyor mu o zaman?
Devrimcileri anmanın dahi yargılanma ve ceza alma gerekçesi sayıldığı bu antidemokratik siyasal ortamda, söz konusu sanatçılara verilecek halk desteğinin önemi büyük.
Çünkü halkların, kendi geleceklerine doğru bir yön verebilmeleri, tarihin tecrübelerinden öğrenmeleri kadar, devrimci değerlerini yaşatmalarına da bağlıdır.
Devrimci değerler demişken; iki gün sonra 18 Mayıs. Adının anılması dahi egemenlerde hala korku yaratabilen, Türkiye devrimci mücadele tarihinin kilometre taşlarından İbrahim Kaypakkaya’nın, Amed zindanlarında katledilişinin 39. yıldönümü.
Aynı zamanda halkların kurtuluşu ve kardeşliği şiarının, pratikteki ifadesi olan Haki Karer ve Dörtlerin ölümsüzlüğe uğurlandığı gündür 18 Mayıs.
İbrahim Kaypakkaya, Haki Karer ve Dörtler şahsında, Mayıs ayında toprağa düşen devrim mücadelesinin bütün tohumlarına binlerce selam olsun!
O tohumlar ki; ardıllarıyla yaşatılıyor, çoğalarak var olmaya devam ediyorlar.
Ezilenlerin ve halkların kurtuluşu uğruna toprağa düşen her bir tohumun, binlerce filize evrilmesidir egemenleri korkutan.
Ve asıl onları ürküten; düşenlerin, toprağa ektikleri düşüncelerinin yeşererek boy vermesi, halkların bu düşünceleri sahiplenerek yaşatmasıdır.
Korkmakta haklılar; zira devrimci değerler, halkların değerleridir ve onları anmak olsa olsa onur olur, halktan yana olan herkes için.
Bunun için bütün baskı ve sindirme politikalarına rağmen, halklar onurları olan devrimcileri unutmadı, unutmayacak.
İbrahim Kaypakkaya’nın da dediği gibi: Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor; belki biz olmayacağız ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak!
Devrimcileri anmak onurdur