"Asla telafi edemeyeceğimiz şey; on beşimizde
evden kaçmamış olmaktır." (Walter Benjamin)
Sadece devletin, resmi tarihin ve muvazzaf edebiyatın değil kendi hayatlarımızın da yüzüne karşı konuşacaksak, bizim hikayemiz; bir zamanlar koşarak evden kaçanların 12 Eylül ile birlikte koşarak eve/devlete dönmesinin de hikayesidir. Uzun zamandır yaşadığımız ama şu "sıcak" günlerde yeniden yaşadığımız politik, etik ve estetik çelişkiler yumağı, dünyayı değiştirmek isteyenlerle, değiştirmek isterken yenilip mola verenlerin gizli-açık mücadelesine benziyor. "Vahşi!" Doğu'yu inkar eden "modern!" Batı'da yaşayan sokaktan eve kayıtlanan muhaliflerin çoğunluğu, uzun zamandır, "Dünyayı değiştirme çabaları yenik düştü onu değiştirmek için bir kez daha yorumlamak gerekir" cümlesiyle, kitap/kavram mesaisiyle meşguller.
Her siyasi yenilgi bir "mola siyaseti"ni de üretiyor; yenilen devrimciyle birlikte kavramlar da yeniliyor ve devrim arabası bir kenara çekilip yenilgi molası veriliyor. Mola veren ehlikeyfler yeni yaşamlarını mola vermeyip dünyayı değiştirmek isteyenlerin reddi üzerine kuruyor. Mola ehlinin ömrü, tanıyıp anlamakla değil tanımlamakla geçiyor, doğru-yanlış cetveli gibiler, neyin dağ, neyin sokak, neyin devrim, neyin aşk ve neyin şiir olduğunu bilmek onlara nasip! Bu tipoloji için, "Siyaset ve sanat kilo yapmaz, şişmanlatmaz ama egoyu şişirir dikkat!" diye tarihe not düşmem bundandır. Sanki rahmetli Marx ölmeden önce sosyalizm ve devrim mührünü ona/onlara bırakmıştır ve onlar da gereğini yapmaktadır.
Geçenlerde bir şiir festivalinde ününü eleyip örgütünü duvara asmış komşu siyasetten bir mahpushane arkadaşıma rastladım. Hoş-beşten sonra "Hocam!" diye başlayıp bir ucunda Marx bir ucunda Che, dağlar, sokaklar, seçimler üzerine öyle cümleler kurdu ki hem dilim hem de aklım uçukladı. Öyle ya; ajitasyonda peşrev olmazdı, ne çıkarsa Devrim'di! Tam bir dil canbazı olmuştu ne diyeceğimi bilemedim! Daha doğrusu, uzun yıllar sonra karşılaşmanın ve birlikte yediğimiz dayakların hatırına önce "nezaketen" dilimin altına kaçtım. Ama nezaket de bir yere kadardı. Ona, 12 Eylül öncesinde "sol içi münazaralarda!" kullandığımız "Dünyayı anlamadan değiştirmeye çalışırsan Don Kişot, değiştirmeyi unutup anlamaya/okumaya çalışırsan Marksolog, hem anlamaya hem de değiştirmeye çalışırsan Marksist olunur", dediğimde bu kez o şaşırdı. Devrim'den çözüp devlete bağladığı dilini nereye koyacağını bilemedi!
Bir kez daha anladım ki; dünyayı anlama ve değiştirme çabası dille sınırlandığında, her şey sözle başlayan sözle biten bir "söz düzenine" dönüşüyor. Dünyayı dilden, söylemden, kavramlardan daha da kötüsü kendisinden ibaret sanan bu algı; şimdilerde Derrida'nın "Metnin dışında bir şey yoktur..." cümlesini yeniden üreterek, mülkiyet dünyasını ve devletin sözlerini pazarlamakla meşgul. Yaşamadığı sözcüklerle konuşan insanlardan, dilinin içine hapsolup bir daha çıkamayan, sözle hayat arasında boşlukta yanlış yazılan bir pankart gibi sallanan bir karakterler resmi geçidinden söz ediyorum. Devletler gibi ütülü sözcüklerle konuşan; yere, sokağa düşen bir sözcük gördüğünde olay mahallinden uzaklaşan yanlış yaşayan ve yanlış yaşlananlardan; sanatı mecazlar oyununa, devrimi üzerinde konuşulan hobiye dönüştürenlerden söz ediyorum.
Adorno; "Yanlış hayat doğru yaşanmaz" demişti. Zinhar doğru; devrimci olmayan hayatlardan devrimci projeler çıkmıyor ama insanlar "mış" gibi konuşmaya ve yaşamaya devam ediyor. Marx taksiratımızı affetsin!
O arkadaşla olan hikayenin sonunu merak ediyorsunuzdur... Ayrılırken, "Yeni kuşaklar devrimi, devrimciliği öğrensin diye hatıralarımı yazıyorum..." deyince inanın dilim damağım kurudu. Ona, "Devrim'den Devlet'e taşınmak da bir marifet! Yeni görevinde başarılar diliyorum!" dedim... Başka ne diyeyim...